(Sayfa 28 - 37 arası)



    Kanımca doğmak, büyümek, sadece karın doyurup rahat etmek için çalışmak ve içgüdülerin buyruğuyla üremek, «yaşadım» demek için yeterli değil... Bir insanın, gerçek anlamda «yaşadım» diyebilmesi için insanlığa yararlı bir şeyler yapabilmiş olması gerekir. Sen, göğsünü gere gere «yaşadım» diyebilecek kişilerdensin. Ne mutlu sana!.. Senin için ölünceye dek dua edeceğim. Artık ayrılabiliriz. Ve oğlunu bırakıp yel gibi uzaklaştı, gitti...

    Sekiz, bir süre olduğu yerde düşünekaldı. Benliği alt üst olmuştu. Neden sonra, karmakarışık duygulardan sıyrılıp çevresine bakındı. Koruda kimsecikler kalmamıştı. Yolcuların uğurlandığı alana doğru koşmaya başladı. Oraya vardığında, son yolcuları götürecek olan helikopter, hareket etmek üzereydi. Sekiz, olabildiğince helikoptere yaklaşarak, süt beyaz saçlı kadını görmeye çabaladı. Ama, umudu boşa gitti... Sevecenlikle gülümseyerek avucundaki tarağa baktı. Çevresindekilere sezdirmeden, tarağı dudaklarına götürüp öptü. Yavaşça, ceketinin göğüs cebine yerleştirdi. Sonra koşarak gidip arkadaşlarının arasına katıldı.

    Ertesi gün çekirdek, beş yüz genç dâhiyle birlikte, uzaya fırlatıldı. Planlanan biçimde, dünya ile mars arasındaki konuma vardı. Yörüngesine oturdu. Beş yüz dâhi, hemen, tarım küresini oluşturmaya giriştiler. Daha sonra, yapay uzay tarlaları gerçekleştirildi. Doygu tohumları ekildi. Çekirdekteki aygıtlarla bitki için gereken ısı, nem, hava sağlandı. Tohumların filizlenmesi için bekleyişe geçildi.

    Bu sırada, yeryüzündeki ülkelerin, casus uyduları, tarım küresinin yerini saptadılar, ileri görüşlü başkan, hemen her gün, Çeşitli ülkelerden sert bildiriler alıyordu. Yabancı başkanlar, dünya ile mars arasına yerleştirilen yapay gezegeni, dünya barışını yok etmeye yönelik tehlikeli bir silah deposu olarak görüyorlardı. Sonunda, ileri görüşlü başkan, bu baskılara dayanamadı.

    Yapay gezegenin, gelecekte, insanlığı açlıktan kurtarma çalışmaları yapan, yararlı bir tarım gezegeni olduğunu açıkladı.

    Yabancı ulusların başkanları, kendisine inanmadılar. İleri Görüşlüler Ülkesi'nin dâhi başkanı, buna da bir çözüm buldu: Her ülkeden birer bilim adamının katılmasıyla oluşacak bir bilim kurulunun, tarım gezegenini inceleyebileceğini açıkladı. Bu çağrı, dünya uluslarınca hoşnutlukla karşılandı. Hemen «uluslararası gözleyici bilginler kurulu» oluşturuldu. Kurul, «Nuhun gemisi» adlı uzay aracıyla tarım küresine yollandı.

    O sırada, doygu tohumları, yenice filizlenmeye başlamıştı. Gözleyici bilginler soluma başlıklarıyla donanmışlardı. Tarım küresinin güney kutbundaki kapıdan, içeriye alındılar. Önce uzay tarlalarını gezdiler, sonra çekirdeğe girdiler. Orayı da iyice incelediler. Tarım küresinde tek bir silah bile bulunmadığını görünce pek sevindiler, İleri Görüşlüler Ülkesi'nin ileri görüşlü başkanı, bu geziyi önerirken, gözleyici bilginlerin, tarım küresindeki bilginlere hiçbir konuda soru sormamaları koşulunu koymuştu. Bilginleri de bu koşulu saygıyla karşılamışlardı. Tarım küresinde süren incelemeler sırasında, tek bir soru soran olmadı. Böylece gezi, olaysız biçimde sona erdi.

