(Sayfa 58 - 67 arası)



    Bu kargaşa sürerken, yüz seksen sekiz, hâlâ kapı önüne dikilmiş, inatla mızıkasını çalıyordu. Aygıta, gelişigüzel soluk saldığı için çalgıdan sinir bozucu sesler yayılıyordu.

    Bunalımlı beş bilginden biri de maymunlarevinde bulunuyordu, iki yüz altmış numarayla anılan bu bilgin, kargaşayı görünce çileden çıktı. Çevresindeki bilginleri ve maymunları, sille, tokat, tekme ile dağıtarak, ok gibi yapıdan dışarıya fırladı. Ölçüsüz bir öfkeyle varıp yüz seksen sekizin üstüne atıldı. Elindeki mızıkayı kapıp yere çaldı, iki bilgin, birbirlerine girdiler. Onları ayırmaya gelenler, kısa sürede pişman oldular. Çünkü, kavgacı bilginler, birbirlerini bırakıp onlara saldırdılar. O sırada, bunalımlı bilginlerden üçü de kalabalığa karışıp kavganın ortasına atıldılar. Patırtı onları da çileden çıkarmıştı. Rastgele sağa, sola yumruk tekme savurmaya giriştiler. Kimin kime niçin saldırdığı ya da kimin kimi niçin savunduğu belli değildi artık. Bilginler adına utanç verici bir sokak kavgası başlamıştı.

    Bu olağanüstü gürültüden, çekirdekte bulunan duyarlıklı araçlar da etkileniyordu. Bu aygıtlardan sorumlu olan bilginler, gürültünün hemen kesilmesini istediler. Bu kez kavgacılar, elbirlik olup onlara karşı saldırıya geçtiler. Kavga, giderek büyüdü. Sonunda çekirdeğin güvenliğinden sorumlu olan bilgisayar, alarma geçti. Patırtının, tarım küresinde tehlike yarattığını belirtti. Bunun üzerine kavgacılar, kendilerine geldiler. Homurdana homurdana işlerinin başına döndüler.

    Tarım küresinde, toplum düzenini sağlayan bilgisayar, olayları değerlendirdi. Bunalımlı beş bilginle on öfkeli bilginin, cezalandırılmasına karar verdi. Ceza yerleri, çekirdeğin tenha bir köşesinde bulunan, düşünme hücreleriydi. Suçlular, bir hafta süreyle orada yaşayacaktı. Bu süre içinde suçlarının nedenlerini düşünecek, bir daha o tür suç işlememek için önlemler saptayacaklardı. On öfkeli bilgin, bu cezayı ağır buldular. Yeni bir savunma hazırlamak istediklerini bildirdiler. Bilgisayar bu isteklerini kabul etti. Bunalımlı beş bilgin adına da yeni bir savunma istendi. Ama bilgisayar, onların sık sık düzeni bozucu davranışlarda bulunduklarını belirterek, yeni bir savunmaya izin veremeyeceğini açıkladı.

    Beş bilgin, uzay topaçlarına binerek, düşünce hücrelerine doğru yola çıktılar. Oraya varınca, araçlardan indiler. İçeriye girmeden önce, kapının önünde, olayları tartışmaya giriştiler. Düşünce odalarındaki denetici bilgisayarlar, sürekli olarak, beş bilgini içeriye çağırıyordu. Ama, onlar tartışmaya öyle bir dalmışlardı ki, bilgisayarların çağrısını duymuyorlardı. Üstelik tartışma, giderek gerginleşmekteydi...

    Sekiz numaralı fizik bilgini de oralarda bir yerde, altın ışınlarla deney yapmaktaydı. Kendisinin olaylardan haberi yoktu. Düşünce hücrelerinde kimsenin bulunmadığını sanıyordu. Bu nedenle ışın deneylerini rahatlıkla sürdürüyordu. Birden, altın ışınların bir bölümü, deney konusu olan maden parçasından dışarıya kaydı. Doğruca varıp birbirleriyle tartışmakta olan, beş bilginin üstüne aktı. Sekiz, hemen dürbünü eline aldı. Kaçak ışınların aktığı yeri araştırdı. O anda, başından aşağıya kaynar terler boşandı. Düşünce hücrelerinin bulunduğu yapının önünde, beş bilgini görmüştü... Beşi de ışın seli içinde debeleniyordu.

