(Sayfa 18 - 27 arası)



    Yetmiş üç hemen söze başladı.

    - «Nuhun gemisi» adını vereceğimiz bir uzay gemisi planladık. Tarım küresinden, dünyaya ürün taşıma işini, bu gemi yapacak. Ürün depoları, kürenin güney kutbundaki kapının çevresinde olacak. Dünyadan fırlatılan Nuhun gemisi, bu kapıya kenetlenecek. Doygu ambarındaki ürünler, geminin gövdesine otomatik düzeneklerle boşaltılacak. Nuhun gemisi, yılda bir kez, tarım küresine gelerek, binlerce tonluk doygu ürünüyle dünyaya dönecek.

    Tarım küresindeki tüm aygıtlarla Nuhun gemisi, nükleer enerjiyle çalışacak. Bu nedenle, tarım küresi planını uygulamaya geçmeden önce, yeterince nükleer enerji depolamak zorundayız. Şimdi dört yüz on numaralı gökbilgini sizlere, tarım küresinin uzaydaki konumunu anlatacak.

    Dört yüz on numara sözü aldı.

    - Uzayda, tarım küresini yerleştirebileceğimiz, uygun bir alan saptamak çok zor oldu. Gökbilimci arkadaşlarla uzun süre çalıştık. Sonunda dünya ile mars gezegeni arasında, tarım gezegeni için elverişli bir kanal bulduk. Güneş çevresindeki, bilinen dokuz gezegene, tarım küresi, onuncu gezegen olarak katılacak. Güneşin çekim gücüyle öteki gezegenlerin, olumsuz etkilerini, iyice hesapladıktan sonra, tarım gezegeninin konumunu ve yörüngesini saptadık. Çekirdeğin «öz», bölümüne yerleştireceğimiz, güçlü aygıtlarla tarım küresi, dünya gibi, hem kendi ekseni çevresinde, hem de güneşin çevresinde dolaşacak. Tarım küresinin içinde, yer çekimi olmayacak. Doygu bitkileri, kürenin dönüş hızından kaynaklanan, «merkezkaç» gücüyle, dış kabuğun iç yüzeyine sımsıkı tutunacaklar. Tarım gezegeninin doğal gezegenler gibi, uzayda sonsuza dek varlığını sürdüreceğine inanıyoruz. Şimdi üç yüz on numara, tarım küresinde görev alacak insanlarla ilgili bilgi verecek.

    Üç yüz on numara konuşmaya başladı.

    - Uzayda oluşturmayı planladığımız, tarım küresi, ne denli eksiksiz olursa olsun, içinde insan bulunmadan, hiçbir işe yaramayacaktır. Tarım küresi için çeşitli bilim dallarından beş yüz bilgine gereksinim vardır. Bu göreve istekli olan, gönüllü genç bilginler saptanmıştır. Onların tarım küresinde sağlıklı ve güvenlik içinde çalışmaları için orada yeryüzü koşullarına uygun, yapay bir yaşam ortamı hazırlanacak. Kendileri, bu yapay ortamda yaşamaya, dünyada iken alışacaklar. Bu alıştırma çalışmaları, tarım küresinin yapay ortamını içeren hangarlarda yapılacak.

    Beş yüz genç bilgin, yapay ortamda yaşamaya hazır duruma gelince, çekirdek içinde uzaya fırlatılacaklar. Çekirdek yörüngeye oturur oturmaz, hemen tarım küresini oluşturmaya girişecekler.

    Tarım küresiyle uzaya gidecek olan beş yüz arkadaşımızı önemli bir sorun beklemekte, oranın yapay ortamına uyum sağlayan varlıkları, yazık ki bir daha dünyadaki doğal ortamla uyuşamayacak. Bu nedenle kendileri, dünyaya geri dönmeyecekler. Yaşamlarını tarım küresinde sürdürecekler.

    Üç yüz on numara, sözlerini bitirince, başkanla yaşlı bilim kurulu üyeleri, genç bilim kurulunu coşkuyla alkışladılar. Tümü de geçmişte kurdukları planların, düşlenenden daha görkemli bir biçimde gerçekleştiğinin bilincindeydiler. Sonucu sevinç, onur, hayranlık ve biraz da şaşkınlıkla karşılıyorlardı.

