(Sayfa 48 - 57 arası)



    Büyük ülkelerin büyük başkanları, sessizce başlarını öne eğdiler. Sözcüleri ayağa kalktı.

    - Sayın başkan, haklısınız. O silahları, sizden gelen gözlemciler önünde yok edeceğiz.

    İleri görüşlü başkan, bu sözleri coşkuyla alkışladı. Sonra konuk başkanlarının ellerini sıkarak, A.T.K. anlaşmalarını imzalamaya girişti.

    - Kısa sürede semalarınız, tarım küreleriyle donanacak. Bundan böyle azığınız, başınızın üstünde, gözünüzün önünde olacak. Halkınız da mutlu ve güvenli bir topluluk durumuna gelecek. Bu başarınızla onları, dilediğiniz gibi yönetebileceksiniz. Uluslarınızı doyurduktan sonra, önderliğimde yeni bir dünya kurmaya girişeceksiniz. Buyruklarıma uyduğunuz sürece, halkınız doyacak. Sizleri de baştacı edecekler...

    İleri görüşlü başkanın sözleri sona erince, konuk başkanlar, ellerine tutuşturulan A.T.K. anlaşmasını incelediler. Belgeler, çok ağır koşullar içermekteydi. Ama, başka seçenekleri bulunmadığından, hemen imzaladılar. Açlıktan gözü dönmüş insanlara, başkanlık yapmanın, ne denli anlamsız, hatta tehlikeli bir iş olduğunun bilincindeydiler.

    Onların hoşnutsuzluklarını sezen ileri görüşlü başkan, iyice köşeye sıkıştıklarını vurgulamak için şu açıklamayı yaptı:

    - Sayın başkanlar, değerli konuklarım! Atmosfer Tarım Küreleri, en kısa sürede buyruğunuzda olacak. Sizlere tohum da vereceğiz. Yalnız, önemli bir ayrıntıyı bilmenizde yarar var. Vereceğimiz tohumlar, sadece bir yıl içindir, ikinci yıl bizden yeniden tohum isteyeceksiniz.

    Konuk başkanlardan biri söz istedi.

    - Sayın başkan, elde edeceğimiz ürünü ölçülü kullanarak, bir bölüğünü tohumluk olarak ayırırız. Sizleri her yıl, tohumluk için tedirgin etmek istemeyiz.

    İleri görüşlü başkan, konuk başkanın suratına tükürür gibi güldü.

    - Gerçekten çok düşüncelisiniz. Dediğiniz gibi bir uygulama sağlanabilseydi, bizim için de iyi olurdu. Ama, yazık ki, bu olanaksız. Doygu tohumları bir kez ekiliyor. Yeni ürünü tohum olarak kullandığınızda, sadece bitki veriyor. Başak bağlamıyor. Bunu pek çok kez denedik. Ama, çare bulamadık. Uzaydaki tarım küresinde de uygulama böyle. Tohumluk doygu taneleri, her yıl laboratuvarlarda yeniden aşılanıp güçlendiriliyor. Bu nedenle yılda bir, bizden tohumluk doygu almak zorundasınız.

    Konuk başkanlar, çaresizlik içinde yine başlarını öne eğdiler.

    Böylece, ileri görüşlü ülkenin bilim adamlarıyla uzmanları dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Yabancı ülkelerin hava sınırları içinde Atmosfer Tarım Küreleri oluşturmaya giriştiler. Bu arada ülkelerin, birbirlerinin tarım kürelerine zarar vermelerini önlemek için ulusal gök sınırları saptandı. Bilgisayarla sınır denetimine başlandı.

    Yeryüzünde bu düzenekler kurulurken, uzay tarım küresindeki bilginler de çok önemli.bir konu üzerinde çalışmaktaydılar. Nükleer silahlar kadınların süt damarlarını kuruttuğu için bebekler kısa sürede açlıktan ölüp gidiyorlardı. Bazı analar, doyguyu ezerek kaynatıp bebeklerine vermeye kalkıştılar. Ama bebekler, doyguyu bu yolla özümseyemediler. Doygu bulamaçları, karınlarında taş kesildi... Böylece insanoğlunun soyunu sürdürmesi, olanaksızlaştı.
    Bu sorunun çözümünü de uzay tarım gezegenindeki bilginler üstlenmişti. Gecelerini gündüzlerine katarak, doygudan, bebeklere yarar nitelikte bir mama geliştirmeye çabalıyorlardı.