    Uluslararası gözleyici bilginler kurulu üyeleri, yeryüzüne döndüklerinde, gördüklerini uluslarına anlattılar. Onları en çok şaşırtan şey, tarım küresinde görev yapan bilim adamlarının, yaşları oldu. Çünkü, en yaşlı bilgin yirmi, en genci ise henüz on beş yaşındaydı. İşte bu haber, dünyaya parmak ısırttı. Bu yüzden, uzun süre, ileri görüşlü başkana, dünyanın dört bir yanından kutlamalar yağdı.

    Aslında gözleyici bilginlere, tarım gezegeninde yapılan çalışmaların pek azı anlatıldı. Doygu bitkisinin özelliklerinden hiç söz edilmedi. Yapılan çalışmaların, kesin sonuç vereceği de bildirilmedi. Genç bilginler, başkanın buyruğuyla sadece, doygunun deneme aşamasında olduğunu söylediler.

    Dünya ulusları, kafalarını savaşa ve silahlanmaya taktıklarından bilim adamlarının çoğu, tarım gezegenini hep bu gözle taramışlardı. Tek amaçları, bu yapay gezegenin, silah üssü olup olmadığını saptamaktı. Bu nedenle doygu üstünde pek fazla duran olmamıştı.

    İleri görüşlü başkan, kafasını kullanarak, hem dünya uluslarının öfkesini üstünden atmış, hem de soru sormayı yasaklayarak, genç dâhilerin gizini koruyabilmişti.

    Tarım küresinde doygu bitkisinin ilk ürünleri toplanırken, yeryüzünde esen savaş yelleri, giderek fırtınaya dönüşmekteydi. İnsanoğlu atom çağına erişmenin verdiği başdönmesiyle ne yaptığını bilmez duruma gelmişti. Atomu parçalamış, aya ulaşmış, uzayda iyiden iyiye boy göstermeye başlamıştı. Bu gelişmeler, insanın doğasında var olan böbürlenme, kendini beğenmişlik, kıskançlık, bencillik, acımasızlık... duygularıyla sonu gelmez isteklerini şaha kaldırmıştı.

    Yeryüzünde, artık kimse kimseyi beğenmiyordu. Herkes herkese tepeden bakıyordu. Kişiler böyle olunca, toplumlar da birbirlerini horluyor, birbirlerine üstünlük taslıyordu. Bu gidişin sonunda ortaya çıkan, uluslararası üstünlük çekişmeleri, akıl almaz boyutlara ulaşıyordu.

    «Bu didişmelerin, sürtüşmelerin sonu iyiye varmayacak. Birbirimize diş bilemekten vazgeçelim. El ele verip insanlık için yaşanası bir dünya oluşturalım!» diyen bilinçli insanlar yok değildi. Ama, onlara kulak veren olmuyordu. Tersine: ben - biz - sen - siz'le başlayan, karşılıklı öğünme, böbürlenme yanında, sövgü ve aşağılamaları, her geçen gün biraz daha arttırarak, birbirlerine meydan okumayı sürdürüyorlardı.

    Atom parçalandıktan sonra, ortaya çıkan nükleer enerjiyle korkunç silahlar oluşturulmuştu. Bu tür silahlara sahip olan ülkefer, «geldim», «geliyorum» diyerek, birbirlerine gözdağı verip duruyorlardı. Bu tedirgin edici durum, giderek dünyanın ve yaşamın tadını kaçırmaktaydı.

    Büyük ülke başkanları, dünyayı ve insanlığı parmaklarında oynatıyorlardı. Bu kişilerin, arada bir, silah yarışı çılgınlığına son vermeye kalkıştıkları da oluyordu. Ama, bu tür göstermelik çıkışlar, daha çok kendilerine bağlı küçük ulusların, gözlerini boyamaya yönelikti.

    Gerçekten, büyük başkanlar, silah yarışını durdurmak amacıyla biraraya geldiler mi, dünyayı, yaşamı, insanları seven, savaştan tiksinti duyan kimseler, rahat bir soluk alıyorlardı.

    Büyük başkanlar, son günlerde yine, bu tür göstermelik toplantılara girişmişlerdi. Özellikle büyüklerin de büyüğü iki koca başkan, konuyu iyiden iyiye dillerine dolamışlardı, ikisi de birbirlerine, silahlanma yarışından vazgeçmeyi öneriyordu. Bu akıllıca öneriyi, iki başkan da uygun buluyordu. Ama, sıra, birbirlerinin ülkelerine yönelik, nükleer silahları geri çekmeye gelince, aslan kesiliyorlardı.

