(Sayfa 38 - 47 arası)



    O günlerde, tarım küresindeki yaşamlarının, birinci yılı dolmak üzereydi. Çalışmalara ara verip bu olayı kutlama hazırlıklarına başladılar. Görünüşlerindeki değişiklikten kaynaklanan, tinsel çöküntüyü de bu yolla yenebileceklerini sanıyorlardı. Bu önemli günü, spor ve müzik gösterileriyle uzay gezileri yaparak kutlayacaklardı. Bilginlerden kimi piyano, gitar, keman, flüt... çalacaktı. Kimi şarkı söyleyecek, kimileri de yüzme, koşu yarışları yapacaktı. Futbol ve tenis karşılaşmaları yanında, isteyen bilginler, tarım küresinin çevresinde uzay gezisine çıkacaktı.

    Geziler iki kişilik özel uzay araçlarıyla yapılıyordu. Bu araçlar, tarım küresinden belli bir uzaklığa dek açıldıktan sonra, küreye geri dönecek biçimde güdümlenmişti. Genç bilginler, çekirdekte yorulup sıkıldıkça, bu araçlarla uzayda gezintiye çıkıyorlardı. Çevrelerini saran sonsuz boşluk ve ötelerde kendilerine göz kırpıp duran yıldızlar, arada bir araçlarını sıyırıp geçen göktaşları, hoşlarına gidiyordu.

    Kutlama gününe bir gün kala, birden, uzayın derinliklerinde, korkunç bir gümbürtü belirdi. Daha sonra, güçlü ses dalgaları gelip tarım küresine çarptı. Küre, dalgalı denizde yüzen ceviz kabuğu gibi sarsılmaya başladı. Bilginler, yerlere yuvarlandılar. Bazı araçlar bozuldu. Bazıları kırıldı. Çekirdeğin ana bilgisayarı, tehlike alarmına geçti... Fakat bu ürkünç durum, pek kısa sürdü, tarım küresi eski dinginliğine kavuştu.

    Gök bilginleri, bu korkunç sarsıntının kaynağını ve nedenini araştırmaya giriştiler. Yoğun çalışmalar sonunda, uzayın derinliklerinde, adı sanı bilinmeyen, uzay haritalarında görülmeyen, bir yıldızın, patlayarak parçalandığını saptadılar. Bilginler, kutlama şenliklerinden vazgeçtiler. Sarsıntıdan bozulan aygıtların onarımıyla kırılanların yeniden yapımına giriştiler. Bu çaba, haftalarca sürdü.

    Genç dâhiler, tepeden tırnağa bembeyaz kesilmelerinden kaynaklanan tedirginliği, üzerlerinden atamamışlardı. Bir de bu «uzay depremi» adını verdikleri olay başgösterince, sinirleri ölçüsüz biçimde gerginleşti. Tarım küresinde artık eski uyumlu yaşamdan eser kalmadı. Kimse kimseyi hoş görmüyordu. Eskisi gibi birbirlerinin yardımına canla başla koşmuyorlardı. Bir süre birlikte olsalar, hemen aralarında tatsız tartışmalar çıkıyordu. Bazen bu tartışmalar, kavgaya bile dönüşüyordu. Bu yüzden zorunlu olmadıkça toplantı yapmaz oldular.

    İşin ilginç yanı, maymunlar da, tinsel yönden, bilginlerin durumundaydılar, ikide bir birbirleriyle dalaşıyor, bazen de boğuşmaya girişiyorlardı.

    Genç bilginler, tüm bu olumsuz koşullara karşın, kendi dallarında üstlendikleri görevleri eksiksiz yürütüyorlardı. Bazıları, ek araştırmalar da yapıyordu. İşte o günlerde, maymunlar üzerinde yapılan araştırmalar sona erdi, doygu bitkisinin maymunlara hiçbir zararlı etki yapmadığı kesinlikle saptandı. Doyguyla beslenen maymunlar, sağlıklı ve semiz bir görünümdeydiler. Üstelik, kendileri gibi sağlıklı yavrular da doğurmuşlardı. Sonuç, dünyaya müjdelendi. Artık Nuhun gemisi tarım küresine doygu almaya gelebilirdi...