    Bir sabah, yine herkes bu doğrultuda yoğun çalışmalara koyulmuştu. Birden, ana bilgisayar, alarm vermeye başladı. Bilginler, alarm planında üstlendikleri görevlere koştular. Bir bölük bilgin de ana bilgisayarın alarma geçiş nedenini saptamaya girişti.

    Alarm nedeni, kısa sürede saptandı. Bir süre önce, uzayın derinliklerinde çok büyük bir yıldız parçalanmıştı. O yıldızdan kopan ateş kümeleri, evrenin dört bir yanına saçılmaktaydı.

    Tarım küresi de bu ateş parçalarından bazılarının, yolu üzerinde bulunuyordu...

    Gökbilimciler, bilgisayardaki verilere dayanarak, yıldız parçalarının kendilerine ulaşacağı süreyi, yaklaşık olarak hesapladılar. Zaman çok azdı. Bilginler, üstlerine çöken ürküden, kısa sürede sıyrıldılar. Ateş parçalarının yapacağı zararı, en aza indirme çalışmalarına başladılar.

    Önce, varsayımlar ortaya kondu. Hızla gelip tarım küresine çarpan ateş kümeleri, onu, yörüngeden çıkarabilirdi. Sonuçta küre, uzay boşluğunda yok olurdu.

    Ya da ateş parçaları, saydam kabuğu delip kürenin içine saplanabilirdi. Bu durumda da bilginleri pek çok tehlike bekliyordu. Öncelikle çekirdekteki aygıtlar bozulacaktı. Tarlalar tutuşup cayır cayır yanacaktı. Belki de yıldız parçalarının taşıdığı manyetik güç, çekirdekteki özü etkileyecekti, güneşin çekim gücüne karşı durma özelliğini, yok edecekti. Bu kez tarım küresi, kelebek gibi gidip güneşe yapışacak, kızgın lavlar arasında yok olup gidecekti...

    Bilginler, bunca tehlikeli olasılığa karşın, yine de soğukkanlılıklarını ve direnme güçlerini yitirmediler. Böyle durumlarda alınması gereken önlemleri aldılar. Örneğin, tarım küresine göktaşlarının çarpabileceği, daha önce düşünülmüştü. Hatta göktaşlarının, kabuğu delip kürenin içine gireceği bile benimsenmişti. Bu durumda, kabuğun delinen yerinin onarımı yapılabilecekti. Yangın söndürme düzenekleri de hazır durumda bekletiliyordu. Delinen kabuğun onarılması, küre içinde çıkacak yangınların söndürülmesi hep çekirdekteki aygıtlarla sağlanacaktı. Bilginlerin en büyük korkusu, ateş parçalarının, doğrudan çekirdeğe çarpmasıydı. Böyle bir tersliğin önüne geçmek de olanaksızdı.

    Ateş parçaları, gözlem araçlarının ekranlarında belirince, ana bilgisayar yeniden alarma geçti, irili ufaklı yüzlerce ateş topu, tarım küresine yaklaşmaktaydı. Bilginler, görev başında, olacakları bekliyorlardı. Deney maymuniarıysa korkudan, duyulmamış çığlık ve böğürtülerle kendilerini duvardan duvara atıyorlardı. Ateş topları yaklaştıkça, bilginlerin bedenlerini saran sinirler, yay gibi geriliyordu. Tümü de tepeden tırnağa korku kesilmişti.

    Tarım küresi çevresine, belli uzaklıklarda gözlem uyduları yerleştirilmişti. Bunların yardımıyla ateş parçalarının gelişi, gözlem odalarındaki ekranlara yansıyordu. Birden, ekranların bir bölüğü, kapkaranlık kesildi. Görevli gözlemciler:

    - Ateş yağmuru, küremizin kuzeyine yağıyor. O yöndeki tüm haberleşme uyduları yok oldu... Diyorlardı.

    Sözlerini bitiremeden, kürenin içini gök gürlemesini andıran korkunç bir gümbürtü kapladı. Arkadan küre sarsılmaya başladı. Ve her yanı, ışığa boğuldu...