    Büyük başkanlardan biri ötekine, «Can alıcı füzelerini önce sen geri çek» diye gürlüyordu. Ötekiyse, «Olmaz!» diye kükrüyordu. «Ülkeme yönelttiğim ölüm aygıtları, yerlerinde dururken, bizim füzeleri ne demeye geri çekecekmişim? Önce sen çek de adamlık sende kalsın» Ve silahsızlanma toplantıları. «Sen çek» «Hayır olmaz, önce sen çek» kavgalarıyla son buluyordu. Büyükler bu öfkeyle yeniden ve daha hızla silah yarışına girişiyorlardı...

    Büyüklerin bu tutumlarını beğenmeyen sağ duyulu insanlar, birbirlerine sık sık şu öyküyü anlatıyorlardı.

    «Keçiler nice inatçı yaratıklardır bilirsiniz. Bir gün iki keçi, karşılıklı olarak, coşkun bir ırmağın iki kıyısını birleştiren pek dar bir köprüden geçiyormuş. Tam orta yerde, kafa kafaya gelmişler. Keçilerden biri:

    - Yol benim, geri git de karşıya ulaşayım, demiş. Öteki keçi diklenmiş.

    - Neden ben geri gidecek misim? Daracık tahta üzerinde binbir zorlukla yürüyerek, buraya ulaştım. Yol benim hakkım. Sen geri git de ben karşıya geçeyim.

    Bunun üzerine zıtlaşma başlamış.

    - Sen geri git!

    - Hayır sen git!

    - Olmaz ben gitmem, sen geri dön!

    - Sen!

    - Hayır sen!

    - Olmaz, sen!........

    Derken, iki keçinin inat damarları öyle bir şahlanmış ki, dünyayı görmez olmuşlar. Gerilip gerilip de birbirleriyle öyle bir toslaşrnışlar ki!.. Kafataslarının çatırtısı, göğü sarmış, iki keçi de o anda köprüden düşmüşler, coşkun çağıltılarla akıp giden nehirde yok olmuşlar...

    Öykü örneği insanlar, büyük başkanlar arasındaki zıtlaşmanın, doğuracağı sonuçtan, iyiden iyiye korkuyorlardı. Fakat, halkları dinleyen yoktu. Büyük başkanlar, sürekli olarak, hırçın çocuklar gibi birbirleriyle atışıp duruyorlardı. Meydan okuma niteliğindeki bu atışmaları, radyo, televizyon ve basın yoluyla izleyen, barışsever insanların, «Savaş ha çıktı! Ha çıkacak!» kaygısıyla yürekleri ağızlarına geliyordu.

    Büyük başkanlar, giderek savaşa «kaçınılmaz» gözüyle bakmaya başladılar. Birbirleriyle didişe didişe, tepeden tırnağa savaş görüşüyle koşullanıyorlardı. Bu nedenle aralarındaki sorunları, savaştan başka yollarla çözmeyi düşünmüyorlardı. Karşılıklı olarak, dağlarını, denizlerini, kıyılarını, sınırlarını, nükleer silahlarla donatıyorlardı. Ülkeler, patlamaya hazır barut fıçılarına dönüşmüştü.

    Bir gün, büyük başkanların, inatçı keçiler gibi öfkeleri öyle bir kabardı ki!.. Olanca güçleriyle birbirlerine saldırdılar, işte o anda, dünyada kıyamet koptu. Başkanlar, savaşı gizlendikleri yerlerden, güvence içinde izliyorlardı. Bu sırada her biri savaş sonunda, dünyanın tek buyrukçusu olacağını düşünerek, doyumsuz düşlere dalıyordu.

    Nükleer silahların oluşturduğu yakıcı, boğucu, öldürücü, bulutları, tüm dünyayı sarmıştı, insanların bir bölümü, sığınaklara saklanma olanağı bulabilmiş, ama, çoğunluk bu olanaktan yoksun kalmıştı.

    Savaş kısa sürdü, silahların kustuğu cehennem yalazı, bir solukluk süre içinde dünyayı dağladı, geçti. Birbirine karışan insan çığlıklarıyla hayvan böğürtüleri kesilince, yeryüzünü, ağır bir ölüm sessizliği sardı.