    Tüm ülkelerin besin depoları boşalmıştı, insanlar, açlığın pençesinde kıvranmaya başlamıştı. Çeşitli dillerde, yeryüzünden yükselen «açım» «açsın» «aç» «açız» «açsınız» «açlar!..» sözcükleri bulutlarda katmerleşerek, insanlığın üstüne, azrailin kanatları gibi geriliyordu.

    Bu arada doğan bebekler, birkaç gün yaşadıktan sonra ölüp gidiyordu. Nükleer silahlardan çıkan öldürücü, yakıcı, boğucu gazlar, doğaya sinmişti. Savaş sonrasında bile insanlara zarar vermeyi sürdürüyordu. Kadınların süt damarları bu yüzden kurumuştu. Artık hiçbir ananın göğsünden bir damla bile süt gelmiyordu. Din adamları «insanoğlu Tanrının lanetine uğradı. Güzelim dünyanın ve doyumsuz tanrı nimetlerinin değerini bilmediler. Göz göre göre, bindikleri dalı kestiler. Çılgınca savaş tutkularına kapılarak, yaşam kaynakları olan dünyayı, yakıp yıktılar. Kavurup kül ettiler. Artık insanoğluna dünya haram. Açlıktan birbirimizi yemeğe kalkışmadan, onurla ölebilirsek ne mutlu bize!..» diyorlardı.

    Bazı insanlar ise onlar kadar karamsar değildi. Açlığın pençesinde mum gibi eriyen insanları, şöyle yüreklendiriyorlardı.

    «Açlığa yenilerek, kendinizi koyvermeyin. insanoğlu tanrının en değerli yaratığıdır. Akıl, düşünce, zekâ gibi yetileri, onca yaratık içinde yalnız insanoğluna vermiştir, insanoğlu iki ayağı üzerinde yürüyebilen dünyanın güzelliklerini duyu organlarıyla algılayabilen ve duyduklarını, düşündüklerini, gördüklerini, sezdiklerini, yazarak, çizerek ya da elleriyle biçimlendirerek, başkalarına yansıtabilen, olağanüstü bir varlıktır. Tanrı insanı özenerek yaratmıştır. Bu nedenle bizlere nice öfkelense, yine de bir kurtuluş yolu gösterecektir.»

    Bu iyimser kişiler, açlığa ve acılara yenilerek, yaşamaktan umudu kesmek üzere olan güçsüz insanları, zaman zaman çevrelerine toplayarak, Nuh Peygamberin serüvenini anlatıyorlardı.

    «Nuh Peygamber, insanların henüz tek Tanrı'ya inanmayı bilmedikleri bir zamanda yaşamıştı. Kavimler, ağaç, su, taş, dağ, ateş ya da çeşitli hayvanları, Tanrı edinip onlara tapıyorlardı. Elbette bu Tanrıların insanlara iyi, güzel ve doğru yolu gösterebilme olanakları yoktu. Bu nedenle toplumlar içinde her türlü kötülük, erdemsizlik almış yürümüştü.

    Nuh Peygamber, bu insanların gemi azıya aldıkları bir sırada ortaya çıktı, insanları, doğruluğa, erdemliliğe çağırdı. Tuttukları yolun iyi olmadığını açıkladı. Doğru yolu gösterdi, insanların pek çoğu ona inanmadılar. Üstelik kendisiyle alay ettiler. Nuh peygamber yılmadı. Kendisine inanan bir avuç insanla iyi bildiği kurallara uyarak, yaşamaya girişti.