    Bilginler tüm bu etkilere hazırlıklıydılar, üzerlerinde kulak zarlarını parçalayacak yükseklikteki sesle gözleri kör edecek güçteki ışığa ve yangına karşı, özel giysi ve başlıklar vardı. Çoğu da sarsıntıdan etkilenmemek için, uçak koltuğu gibi koltuklara, manyetik güçlerle bağlanmışlardı. Bazı bilginlerin görevleri, böyle bir güvenceyi olanaksız kılmaktaydı. Onlar, sarsıntıyla yerlere yuvarlandılar. Ama, destekli giysileri vücutlarının zarara uğramasını engelledi.

    Sarmal olarak birbirine kaynaşmış, rengarenk ışık demetlerinden oluşan ateş yumağı, saydam kabuğu delip kürenin içine girmişti. Kabukta hızı kesildiğinden, bir süre sonra, güneydeki kapıya yakın bir yerde, tarlaya saplanıp kaldı. Bilginler, onun saplanacağı yeri önceden, yaklaşık olarak saptamışlardı.

    Hemen güneye yerleştirilen yangın söndürme düzenekleri çalıştırıldı. Bir bölük görevli de küre kabuğunda açılan deliğin onarımına giriştiler. Sarsıntı sırasında bozulan duyarlıklı aygıtların onarımını da bu konuda uzman olan bilginler üstlendiler...

    Maymunlar hâlâ çığlıklarını sürdürmekteydiler. Zaten, büyük bir gerginlik içinde bulunan bilginler, bu seslerden aşırı biçimde tedirgin oluyorlardı. Maymunlarevine, temiz hava düzenekleri yoluyla uyutucu gaz salındı. Kısa sürede tüm maymunlar derin bir uykuya daldılar. Olay, denetim altına alınınca, bilgisayarın alarmı sona erdi.

    Bilginlerin çoğu, çekirdekteki iç gözlem odalarına doluşmuşlardı. Çevresi, yangın söndürücülerle sarılmış olan ışın yumağını gözlüyorlardı. Kısa sürede, yangın söndürücülerin gereksiz olduğu anlaşıldı. Işın yumağı saplandığı yeri bile yakmamıştı. Bilginler, bir süre kuşkuyla yakıcı niteliği olmayan ateş kütlesini gözlediler. Sonra, görevliler üzerine özel bileşimli bir sıvı püskürterek, bu gizemli ışın yumağını, güvenli bir kabuk içine aldılar.

    Uzay gözlem odalarından gelen haberler de sevindiriciydi. Çevrelerini saran öteki ateş kümeleri, tarım küresine zarar vermeden uzaklaşıp gitmişti. Küre kabuğundaki delik onarılınca, öteki bilginler de uzay topaçlarına binerek, çekirdekten çıktılar, doğruca ışın yumağının bulunduğu yere gittiler. Öncelikle çevrede radyasyon ölçüsü yapıldı. Işın yumağı hiç radyasyon oluşturmamıştı.

    Bilginler, herhangi bir varsayımda bulunamıyordu. Böylesine görkemli bir ışın yığınının bu denli zararsız olabileceğine inanamıyorlardı. Ama, durumu açıklayıcı bir görüş ya da bir düşünceleri olmadığından, susmayı yeğliyorlardı...

    Özellikle fizik bilginleri, ölçüsüz bir merak içindeydiler. Gizemli ışınların tutsak edildiği küre, insan boyuna yakın büyüklükteydi. Tarım küresinde yer çekimi olmadığından, oylumuna göre ağırlığı azdı. Uzay topaçlarının yardımıyla ışın yumağı, çekirdeğin fizik bölümüne taşındı.

    Fizik bilginleri, ışın yumağını incelemek için sabırsızlanıyorlardı. Önce, ışınları saran kara kabuğun üzerinde, büyükçe bir delik açtılar. Bu deliği, tavan boyuna erişen, bir cam tüple kapadılar. Bir anda cam tüp rengarenk ışın demetleriyle doldu. Bilginler, uzun süre, bu ışın demetlerinin dış görünüşlerini gözlediler. Sonra çeşitli aygıtlarla özelliklerini incelemeye giriştiler. Işınların, kırılma, yansıma, ışıma, işe dönüşme özelliklerini, bilinen fizik yasalarına göre saptamaya çabaladılar. Fakat, hiçbir sonuca ulaşamadılar. Bu başarısızlık bilginlerin ilgisini köreltti. Bir süre daha uğraştıktan sonra, boşa zaman yitirdiklerine inanarak, araştırmaya son verdiler.