    Büyük başkanlarla yardımcıları, büyük bir merak içinde, sığınaklardan dışarıya fırladılar. Yenik düşen tarafın varlıklarına el koymak için sabırsızlanıyorlardı. Fakat, insanoğlu bu kez, korkunç bir oldu bittiyle karşı karşıyaydı. Bu savaştan şu ya da bu ülke değil, «insanlık» yenik çıkmıştı.

    Ülkelerin, karşılıklı olarak, acımasızca kullandıkları nükleer silahlar, milyonlarca suçsuz ve savunmasız insanı öldürmüştü. Geriye kalanlar ise, yaşadıklarına sevinemiyorlardı. Yeryüzü yaşanmaz duruma gelmişti. Toprak kavrulup küle dönmüştü. Ormanlar, korular, kırlar, çayırlar, bahçeler, bağlar... kara kömür olmuştu. Yer altındaki solucandan, sarp kayalarda yaşayan kartallara değin, hayvanlar da yok olup gitmişlerdi. Rüzgâr estiğinde, külleşen topraklar, göğe savruluyordu. Kısa sürede bu kül bulutları, denizleri, akarsuları, gölleri, batağa çevirdi. Oralarda yaşayan canlılar da bu nedenle yok olup gittiler. Sokaklarda hava süzgeçli başlıklar takmadan dolaşmak olanaksızdı.

    Savaş artığı insanlar, yine de dünyaya dört elle sarıldılar. Tüm bu olumsuz koşullarla boğuşarak, yaşamlarını sürdürmeye giriştiler.

    Her iki tarafın büyük başkanları, yenişememenin verdiği öfkeyle yine birbirlerine diş biliyorlardı. Kısa sürede, yandaşlarını çevrelerine toplayıp eskisine benzer bir düzen kurdular. Ne var ki, her iki yan da kolay kolay birbirlerini saldıramayacaklarının bilincindeydi. Çünkü, insanları savaşa sürmek için öncelikle karınlarını doyurmaları gerekiyordu. Oysa dünya kıtlığın ve açlığın pençesine düşmüştü.

    Başkanlar, önceleri halkı, ulusal depolardaki besinlerle doyurdular. Savaş nedeniyle ulusların nüfusları azaldığından, bu besinler uzunca bir süre dayandı. Ama, hazıra dağ olsa dayanmaz. Giderek depoların dibine ulaşıldı. Hiçbir ülkenin durumu, ötekinden iyi değildi. Yoksul ülkelerde, daha ilk günlerde aç mezarlarından geçilmez olmuştu. Öteki ülkelerse, hızla ölümün kucağına koşuyorlardı.

    Savaş öncesinde, tarım gezegenindeki beş yüz bilgin, sürekli olarak ileri Görüşlüler Ülkesi'yle bağlantıdaydılar. Doygu bakisine değgin gelişmeleri ve tarım küresinde sürdürdükleri ilginç yaşamı, ayrıntılarıyla bildiriyorlardı. Bu arada, yeryüzündeki bilimsel gelişmelerle ilgili bilgiler de alıyorlardı. Gerektikçe, birbirlerine bilgi aktarması yaparak, yeni buluşlara destek oluyorlardı. Arada bir ileri görüşlü başkan da haberleşme aygıtının başına geçip tarım küresindeki bilginlerle söyleşiyordu.

    Bir sabah, birdenbire, tarım küresiyle dünya arasındaki haberleşme bağlantısı kesildi. Bilginler, şaşkınlık içinde durumun nedenini bulmaya çalıştılar. Ortaya, çeşitli varsayımlar atıld£ Değişik yöntemlerle değişik güçte ses dalgaları yayarak, bağlantıyı yeniden kurmayı denediler. Başaramadılar. Sonunda, yeryüzündeki aygıtlarda önemli bir bozukluk olduğunu düşünerek, beklemeye başladılar.

    Bu bekleyiş, bir ay sürdü. Bu süre içinde tarım küresinde yaşayan tüm bilginler, işleri aksatmadan yürüttüler. Ama tümü de yerdekileri merak etmekten kendilerini alamıyorlardı. Tarım gezegenindeki araçlarla yere ulaşmak olanaksızdı. Tarım küresiyle bağlantıyı sağlayan tek taşıt aracı, doygu ürününü yeryüzü%taşıyacak olan, «Nuhun gemisi»ydi. O da ancak, yerden fırlatılarak kendilerine ulaşabiliyordu. Genç dâhiler, arada bir dünyadan umudu kesiyorlardı. Ama bu karamsarlık uzun sürmüyordu. Yerdeki arkadaşlarının ne yapıp ederek, kendileriyle bağlantıyı sağlayacaklarına inanıyorlardı.