    Bir süre sonra, inançsız insanlar, kötülüklerini daha da arttırdılar. Öğüt, kural dinlemez, hatır gönül, günah sevap tanımaz oldular. Nuh Peygamber, onlara son bir çağrıda bulundu. «Ey insanlar! Sizler yakın bir gelecekte, Tanrı'nın lanetine uğrayacaksınız. Bir gün, büyük bir fırtına kopacak, görülmemiş yağmurlarla yeryüzü sular altında kalacak. Bu sular, sizleri de yutacak. Gelin, çevremde toplanın. Sizleri bu tufandan kurtarabilirim» dedi. Ama, kendisine yine aldıran olmadı.

    Nuh Peygamber, çevresindeki inanmış insanları alarak, büyük ormana gitti. Orada, o ünlü gemisini yapmaya girişti. Onlar, gecelerini gündüzlerine katarak, gemiyi oluşturmaya çabalarken, inançsızlar, kendileriyle alay etmeyi sürdürdüler. Sonunda gemi tamamlandı.

    Nuh Peygamber, her türlü hayvandan, erkek ve dişi olmak üzere birer çift ayırıp, gemiye yerleştirdi. Bir çift aslan, bir çift geyik, bir çift tavşan, bir çift kartal, bir çift kirpi, bir çift gergedan, kurbağa, at, kaplan, tavuk, horoz, koyun, keçi, köpek, kedi, yılan, güvercin... Ambarları her tür hayvana yarayacak besinlerle doldurdu. Kendine inanan insanları da alarak, gemiye yerleşti.

    Kısa bir süre sonra, gün ortasında göğü kara bulutlar sardı. Bu bulutlar, korkunç gümbürtüler arasında, sel olup yere boşandı. Göz açıp kapayıncaya dek geçen süre içinde, dağ, taş, sular altında kaldı. Can derdine düşen inançsız insanlar, çığlık çığlığa bağrışarak, Nuh Peygamberin gemisine doğru koşuştular. Ama, artık iş işten geçmişti. Gemi, suların üstünde yükselerek, akıntılar doğrultusunda uzaklaşıp gitti. İnançsız insanlar, boğularak tümden yok oldular. Üstelik insanlıktan çıkmış olan bu kötü kişilerle birlikte, tüm hayvanlar da sular altında kaldı.

    Günlerce süren tufan, bir süre sonra geçti, yağmurlar dindi, güneş açtı. Dünya sanki, sudan bir kabukla kaplanmıştı. Görünürde tek bir kara parçası yoktu. Nuh'un gemisi, işte bu sudan kabuk üzerinde rüzgârın ve akıntıların etkisiyle yol alıyordu. Nuh Peygamber, geminin depolarındaki yiyeceklerin tükenmeye yüz tuttuğunu görünce, üzüntüye kapılıyordu. Geminin burun tarafına gidiyor, gözlerini ufka dikerek, saatlerce, Tanrı'ya yalvarıyordu. Tek umudu, bir kara parçasına rastlamaktı. Karaya ayak basınca canlılar nasıl olsa, topraktan besinlerini sağlarlardı. Ama, her yer hâlâ göz alabildiğince suydu...

    Bir gün yine gözlerini ufka dikmiş, kara kara düşünürken, güvercinlerin kanat sesleriyle irkildi. iki güvercin, omuz başından süzülüp ötelere doğru uçtular. Nuh Peygamber, onları, gözden yitinceye dek izledi. Sonra merakla yollarını beklemeye başladı. Güvercinlerin gemiden ayrılmasını, yakınlarda bir kara bulunmasına bağlıyordu.

    Gerçekten, umudu boşa gitmedi. Uzunca bir süre sonra, güvercinler, gemiye döndüler. Yorgun argın gelip Nuh Peygamberin omzuna kondular. İkisinin de gagalarının arasında, birer zeytin dalı vardı. Nuh Peygamber, «Kurtulduk!» diye coşkuyla bağırarak, insanlara karayı müjdeledi. Bu sırada güvercinler, yeniden uçup gittiler. Gemidekiler, onların dönmediğini görünce, karaya iyice yaklaştıklarını anladılar.