    Sekiz, tarifsiz bir üzüntüyle hemen, aygıtları kapadı. Işınları tüplere tutsak etti. Dürbünle yeniden bilginleri inceledi. Durumlarını iyi görünce, üzüntüsü biraz olsun azaldı. Beş bilgin koşarak kendisine doğru gelmekteydi. Sekiz, onlarla başının derde gireceğini düşününce, kaygıya kapıldı. Tek başına, beş kişiyle nasıl baş edecekti? İyiden iyiye dayak yiyeceğini biliyordu. Onların aygıtlarına da saldıracaklarını akıl edince, hemen düzenekleri topladı. Kuytu bir köşeye taşıdı. Deney yerine son parçayı almak için döndüğünde, beş bilginin, «Sekiz! Sekiz!» diye bağrıştığını duydu. Tüyleri diken diken oldu. Kendisi de onlara doğru koşmaya başladı. Amacı, özür dileyerek, kendini bağışlatmaktı. Bu arada, altın ışınların, bilginlere zarar verip vermediğini de çok merak ediyordu. Altın ışınları, maymunlar üzerinde denemeden, insanları ışınlamamaya kararlıydı. Ama, bu garip raslantı, planlarını alt üst etmişti.

    Birbirlerine yaklaşınca, ilk atılımı sekiz yaptı.

    - Sevgili arkadaşlarım. Öncelikle özür...

    Beş bilgin, sözlerini tamamlamasına fırsat vermeden, çevresini aldılar. Beşi de coşku içindeydi. Hep bir ağızdan sekizi soru yağmuruna tuttular.

    - Burada ne işin var? Yoksa sen de mi ışık seline kapıldın? Bize olanları gördün değil mi?..

    Sekizin sanki dili tutulmuştu. Zaten ötekiler de ağzını açmasına fırsat vermiyorlardı.

    - Bizler, bir anda tepeden tırnağa ışığa boğulduk...

    - Düşünce evinin önünde duruyorduk...

    - Çekirdeğe uzaydan, yeni bir ateş parçası düştü sandık.

    - Korkuyla birbirimize sarıldık...

    - Bir an, ışıktan başka bir şey göremez olduk.

    - Evet gerçekten öyle oldu. O anda tüm bedenimiz, elektrik çarpmış gibi sarsıldı.

    - Evet gerçekten öyle oldu. Her yanımızı derin ve tatlı bir sızı sardı.

    - Gerçekten öyle oldu. Sonra ciğerlerime sanki, pırıl pırıl orman havası doldu.

    - İçim de dışım gibi apaydınlık kesildi.

    - Benim de...

    - Benim de...

    - Benim de...

    - Benim de...

    - Gövdem, zihnim, ruhum, bugüne dek -tanımadığım, olağanüstü bir dinginliğe erişti.

    - Üstelik tüm bunlar, bir solukluk süre içinde olup bitti.

    - O süre içinde düşte gibiydik.

    - Sonra birden ışık seli üstümüzden çekildi.

    - O görkemli şavkın, işte şurada, sönüp gittiğini gördük.

    Beş bilgin, büyülenmiş gibiydi. Varlıklarından mutluluk ve coşku fışkırıyordu. Sekiz, onları dinlerken, bir yandan da düşünüyordu.

    «Altın ışınlardan ve yaptığı deneyden söz ederse, ışınları tam olarak tanımadan, konu ortaya dökülecekti. Herkes işine burnunu sokacaktı. Böylece yoğun çalışma olanağını yitirecekti.

    Altın ışınların beş bilgin üzerinde bazı olumlu değişikliklere neden olduğu ortadaydı. Işınların, bu özelliklerinin hemen duyulması sakıncalıydı. Belki de bu geçici bir etkiydi.»

    Sekiz bu görüşler nedeniyle altın ışınlardan söz etmemeye karar verdi.