    Sekiz numaralı fizik bilgini, bu sonucu bekliyordu. Herkes gecesini gündüzüne katarak, ışınları incelerken, o sadece çalışmaları uzaktan gözlemekle yetiniyordu. Arkadaşları, onun bu ilgisizliğine anlam veremiyorlardı. Birkaç kez görüşünü sormuşlardı. Ama, o başını iki yana sallayarak, bu konuda henüz hiçbir görüşü olmadığını belirtmişti.

    Aslında, çok önemli bir görüşü vardı, ama, onu kendine saklıyordu. Işın yumağıyla ilgili kuşkularını, deneylerle gidermedikçe, düşüncelerini kimseye açmamaya kararlıydı.

    Arkadaşları, ışın yumağından yayılan bin bir renkli ışın demetlerini, yeryüzündeki ışınlara göre düzenlenmiş, aygıtlarla incelemişlerdi. Deneylerde dayandıkları yasalar da yeryüzündeki ışınlara özgü, fizik yasalarıydı. Sekiz, bu gizemli ışın demetlerinin, yeryüzündeki fizik yasa ve kuramlarına göre değerlendirilemeyeceğine inanıyordu. Onlar için yeni yasalar, kuramlar, formüller, yeni gözlem ve deney aygıtları gerekliydi.

    Sekiz, bunları gerçekleştirebilirse, uzayın derinliklerinden kopup gelen bu görkemli ışın yumağının, gizini çözebileceğini sanıyordu. Cam tüp içinde binbir renkle parıldayıp duran bu ışınlarda, bambaşka bir çekicilik vardı. Sanki canlıydılar ve göz bebeklerinden içine akıp varlığını sarıyorlardı. Açıkçası Sekiz, o ışınlara, anlamını bilemediği garip bir tutkuyla bağlanmıştı. Gözlerini cam tüpten ayırmadan, saatlerce kürenin çevresinde dolanıyordu. O sırada sanki, tepeden tırnağa ışık kesiliyordu. Yüreği, hiç bilmediği coşkularla dolup taşıyordu. Benliğinde öyle bir sezgi vardı ki, bu ışın demetlerinin gizini çözerse, insanlık yararına ölçüsüz bir hizmette bulunmuş olacaktı. Bu hizmetin niteliğini kestiremiyordu. Ama, değerini ve gücünü sezinliyordu. Bu inanç ve coşkuyla hemen çalışmaya başladı. Bilinenlerin dışında mercekler oluşturdu. Bunları, bilinen kuramlardan daha değişik yöntemlerle birleştirip yepyeni aygıtlar elde etti. Bu yolla, ışın yumağından, iki tür ışın demeti çıktığını saptadı. Deneylerle her iki ışın türünün de dünyada hiç tanınmadığını anladı. Bu iki ışın türünü ayrıştırıp özelliklerini belirlemek için gecesini gündüzüne katarak, çalışmalarını sürdürdü.

    O günlerde çekirdeğin bir başka bölümünde, bir bölük bilgin de geceyi gündüze katarak çalışmaktaydı. Onlar da aylardır, çok önemli bir buluş peşindeydiler. Doyguya, bebek yapısına uygun bir mama özelliği vermeye çabalıyorlardı. Yeryüzünde insan soyunun sürmesi onların bu çalışmalarına bağlıydı. Pişirme olayı, doygunun besleyici özelliklerini bozuyordu. Ezerek toz durumuna getirme, bu tozu da sulandırıp mama koyuluğuna dönüştürme işlemleri de bileşimini soysuzlaştırıyordu. Bu olumsuz özellikler saptandıktan sonra, bilginler, doyguyu bebeklerin emme işgüdüsü doğrultusunda, yararlı bir mama durumuna getirmeyi erek edinmişlerdi. Bilgisayar beklenmedik bir alarmla tarım küresinin tehlikede olduğunu belirtince, bu çalışmalara ara verilmişti. Uzaydan gelen, ateş toplarının saldırısı sona erer ermez, yeniden «doygu mama» çalışmalarına başlamışlardı.