    Gerçekten gemi, ötelerde bir yerde, karaya oturdu, insanlarla hayvanlar, coşku dolu sesler çıkararak, gemiden inip karaya dağıldılar. İnsanoğlu o günden sonra, yeniden yeryüzünde kök saldı. Çoğalarak dünyaya yayıldı.»

    Nuh Tufanı ile sonucunu öğrenen insanlar, kurtuluş umuduyla yeniden yaşama sarılmaya çabalıyorlardı. Ama, dünyayı saran açlık tufanı, zavallı insanların umutlarını her geçen gün biraz daha hızla silip süpürmekteydi...

    İnsanlar, açlıktan kırılmaya başlamışlardı ki, «Nuhun gemisi» adlı uzay aracının, uzaya fırlatıldığı dünyaya duyuruldu. Bu dev uzay gemisinin, tarım küresinden, «doygu» adlı besini getireceği açıklandı. Doygunun, insan soyunun açlıktan kırılmasına engel olacağı müjdesi verildi.

    Doygu tanelerinin, insan varlığı için gereken tüm besin türlerinin özünü içerdiği belirtildi. Birkaç doygu tanesinin, yetişkin bir insanı günlerce tok tutup en iyi şekilde besleyeceği anlatıldı. İnsanlar, sevinçten yere göğe sığmaz oldular. «Dünya nice yaşanmaz durumda olursa olsun, yine de yaşamak güzel» diyorlardı. Artık yeryüzünde herkes yaşama umudu ve yaşama sevinciyle dopdoluydu. İnsanoğlu gözlerini göğe dikerek, sabırsızlıkla puhun gemisini bekliyordu.

    Dünyadan fırlatılan, Nuhun gemisi, adlı dev uzay gemisi, tarım küresine ulaştı. Kürenin güney kapısına kenetlenir kenetlenmez, kapı çevresindeki doygu depolarının kapakları açıldı doygu taneleri, geminin gövdesine akmaya başladı. Bu işlem haftalarca sürdü. Gemi, ağzına dek dolunca, hemen dönüşe geçti.

    İleri Görüşlüler Ülkesi'nin, ileri görüşlü başkanı, her ülkeye doygu vereceğini duyurmuştu. Nuhun gemisi yere iner inmez, yabancı başkanlar, İleri Görüşlüler Ülkesi'ne doluştular, ileri görüşlü başkan, onları çevresine toplayıp şu konuşmayı yaptı.

    - Sayın konuklarım! Uzaydaki tarım küresi, bizi amacımıza ulaştırmıştır. Uzun yıllardır bu amaç uğruna özveriyle1 çalıştık. Tarım küresindeki bilginler, dünyadaki yaşamlarından vazgeçip kendilerini uzayda doygu üretmeye adadılar. Ülkem, insanlığın kurtarıcısı olma onuruna erişti. Ulusça çok mutluyuz.

    Ne var ki, tarım küresinin, doygu üretimini sürdürebilmesi bazı koşullara bağlı, öncelikle oradaki aygıtların, sürekli olarak nükleer enerjiyle beslenmesi gerek, ülkemdeki nükleer enerji kaynakları, sürekli ve yoğun bir üretim için yeterli değildir. Kaynaklar tükendiği gün, tarım küresinde doygu üretimi duracaktır.

    Yeraltı kaynaklarınızdan, istediğim gibi yararlanmama izin vermeniz koşuluyla sizlere doygu verebilirim. Bu dev geminin getirdiği doygu taneleri, ulusumu uzun süre beslemeye yetecektir. O zaman, tarım küresinde yeni üretim için acele etmeye gerek kalmayacak. Böyle olunca da nükleer enerji sıkıntısı uzun süre sözkonusu olmayacak. Nuhun gemisindeki doyguyu dünya uluslarıyla paylaşırsak, tarım küresinin, hızla doygu üretimine geçmesi gerek. Böylece, üretimin aralıksız olarak sürmesi zorunluluğu doğuyor.