    İki yüz altmış numaralı bilgin:

    - O ışın selini sen de gördün mü? diye üsteledi. Sekiz:

    - Evet, dedi, ben de şuralarda bir yerde, öyle bir ışıltı gördüm. Sanırım, bu çekirdekteki aygıtlardan kaynaklanan bir yansıma. Önce düşünce evine doğru aktı. Sonra bu yana kaydı ve yok oldu. Ben sizler gibi ışın selinin etki alanına girmedim.

    Bilginler bir ağızdan acındılar.

    - Çok yazık. Senin için ne büyük kayıp bir bilsen!..

    Bunları söyledikten sonra, koşarak, düşünce evine doğru uzaklaştılar.

    Sekiz, onlar gözden yitince, olduğu yere çömelip bir süre düşündü. Birkaç dakika içinde olanlar, inceleme planlarıyla birlikte zihnini de alt üst etmişti. Kendini topladıktan sonra, aygıtlarını uzay topacına yükledi. Laboratuvarına döndü. Altın ışınlar için yeni bir inceleme planı yapmaya girişti...

    Bu kez, yapacağı araştırma ve deneyler, belirli bir amaca yönelik olacaktı. Ruhsal dengesizlik içinde kıvranan beş arkadaşının, sözlerine takılmıştı. «Gövdemiz, ruhumuz, zihnimiz, bugüne dek hiç tanımadığımız olağanüstü bir dirliğe erişti.» demişlerdi." Beşi de yeniden doğmuş gibiydi. Her biri tepeden tırnağa sevinç ve coşku kesilmişti.

    Altın ışınlar, bu beş bilgine ne tür bir etki yapmıştı da bu duruma gelmişlerdi? Sekiz, çalışmalarını bu gizi çözmeye yöneltti. Laboratuvar çalışmaları dışında, beş bilgini gözlemeye çıkıyordu. Her birini tek tek izliyordu. Çeşitli ortam ve durumlardaki davranışlarını, tutumlarını inceden inceye irdeliyordu.

    Beş bilginin olağanüstü iyi davranışları, uyumlu tutumları, kısa sürede tüm bilginlerin dikkatini çekti. Beşi de sanki, tarım küresinin peygamberi kesilmişlerdi. Olumlu, hoşgörülü, özverili, sevecen davranışları, dilden dile övgüyle anılıyordu. Bunalımlı günlerinde girdikleri her yerde gerginlik, tedirginlik yaratıyor, hatta kavga çıkarıyorlardı. Ama şimdilerde her anlaşmazlığı gideriyor, birbirleriyle kırıcı tartışmaya giren arkadaşlarını, kısa sürede yatıştırıp anlaştırıyorlardı. Bu davranışlarıyla olağanüstü bir saygınlık kazanmakta gecikmediler.

    Doktorlar, beş bilginin durumunu, ilk günler, «Geçici bir iyilik dönemi» olarak değerlendirmişlerdi. Ama, zamanla onlar da kuşkulardan sıyrılıp beş bilginin hayranları arasına katıldılar.

    Sekiz, olanları gördükçe, duydukça, sevinçten yere göğe sığamıyordu. Beş bilgin, düşünce evinin önündeki olaydan, birkaç kişiye söz etmişti. Ama, konunun üstünde duran olmamıştı. Kendileri, nereden geldiği belirsiz ışınların etkisiyle değişime uğradıklarının bilincindeydiler. Buna kimsenin inanmayacağını da biliyorlardı. Bu yüzden, ışın olayının üstüne varmıyorlardı. Nasıl olup da böylesine olumlu bir kişilik kazanabildiklerini soran, meraklı arkadaşlarını «düşünce hücrelerinde derin derin düşünerek» diye yanıtlıyorlardı.

    Bu özendirici örnekten sonra, düşünce hücrelerine gösterilen ilgi olağanüstü düzeye erişti... Kendisiyle ya da çevresiyle barışık olmayan, bazı durumlara uyum göstermekte zorluk çeken, tedirgin ve mutsuz bilginler, soluğu düşünce evinde alıyorlardı. Hücrelere kapanıp özleriyle hesaplaşmaya girişiyorlardı.

    Sekiz de altın ışınların etkisine inanmıştı. Ama, yine de bu konuyu açıklamanın erken olduğu kanısındaydı. Işınları insandan önce, maymunlar üzerinde deneme planını uygulamaya kararlıydı. Altın ışınların, hangi organları nasıl etkilediğini, ancak bu yolla saptayabilecekti. Kesin bulgular elde etmeden, olayı açıklamak, bilgin kişiliğine ters düşüyordu.