    Bu yoğun çalışmalar sonunda, tükürük salgıları niteliğinde bir sıvı oluşturdular. Doyguyu bu salgı içinde ezip, eriterek, ana sütü gibi tam besin özelliğinde bir mama elde ettiler. Mamanın, önce yeni doğacak maymunlarda denenmesine karar verildi.

    Dişi maymunların bazılarının doğurganlığı yok edilmişti. Ama, bazıları, damızlık olarak bırakılmıştı. Onlar, sürekli olarak üremekteydiler. Doygu mamanın deney sonuçlarını, yeryüzündeki insanlar, olağanüstü bir merak ve sabırsızlıkla bekliyorlardı. Çünkü yeni doğan bebeklerin açlıktan ölmesi sürüyordu. Analar, süt damarlarını kurutan, nükleer silahları bulanlara, savaş buyruğu verenlere, silahları kullananlara, yürek dolusu ilenç yağdırıyorlardı.

    Doğan bebeklerin açlıktan ölmesi, başkanları da tedirgin ediyordu. Ülke nüfusları giderek azalmaktaydı, insanların karınları doyuyordu. Ama tümü de tedirgin ve mutsuzdu. Çünkü, insanoğlunun temel içgüdülerinden biri olan, üreme ve soy sürdürme isteği, hep boşa gitmekteydi. Bu yüzden halklar, yaşamdan tad alamaz olmuştu. Başkanlar bu durumda yurttaşlarını hoşnut kılmanın, ne denli zor olduğunun bilincindeydiler. Bu nedenle doygu mamanın, bir an önce insanlara ulaşmasını diliyorlardı. İleri görüşlü başkanın, doygu mama karşılığında isteyeceği her şeyi vermeye gönüllüydüler.

    Sadece, yeryüzündeki insanla değil, tarım küresindeki bilginler de alabildiğine tedirgin, hatta mutsuzdular. Uzaydan gelen ateş parçalarının yarattığı tehlike, gerginlik ve korkular, bilginlerin bir bölüğünü, sinirsel çöküntüye uğratmıştı.

    Doktorlar, tüm güçleriyle arkadaşlarını iyileştirmeye çabalıyorlardı. Çoğu iyiliğe doğru gitmekteydi. Ama, içlerinden beş bilginin durumu umut kırıcıydı. Tam iyileşmiş gibi görünürken, birden sapıtıyor, arkadaşlarıyla kıyasıya kavgaya tutuşuyorlardı. Üstlerine varılırsa saldırıya bile geçiyorlardı. Arkadaşlarını sille tokat dövmeye girişiyorlardı.

    Doktorlar ve öteki bilginler sabır ve hoşgörüyle kendilerine yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Bunalım geçirmekte olan beş bilginin, yeryüzüne gönderilmesi, sözkonusu olamazdı. Bir yılı aşkın bir süredir, tarım küresinin yapay havasını solumaktaydılar. Dünyanın doğal havasını solurlarsa, sağlıkları bozulacak, yaşam süreleri kısalacaktı. Dünyadaki havaya uyum gösterebilmeleri için uzun süre, soluma odalarında tutsak gibi yaşamaları gerekiyordu. O koşullar ise bunalımlarını daha da arttıracaktı. Arkadaşları onları seviyor, kendilerini yitirmek istemiyorlardı. Ayrıca, beşi de kendi dallarında eşsiz birer bilgindiler.

    Doktorlar, zamana umut bağlamışlardı. Arkadaşlarıysa, beş bilgini, onurlarını ve bedensel sağlıklarını kollayarak, hoşgörüyle aralarında barındırma kararı almışlardı.

    Bu beş bilgin, günlerden bir gün, yine çekirdeği birbirine kattı. Ama, bu son patırtı öylesine olağanüstü bir rastlantıyla noktaladı ki, beş bilgin, iyileşmekten de öte, adeta birer peygamber kişiliğine büründü. Bu olayla barış ve uygarlığa dayalı yepyeni bir çağın, «Işın Çağı»nın temeli atıldı...