    Ulusları için doygu istemeye gelen başkanlar, bir süre düşüne kaldılar. Sonra tümü de ileri görüşlü başkanın koşulunu kabul ettiklerini bildirdi, İleri Görüşlüler Ülkesi, artık, dünyadaki ülkelerin yeraltı kaynaklarından dilediğince yararlanabilecekti.

    İleri görüşlü başkan, içini kaplayan ölçüsüz sevinci, belli etmemeye çalışıyordu. Ağır ağır yerinden kalktı, masanın üzerinde duran doygu tepsisine uzandı. Başkanlara avuç avuç doygu tanesi dağıtmaya girişti. Bunu yaparken, «Bunlar benim armağanım. Ülkeniz için ayrılacak ölçünün dışında tutulacak» diyordu.

    Konuk başkanlar, merak içinde doygu tanelerini ağızlarına götürdüler. Herkes doyguda, özlemini duyduğu bir besinin tadını buldu. Daha sonra başkanlar, doygunluğun verdiği mutlulukla ileri görüşlü başkanı kutlama yarışına giriştiler... Teşekkürler, gülücüklerden, kutlamalardan başkanın koltukları kabardı. O coşkuyla görevlilere şu buyruğu verdi:

    - Ülke nüfuslarına göre saptanan ölçülerde, doygu dağıtımına başlayın!

    Tarihi bir buyruk olarak nitelenen bu sözleri de, konuk başkanlar tarafından dakikalarca alkışlandı.

    Doygu, dünyanın dört yanındaki aç insanlara ulaştı. Doygunluğun tadına varan insanlarca, doygu üstüne şiirler yazıldı. Doygulu şarkılar, türküler düzüldü, ileri görüşlü başkanla doyguyu bulan genç dâhiler, övgülerle göklere çıkarıldı. İnsanlar artık, Açlıktan kırılıp yok olma korkusundan sıyrılmışlardı. Umutsuzluk, yerini umuda, yaşama sevincine bırakmıştı. Herkes yararlı bir işin ucundan tutuyordu. Elbirliğiyle, savaşın zararlarını ortadan kaldırıp yaşanabilir yeni bir dünya oluşturmaya çabalıyorlardı.

    İleri Görüşlüler Ülkesi'nin ileri görüşlü başkanı da yeni bir dünya peşindeydi. Ama, onun düşlediği dünya, ötekilerinkinden ayrıydı. Onca övgü, onca alkış ileri görüşlü başkanda garip tutkular oluşturmuştu. Doygu karşılığında, insanları kendine tutsak etmeyi amaç edinmişti. Tek isteği, yeryüzünde, görkemli bir imparatorluğu oluşturmaktı, imparatorluğun başına geçip dünyayı tek başına yönetmeyi düşlüyordu. Ama, bu düşüncelerini henüz kimseye açmıyordu, ilk adımda yabancı ülkelerin can damarlarından biri olan, yeraltı kaynaklarına el koymuştu. Daha sonra koşullarını ağırlaştıracaktı. Öncelikle ele geçirdiği bu yeraltı kaynaklarından yararlanarak, doyguyu, atmosfer içinde üretme olanağının peşine düştü.

    Başkan, insanların üreyerek, kısa sürede çoğalacaklarını hesaplıyordu. Bu durumda, tarım küresinde yetişen doygunun, dünyayı doyurmaya yetmeyeceği ortadaydı. Yeterince doygu veremediği zaman, insanlar üzerindeki etkisini yitireceğini biliyordu. Böyle bir açmaza düşmesi, tüm düşlerinin sonu olacaktı...