    Deney planlarıyla yöntemlerini hazırladıktan sonra, maymunlarevine gitti. Arkadaşlarına, maymunlar üzerinde «ışınlama» deneyi yapacağını söyledi. O günlerde, maymunlarevinde çok yoğun bir çalışma sürmekteydi. Doygu mama deneylenmem aşamasına gelmişti. Maymunlarevi sorumlusu, Sekizin isteğini, hoşnutlukla karşıladı. Fakat, doygu mama deneylerinin kesin sonuçları alınmadan, hayvanlar üzerinde yeni bir deneye izin veremeyeceğini bildirdi. Bir süre beklemesini rica etti.

    Sekiz:

    - Beklerim, dedi ve ekledi, doygu mama deneylen ne aşamada?

    Maymunlarevi sorumlusu, coşku içinde çalışmaları açıkladı:

    - Doygu mama da en az «doygu» kadar önemli bir buluş, insanların soy sürdürmesi buna bağlı. Başka bir deyişle insanlığın yarını, bizim elimizde.

    Bu nedenle «doygu mama» buluşunu üstlenenler, canla başla çalıştılar.

    Yavru maymunlar önce, biberona yüz vermediler. Ama, birkaç gün aç kalınca, yaşama içgüdüsünün gücüyle doygu mamaya dört elle sarıldılar. Boş biberonları ağızlarından almak bile sorun oluyor. Gelişmeleri, ana sütüyle beslenenlerden daha iyi oldu. Sağlıkları yerinde. Yaşlarına göre ağırlıkları arttığından, son günlerde mamalarda kısıntı yapmak zorunda kalındı. Şimdilerde, deneylerin kesin sonucu saptanmak üzere. Yakında Nuhun gemisi, doygu tohumu almaya gelecek. Doygu mama formülleri, onunla dünyaya gönderilecek. Analar artık, açlıktan ölen bebekleri için gözyaşı dökmeyecek, yeryüzünde, doygu mama ile sağlıklı kuşaklar oluşacak.

    Sekiz:

    - Coşkunuza katılıyorum. Doygu mamaya emeği geçen tüm arkadaşlarımı kutlarım. Bu işler sona erince, benim çalışmalarıma da yardımcı olacağınızı umuyorum.

    Maymunlarevi sorumlusu içtenlikle atıldı.

    - Elbette sizin çalışmalarınıza da yardımcı olacağız. Bu bizim görevimiz. Maymunları deney için yetiştiriyoruz... Doygu mama olayı sona erer ermez, maymunlarevi buyruğunuzda olacaktır...

    Sekiz, arkadaşına teşekkür ederek, oradan ayrıldı. Sabırsızlıktan içi içine sığmıyordu. Ama, beklemekten başka çıkar yol yoktu... Bir süre o konuyu kafasından çıkarıp başka bir plan üzerinde çalışmaya karar verdi. Laboratuvarına kapandı. Yeni planı uygulamaya girişti.

    Işın yumağının özünden yayılan, altın ve gümüş pırıltılı ışınlaların tümünü, özel düzeneklerle ayrıştırıp iki büyük tüpe depolamaya başladı. Işınlar emildikçe, kabuk içinde tutsak olan ışın yumağı küçülüyordu. Sonunda, portakal büyüklüğünde mor bir topak görünümüne büründü. Özel yapılmış adam boyu tüpler, yoğunlaşmış altın ve gümüş ışınlarla iyice dolmuştu. Sekiz, mor topağın bileşimini de merak ediyordu.

    Çevresini saran kabuğu açıp mor topağı ortaya çıkardı. Onu önce çıplak gözle, sonra da çeşitli aygıtlarla iyice gözledi. Kendisine zarar vermeyeceğini anlayınca, uzanıp topağı eline aldı. O Sırada yürek atışları hızlandı, kulakları uğuldamaya, gözleri kararmaya, tüm bedeni tir tir titremeye başladı...