    Bir gün, haberleşme aygıtı, yeniden işaretler vermeye başladı. Bilginler sevinçle aygıtın çevresine doluştular. Binbir zorlukla bağlantı kuruldu, ileri görüşlü başkan konuşmaya başladı.

    - Sevgili genç dahiler! Hepinize selam.

    - Selam! dedi, genç bilginler. Bizden de sizlere selam! Başkan hemen durumu açıklamaya girişti.

    - Arkadaşlar, bir aydan beri, tarım küresiyle bağlantı kuramadık. Sizleri çok merak ettik. Umarım siz de bizleri merak etmişsinizdir. Yeryüzünde savaş çıktı. Nükleer silahlar, göz açıp kapayıncaya dek geçen süre içinde ölüm kustular. Milyonlarca insanla evcil, yabani tüm hayvanlar, yok oldular. Yeryüzünü saran topraksa, küle döndü... Dünyamız artık, kara ve korkunç kayalıklarla kaplı, kıraç bir gezegen. Denizlerle akarsu ve göllerin görünümleri de korkunçlaştı. Oralarda da canlı yaşamıyor. Biz, bu günlerin geleceğini biliyorduk. Ülkemizde «Müze çiftlikler» kurmuştuk. Yeryüzündeki hayvan türlerinden birer çift elde etmiş, bu çiftliklerde beslemekteydik. Bu müze çiftliklerin bir bölümünde de bitki türlerinden örnekler yetiştirilmekteydi. Müze çiftlikler, nükleer savaş koşullarına göre yapıldığından, fazla zarar görmediler. Başka ülkelerin de bu tür önlemler alıp almadıklarını bilemiyoruz. Ama, bilginlerimizin ileri görüşlülüğüyle öğünmekten, kendimi alamıyorum, iyi ki bu müze çiftlikleri oluşturmuşuz. Yoksa, dünyada yaşayan hayvan ve bitkilerin soyları, sona ermiş olacaktı.

    Toprak tabakası yok olduğu için, müze çiftliklerde yaşatılan bitki ve hayvanları çoğaltmak şimdilik olanaksız. Kayalarda diken bile yetişmez. Sanırım, toprak tabakasının yeniden oluşması için yüzlerce yıl gerek. Bu durumda savaş canavarının pençesinden kurtulabilen insanlar, açlık ejderinin dişleri arasında can vermek zorunda kalacaklar.

    Şimdilik her ülke, halkını ulusal depolarındaki besinlerle kıtı kıtına, doyurmaya çabalıyor. Ama, hazıra dağ dayanmaz. Eninde sonunda, insanoğlu açlığın tutsağı olacak. Bu yüzden, dünyadan insanın soyu silinip gidecek. Korkarım ki, bu arada, insanların birbirlerini yediklerine de tanık olacağız.

    Sevgili genç dâhiler! Bu durumda insanlığın tek umudu sizsiniz. Tarım küresinde, doygu bitkisini umduğumuz gibi bol bol üretebilirseniz, sadece ülkemizi değil, insanlığı açlıktan ve yok olmaktan kurtaracaksınız.

    Başkan bir süre durup soluklandı. Sonra sesi titreyerek şu soruyu sordu.

    - Sevgili dâhiler, bize doygu gönderebilecek misiniz? Tarım küresindeki bilginlerin sözcüsü, şu açıklamayı yaptı.

    - Sayın başkan, hepinize geçmiş olsun. Savaşın kötü olduğunu biliyorduk. Doğuracağı sonuçların da bilincindeydik. Keşke hiç olmasaydı. Bizler, canımızı dişimize takarak, çalışıp doygu üreteceğiz. Savaş acısı çekmiş insanları, açlığın pençesinden kurtaracağız. Tarım küresinin depoları doyguyla dolu. Ama, halen doyguyla beslediğimiz maymunlar üzerinde yapılan deneyler sona ermedi. Doygunun, insanlara zarar vermeyeceğini kesinlikle saptamadan, yeryüzüne ürün gönderemeyiz. Savaş şamarı yemiş olan zavallı insanlara bir de biz kötülük etmek istemeyiz. Bugüne dek, maymunlar üzerinde yaptığımız deneyler hep olumlu sonuç verdi. Birkaç deney daha kaldı. Onların sonucu da olumluysa, depolardaki doygu tanelerini hemen dünyaya göndereceğiz.