    İlk iş olarak, beş yüz kişilik genç bilginler kurulunu topladı. Doyguyu atmosferde yetiştirme araştırmaları yapmalarını istedi.

    Genç bilginler kurulu, sürekli olarak, tarım küresindeki arkadaşlarıyla haberleşmekteydiler. Onların deneyimlerinden de yararlanarak, hemen işe giriştiler. Birçok deneyden sonra, atmosfer içinde doygu üretebilecek, küçük çaplı tarım küresi yapmayı başardılar.

    Atmosfere yerleştirilecek olan küreler, yerden belli bir uzaklıkta, değişmeyen bir konumda, oluşturulacaktı. Uydu niteliğindeki bu küreler, sürekli olarak hem kendi eksenlerinin, hem de dünya ile birlikte güneşin çevresinde döneceklerdi. Atmosfer tarım kürelerinin çekirdeğinde yüz bilim adamıyla yeterince işçi robot bulunacaktı. Doygu ekimi, bakımı, ürün toplama ve depolama işlemleri hep uzaydaki tarım küresi yöntemleriyle yapılacaktı. Bilginler kurulunca, bu kürelerin «A.T.K. - Atmosfer Tarım Küresi» adıyla anılmasına karar verildi.

    Her şey hazır olunca, uygulamaya geçildi. Atmosfer içinde ilk tarım küresi, ileri görüşlüler başkentinin üzerine rastlayan, konumda oluşturuldu. Uzaydaki tarım küresinden getirilen tohumlar, yapay tarlalara ekildi. Gerekli hava, nem, ısı ve yoğunluk çekirdekten sağlandıktan sonra bekleyişe geçildi.

    Bir süre sonra, tohumlar filizlendi. Kürenin içyüzünü kar gibi doygu fideleri kapladı. Ne var ki, bitkiler, umulduğu gibi gelişmedi. Diz boyuna gelince, başak bağladılar. Başaklar, uzaydaki gibi el kadar değil, parmak kadardı. Doygu taneleriyse, badem büyüklüğüne ulaşamadılar.

    İlk ürünler toplandıktan bir süre sonra, A.T.K.'daki yüz bilim adamı, tepeden tırnağa bembeyaz kesildiler. Ağaran saçları, sakalları, kaşları, derilerini kaplayan tüyleri ve süt beyaza dönüşen derileriyle kardan adamlara döndüler. Bu sonuca kendilerini hazırladıkları için duruma üzülmediler. Ama, doygu bitkisinin yetersiz gelişmesi, ilgililere üzüntü kaynağı oldu.

    Sadece başkan, bu duruma fazla üzülmedi. Yüzbinlerce mil ötedeki uzay tarım küresinden, ancak yılda bir ürün geliyordu. Artık bu süreyi beklemekten kurtulunmuştu. Her üç ayda bir: atmosferdeki tarım kürelerinden alınacak ürünler, hem bolluk sağlayacak, hem de insanlara güven verecekti.

    Başkanın, A.T.K.'lara değgin planları vardı. İlk uygulama başarıyla sonuçlanınca, A.T.K.'ların çoğaltılmasını buyurdu. Öncelikle yabancı ülkelerin yeraltı kaynaklarından elde edilen enerji ve madenlerle gerekli birikim sağlandı. Sonra A.T.K. oluşturma üsleri kuruldu. Buralar gerekli aygıt ve düzeneklerle donatıldı. Seçkin uzman ve bilim adamları yetiştirildi...

    Her şey hazır olunca, ileri görüşlü başkan, yeryüzündeki ülke başkanlarını, sarayına buyur etti. Onlara, atmosfer tarım kürelerini açıkladı. Ülkelerinin semalarına, bu tür «Gök tarlaları» yerleştirmeyi düşünüp düşünmediklerini sordu. Tüm başkanlar, ölçüsüz bir istekle yerlerinden fırladılar.

    - İstiyoruz!..

    - İstiyoruz!..

    - istiyoruz!........