    Mor topak, insan bedeni gibi yumuşak ve sıcaktı. Sekiz, tepeden tırnağa sarsılmasına karşın, yine de onu elinden bırakamıyordu. Parmak uçlarında garip kıpırtılar sezer gibiydi. Sanki, mor topak canlıydı. Kendisine bir şeyler duyurmaya çalışıyordu.

    Sekiz de gözü, kulağı ve derisiyle dikkat kesilmiş, mor topağın kendisine iletmek istediklerini sezmeye çabalıyordu. Birden, mor topak, renkten renge giren, sıcak, yumuşak ve parmakları arasında pıt pıt atan, büyülü bir küreye dönüştü.

    Sekizin gözleri kamaştı, içini, sevinç, korku, merak, hayranlık ve sevgi yüklü coşku seli kapladı. Bu coşkudan aldığı güçle avucundakini yüzüne doğru kaldırdı. O anda ikisi arasında, niteliği bilinmedik bir iletişim belirdi. Sekiz, sevecenlikle sordu. «Sen nesin? Nereden geldin, niçin geldin?..»

    Bunları söylerken kendinden geçti. Saatler sonra, gözlerini açtığında, gizemli mor topağın avucunda olmadığını gördü. Telaşla ayağa kalkıp her yerde onu aradı. Ama bulamadı. Sanki buhar olup uçmuştu. Altın ışınlarla gümüş ışınları depoladığı tüplerin yanına gitti, onları gizemli topaktan kalan, paha biçilmez andaçlar olarak, sevgi ve saygıyla kucakladı. Laboratuvardan çıkarken, başka bir dünyadan çıkıyor gibiydi. Yollarda kulaklarına dolan müzik sesine ve kendisine selam veren arkadaşlarına uzun süre uyum gösteremedi. Ayakları vücudunu taşıyamayacak duruma gelinceye dek amaçsız yürüdü.

    Başından geçen bu olayı yaşamı süresince hiç kimseye anlatmadı. Kutsal bir giz olarak sakladı.

    Altın ışınlarla pek çok deney yapmıştı. Ama, gümüş ışınları hemen hiç tanımıyordu. Maymunlara, altın ışınları uygulayacağı günü beklerken gümüş ışınları incelemeye girişti. Uzun ve yorucu çalışmalar sonunda, gümüş ışınlar için de birçok yeni yasa ve formüller oluşturdu. O yasalar doğrultusunda yaptığı deneylerin sonuçları, Sekizi, en az altın ışınların sonuçları kadar şaşkınlığa sürükledi. Gümüş ışın demetleri, öylesine güçlü bir enerji taşıyorlardı ki!.. Dünyada olağanüstü enerji kaynağı olarak bilinen radyumun verdiği enerji, gümüş ışınların yanında, yapay pillerin gücü gibi kalıyordu. Bu gerçeği kesinlikle saptadıktan sonra, durumu, enerji sıkıntısı çekmekte olan ülkesine bildirmeye karar verdi.

    Haberleşme aygıtının başına geçti. Bilginler kurulundan, bazı fizik bilgini arkadaşlarıyla görüştü. Onlara, gümüş ışınların özelliklerini şöyle anlattı:

    - Bu ışınlarla saklı bulunan enerji, saptadığım yasalar doğrultusunda açığa çıkarılırsa, elde edilecek güç, tüm dünyayı, çok uzun yıllar, aydınlatmaya ve ısıtmaya yetecektir. Yeryüzündeki tarım kürelerinin oluşmasını da bu olağanüstü güçle sağlayabilirsiniz. Hatta bu güce uygun makineler yaparak, tüm taşıt araçlarını ve fabrikaları bu enerjiyle çalıştırabilirsiniz.

    Gümüş ışınları, uzaydan gelen ışın yumağını ayrıştırarak, elde ettim. Özel yapıda bir tüpe depoladım. Şu günlerde tarım küresine doygu tohumu almaya gelecek olan, Nuhun gemisiyle tüpü, dünyaya göndereceğim.

    Sekizin bu açıklamasını, haberleşme aygıtının başında bulunan, ileri görüşlü başkan da duymuştu. Bu çok önemli buluşundan ötürü kendisini övgü ve coşkuyla kutladı.