    Sekiz numaralı fizik bilgini, ışın yumağından fışkıran gizemli şavk selini, her geçen gün biraz daha iyi tanımaya başlamıştı. Işın yumağını oluşturan, iki tür ışını, ayrıştırmayı da başarmıştı. Elde ettiği yeni ışın demetlerinden biri, çok parlak altın, ötekiyse, gümüş rengi ışıltılar saçıyordu.

    Sekiz, öncelikle altın ışınları ele aldı. Onları, insanlık yararına değerlendirebilmek için özellik ve etkilerini saptamaya girişti. İlk olarak çeşitli madenler üzerindeki etkilerini araştırmaktaydı. Daha sonra deneylerini bitkiler, hayvanlar, en sonunda da insanlar üzerinde yapacaktı.

    O gün, maddeler üzerinde yaptığı ışınlama deneylerinin, önemli bir aşamasına gelmişti. Bu çalışmaların laboratuvarda değil de geniş bir alanda yapılması gerekiyordu. Düzeneklerini, çekirdeğin tenha bir köşesine kurdu. Ve coşkuyla çalışmaya girişti...

    Aynı anda, maymunlarevinde yapılan doygu mama deneyleri de çok önemli bir aşamaya gelmiştı. Görevli bilginler, doygu mamayı özel biberonlara doldurmuş, dişi maymunların yavrulamalarını beklemeye başlamışlardı. O gün, yirmi maymunun doğum yapması gerekiyordu. Yavrulara, hiç ana sütü tattırılmayacak, doğrudan doygu mama ile besleneceklerdi. Bilginler, gözlerini anne maymunlara dikmiş, sabırsızlıkla doğum olayını gözlüyorlardı. ilk olarak, iki maymun yavruladı. Görevliler, hemen yavruları analarından ayırıp özel bakım bölmelerine yerleştirdiler.

    Belli bir süre geçtikten sonra, doygu mama dolu biberonları yavru maymunların ağızlarına dayadılar. Yavrular biberona pek istekli görünmediler. Bilginler, sabırla direndiler. Bu çaba sürerken, bakım odasına yeni yavrular getirildi. Görevliler, doğurmakta olan ana maymunlarla yavru maymunları ürkütmemek için ayaklarının ucuna basarak koşuşturup duruyorlardı...

    O sırada bunalımlı beş bilginden biri, yüz seksen sekiz numara da kendince önemli olan bir buluşunu, denemeye hazırlanıyordu. Bir süredir odasına kapanıp bir şeyler yapıyordu. Ne yaptığını soranları «Size ne? Yeni bir buluş peşindeyim.» diye tersliyordu. Gerçekten, yeni bir buluş peşindeydi. Doygu bitkisinin saplarıyla ilginç bir müzik aracı yapmıştı. Mızıka görünüşündeki bu araç, çok değişik sesler veriyordu.

    Yüz seksen sekiz, müzikten çok iyi anlardı. «Uzay mızıkası», adını verdiği çalgının, dünyada tanınmayan tonlarda sesler çıkardığını görünce, sevinçten yere göğe sığamaz oldu. Odasından fırlayarak, mızıkasını üfleye üfleye, çekirdeğin sokaklarında gezinmeye başladı.

    Yollarda rastladığı bilginlerin kimi, onu buluşundan ötürü kutluyor, kimi üzüntüyle iç çekiyor, kimi gürültü etmemesi yolunda, uyarıda bulunuyordu. Ama o, kimseye aldırmadan, büyük bir coşku içinde çalgısını üflemeyi sürdürüyordu.

    Ne olduysa, maymunlarevine yaklaştığı sırada oldu. Mızıkasından neşeli sesler yayarak, maymunlarevinin önünden geçiyordu ki, içeride garip bir gürültü koptu. Maymunlar, mızıkanın sesinden ürkmüşlerdi. Bağrışarak, müzik sesini bastırmaya kalkıştılar. Yüz seksen sekiz, bu duruma çok öfkelendi. Bu kez mızıkaya olanca gücüyle üfledi. Maymunlar, daha çok bağrışarak, yerlerinden fırladılar. Sesin kaynağına doğru saldırıya geçtiler. Maymunlarevinde ortalık iyice karıştı. Doğum yapacak maymunlar sağlık bölmelerinden atladılar. Yavru maymunlar, biberonları fırlattılar.