    İleri görüşlü başkan, sevinçle ellerini oğuşturdu.

    - Ben de bu konuya böylesine yürekten ilgi göstereceğinizi düşünmüştüm, yanılmamışım. Her ülkede, nüfusa göre, Atmosfer Tarım Küresi kurabiliriz. Oralarda çalışacak uzmanları yetiştirebiliriz. İlk ürün alıncaya dek sizlere sürekli yardım ederiz. Ondan sonra artık kendi insanlarınızı kendiniz doyurursunuz. Yalnız, bunların gerçekleşebilmesi için bir koşulum var.

    Konuk başkanların yüzlerindeki sevinç bir anda söndü gitti.

    Kuşkuyla birbirlerine baktılar. İleri görüşlü başkan sözlerini sürdürdü:

    - Arkadaşlar, biliyorsunuz, son savaş, dünyamızı yaşanmaz duruma getirdi. Az kaldı, insanoğlunun yeryüzünden kökü kazınacaktı. Biz, doygu bulmasaydık, bu kötü son kaçınılmaz olacaktı.

    Beslenme sorunu sona erince, uluslar, yeniden silahlanıp birbirlerine saldırma planları yapmaya girişeceklerdir. Bundan hiç kuşkum yok. Tarih en güvenilir tanıktır, insanlar, yüz binlerce yıldır, birbirleriyle savaşıp durmuşlardır. Durumun, bundan sonra da süreceğine inanıyorum.

    Oysa, yaşam ve dünya çok güzel. Etele verip dünyayı yeniden yaşanır duruma getirmeliyiz. Bu erek uğruna, gecemizi gündüzümüze katarak çalışmalıyız. Ben, yepyeni bir dünyanın kurulmasına öncülük etmek istiyorum. Yeryüzündeki tüm ülkelerin, benim buyruğumda yeni dünyanın kurulmasına katkıda bulunmasını gerekli görüyorum.

    Öncelikle savaş olgusunu aklımızdan çıkaracağız. Sonra, silahlarımızı tümden yok edeceğiz...

    Başkanlardan biri atıldı.

    - Sayın başkan, nükleer savaştan sonra, ülkemde silah diye bir şey kalmadı ki!..

    Onun ardından öteki başkanlar söz aldılar.

    - Benim ülkemde de tüm silahlar savaşta yok oldu...

    - Bizim de öyle.

    - Bizim de silahımız yok...

    İleri Görüşlüler Ülkesi'nin ileri görüşlü başkanı, bu açıklamaları bekliyordu. Konuk başkanların yanıtları onu pek sevindirdi. Ama, yine de bazı başkanların sözlerinden kuşkuluydu.

    - Biz de de silah kalmadı. Çoğunuza inanıyorum. Ama, bazı büyük ülkelerin başkanlarının, doğruyu söylemediklerini biliyorum. Şimdi ülkelerinize dönün. Silah durumlarınızı iyice araştırın. Sonuçları bize yazılı olarak bildirin. Biz de ülkelerinizde gerekli araştırmaları yapalım. Daha sonra toplanıp A.T.K. anlaşmalarını gerçekleştiririz.

    Büyük ülke başkanları, telaşla ayağa kalktılar, içlerinden birini sözcü seçtiler. Sözcü şunları söyledi.

    - Sayın başkan, ülkemiz için A.T.K. edinmeyi geciktirirsek, açlık korkusuyla titreşip durmakta olan yurttaşlarımız, bizleri başkanlıktan kovar. O nedenle anlaşmayı şimdi yapalım. Size söz veriyoruz. Ülkelerimizde bilgimiz dışında silah varsa, tümünü de yok edeceğiz.

    İleri görüşlü başkan direndi.

    - Hâlâ doğru konuşmuyorsunuz. Bazı büyük ülkelerde savaşta kullanılmamış çok gelişmiş silahlar var. Bunu kesinlikle biliyorum.