    Sekiz:

    - Sayın başkan, dedi, övgülerinize teşekkür ederim. Bu ışınların özelliklerini saptamak için aylardır, gecemi gündüzüme katarak çalıştım. Sizden, tek bir isteğim var. «Gümüş ışınları, kesinlikle insanlığa yarar sağlayacak konularda değerlendirmenizi rica ediyorum. Bu ışınları oluşturan gizemli ışın yumağı, uzayın derinliklerinde, adı sanı bilinmeyen bir yıldızdan kopup geldi. Sanki, tarım küresinde insanoğluyla buluşmak üzere sözleşmişti. Üstelik bu gizemli ışın yumağı, tarım küresine, yakıcı, yıkıcı, yok edici, türden hiçbir zarar vermedi.

    Bu olay üzerinde derinlemesine düşünürseniz, ışın yumağının, çok özel, gizemli ve kutsal bir anlam içerdiğini siz de sezinleyeceksiniz.

    Başkan, önce sözlüklerde nice övgü ve teşekkür sözcüğü varsa, sıraladı. Sonra bu ışınları, elinden geldiğince, insanlığın iyiliği için kullanacağına söz verdi.

    O günden sonra da gümüş ışınların dünyaya ulaşacağı günü, iple çekmeye başladı. Sekize söz vermişti. Ama, gümüş ışınların olağanüstü gücünü düşündükçe bu sözü yerine getiremeyeceğinden korkuyordu.

    Gerçekten, İleri Görüşlüler Ülkesi zor durumdaydı. Yabancı uluslar, ikide bir, başkanı kendilerini acımasızca sömürmekle suçluyorlardı. Başkansa, onların nankör olduklarına inanıyordu. Yabancı başkanlar, Atmosfer Tarım Kürelerine sahip oldukları yetmiyor gibi bir de doygu tohumu üretme ve geliştirme yöntemlerini öğrenmek istiyorlardı, İleri Görüşlüler Ülkesi'ne bu yönden bağımlı olmak, onları tedirgin ediyordu, ileri görüşlü başkan da doygu tohumu üretme ve geliştirme yöntemini, hiçbir yabancı ülkenin bilmesine izin vermiyordu. Yer yerinden oynasa bu kararını değiştirmeyecekti. Tüm yabancı başkanlara sert bir bildiri göndererek, bu kararını duyurdu.

    «Sayın başkan, ülkenizde atmosfer tarım küreleri oluşturarak, halkınızı açlıktan kurtardık. Bu bir insanlık göreviydi. Seve seve yerine getirdik. Ama, doygu tohumlarını sonsuza dek hep bizden alacaksınız. Bundan sonra tohumlar, ileri sürdüğüm koşullara uyarak, bunu hakkedenlere verilecek. Bize kafa tutan, buyruklarımıza başkaldıran, ülkeme casuslar göndererek, doygu tohumu formüllerini araştırmaya kalkışan uluslara, kesinlikle tohum verilmeyecektir.»

    Yabancı ulusların başkanları, bu bildiriyi alınca, ölçüsüz bir öfkeye kapıldılar. İleri Görüşlü Ülke'den yana olan, birkaç ulus dışında, tüm dünya ulusları, ileri Görüşlü Ulusa karşı birleşmeye karar verdiler. Bu işbirliği sonunda, hemen gizli gizli silah üretimine giriştiler, İleri Görüşlüler Ülkesi'nin casusları, uluslararası işbirliğini ve gizli silahlanma kararını öğrendiler. Ama nice uğraştılarsa, silah yapılan yerleri saptayamadılar. Çünkü, kendilerine karşı birleşen bu uluslar, öylesine sıkı bir bağlılık içindeydiler ki, hiçbirinden en ufak bir giz elde etmek olanaksızdı.

    Bu açmaz, İleri Görüşlüler Ülkesi'nin, ileri görüşlü başkanını, çılgına döndürdü. O da hemen, bu nankör ulusları dize getirecek türde, etkin bir silah peşine düştü. Başkan, gümüş ışınların özelliklerinin çok etkin bir silah yapmaya elverişli olduğunu biliyordu. Ama, Sekize verdiği söz, ayağını köstekliyordu. Onun gibi seçkin bir bilim adamını aldatmayı kendine yakıştıramıyordu.