    Başkan bu habere pek sevindi. Hemen yardımcılarını çevresine toplayarak, doyguyu dünyaya dağıtma planları yapmaya girişti. Doygu yoluyla elde edeceği gücün, tüm dünyayı dize getirmeye yetip de artacağına inanıyordu. Bu inançla dünyanın tek başkanı olma, düşleri kurmaya başlamıştı bile...

    Gerçekten, tarım küresinde her iş, planlanan doğrultuda yürüyordu. Tarlalardaki tarım işlerini, işçi robotlar yapıyordu. İnsan görünümündeki dev robotlar, hortuma benzeyen ağızlarıyla, karınlarına doldurdukları doygu tohumlarını, tarlalara püskürtüyorlardı. Bu yöntemle ekim işi kısa sürede tamamlanıyordu. Doygu bitkileri olgunlaşınca, işçi robotlar bu kez, başaklardaki tohumları hortumlarıyla emerek karınlarına dolduruyorlardı. Gövdesi taneyle dolan robotlar, doğruca tarım küresinin güney kutbundaki kapıya yollanıyorlardı. Kapının çevresinde, yıldız şeklinde depolar sıralanmıştı. Robotlar, hortumlarını depoların ağızlarına kenetleyerek, karınlarındaki taneleri içeriye püskürtüyorlardı.

    Ürün toplama işi sona erince, tarım bilginleri, işçi robotları, tarlaları temizlemeye salıyorlardı. Bitkiler kökten sökülerek, özel aygıtlara dolduruluyordu. Buralarda eritilen doygu sapları, gübre olarak yeniden tarlalara püskürtülüyordu. Yapay tarlalar, bu yöntemle giderek daha da güçlenmekteydi.

    Tarlalar hazır olunca, işçi robotlar, tohum silolarından emdikleri doygu tanelerini yeniden tarlalara ekiyorlardı. Tarım küresini dolduran kirli hava, sık sık değiştiriliyordu. Kirlenen hava, özel düzeneklerle uzaya salınıyordu. Yerine, çekirdekten, temiz hava veriliyordu. Bitkiler için gereken nem ve ısı sağlandıktan sonra, bekleme süresine giriliyordu. Yapay tarlalardan, yılda dört kez, ürün alınıyordu.

    Tarım küresinde işler yolunda gidip dururken, birden, bilginlerde garip değişiklikler görülmeye başladı. Önce, saçları, sakalları, bedenlerini kaplayan tüyler ağardı. Ardından, derileri süt beyaz renge dönüştü. Bu durum, maymunlarda da başgösterdi. Kısa sürede onlar da tepeden tırnağa beyazlaştılar.

    Genç dâhiler, henüz doygu bitkisiyle beslenmeye başlamamışlardı. Dünyadan getirdikleri yoğunlaştırılmış besin tabletleriyle doyunuyorlardı. İpek böceği kurtçukları gibi tepeden tırnağa süt beyaz kesilmelerinin nedeni, doygu bitkisi olamazdı. Olayın nedenini araştırmak üzere laboratuvarlara kapandılar.

    Dış görünümlerindeki değişiklik, onları iyiden iyiye tedirgin ediyordu. Hiçbiri böyle bir sonuca hazır değildi. Ağarmış saçlarına, sakallarına, süt beyaz derilerine bir türlü alışamıyorlardı. Bu tedirginlik giderek, tinsel yapılarını da etkilemekteydi.

    İncelemeler oldukça uzun sürdü. Tümü de şu sonuçta birleşti: «Tüylerini ve derilerini, tarım küresinin yarı saydam kabuğundan ve yapay tarlalardan süzülerek, çekirdeğe dolan güneş ışınları ağartıyordu.» Tarım küresi planlanırken, böyle bir olasılık hiç akıllarına gelmemişti. Ve bu nedenle sonuca katlanmaktan başka seçenekleri yoktu. Duruma uyum göstermeye karar vererek, konuyu gündemden kaldırdılar.