    O güne değin, olağanüstü bir gizlilik içinde gelişen bu olaylar, o günden sonra da benzer gizlilik içinde sürdü. Tarım küresinde yaşayacak olan gönüllü genç dâhiler, tarım küresi koşullarını içeren, deney birimlerinde yaşam alıştırmasına giriştiler. Bu alıştırmalar dışındaki yaşamlarında, yapay hava veren, soluma başlığı giyiyorlardı. Uzun süre, soluma başlıklarıyla dolaşmaları tehlikeliydi. Başlıklara depo edilen havanın tükenmesi, ölüme neden olabilirdi. Bu yüzden, gönüllü dâhiler, alıştırma hangarlarından, uzun süre uzaklaşamıyorlardı. Tarım küresinde, o yapay havayı soluyacakları için başlık takmalarına gerek olmayacaktı.

    Böylece bir yıl geçti. Bu süre içinde, hazırlık planlarının tümü de gerçekleştirildi. Artık, beş yüz genç dâhinin, uzaya fırlatılmalarına bir gün kalmıştı. Başkan, kendileriyle bebekler çiftliğinde veda toplantısı yapmak istediğini bildirdi. Bebekler çiftliğinin toplantı salonu, birkaç bin kişiyi alabilecek büyüklükteydi. Başkan, girişe göre sağ yanda kalan locasına yerleşmişti. Onun bir yanında yaşlı bilginler kurulu yer alıyordu. Öte yanı ise genç bilginler kurulunundu. Ama, bu kez, genç bilginler kurulunun yerinde, yabancı konuklar oturmaktaydı. Bin genç dâhi, başkan locasının karşı yakasında oturacaklarını duyunca, şaşırdılar. Böyle bir uygulama ilk kez yapılıyordu. Salona girince, şaşkınlıklar, bir kat daha arttı. Kendi yerlerinde, kadınlı erkekli hatta aralarında çocuklar da bulunan, kalabalık bir yabancı topluluğu oturmaktaydı.

    Kendileri salona girince, yabancılar arasında, olağanüstü bir kıpırdanma belirdi.

    Genç bilginler, tedirginlik içinde yerlerini aldılar. Tümü de yabancılar önünde ilk kez bir toplantıya katılıyorlardı. Bu çiftliğe, görevlilerden başka hiç kimsenin alınmadığını biliyorlardı. Sıradan insanların oluşturduğu bu kalabalığın, burada işi neydi? Genç bilginler içlerinden bu soruyu geçirmekteydiler. Başkan ayağa kalktı. Kollarını iki yana açarak, karşıda oturan genç dâhileri, içtenlikle selamladı. Sonra konuşmaya başladı.

    - Sevgili genç dâhiler! Beş yüzünüz yarın aramızdan ayrılacak. Yeni bir dünya kurmak üzere, uzaya açılacaklar. Gidenlerin hiçbiri, bir daha dünyamıza dönemeyecek. Kendilerinin gelecekte, insanlığın onur kaynağı olacaklarına inanıyorum. Ölçüsüz bir özveriyle gönüllü olarak üstlendikleri bu kutsal görevin değerini, günü gelince tüm dünya anlayacaktır. Dünyada kalacak olan beş yüz genç dâhimiz ise, engin bilgileri ve akıl almaz buluşlarıyla insanlığa hizmeti, aramızda sürdüreceklerdir.

    Bu toplantıyı, geçmişte genç bilginlere verdiğim bir sözü yerine getirmek için düzenledim. Yıllar önce, yaşlı bilginler kuruluyla oturup düşündük. Dünyamızın, her gün biraz daha artan bir hızla nükleer savaşa gitmekte olduğu, apaçık ortadaydı. Bu savaş sonunda, yeryüzünün yaşanmaz duruma geleceğine inanıyorduk, inancımız bugün daha da kesinleşmiştir. Nükleer savaştan arta kalan insanlar, açlığın pençesine düşecekler. Bu konuda önlem alınmazsa, birbirlerini yiyerek, yeryüzünden, onursuzca silinip gideceklerdir. Bu insancıl önlemi, biz üstlenmeye karar verdik.

    Ülkemiz, dünyada, yetiştirdiği bilim adamları ve onların olağanüstü buluşlarıyla ün kazanmıştır. Ne var ki, bu seçkin bilim adamları, aynı zamanda, herkes gibi ana babaları, eşleri, çocukları, hısımları, kısacası, uzak ve yakın çevreleriyle bütünleşmiş kişilerdir. Onların yeni bir buluş için bu yaşamdan koparak, kendilerini yalnız ve sadece bilimsel çalışmalara verebilmeleri olanaksızdı. Üstelik tümü de yorgun ve yıpranmıştı. Kendilerinde, düşlediğimiz önemli buluşun peşine düşecek özveriyle coşkuyu bulamıyorlardı.

    Oysa ben, gelecekte, nükleer savaş sonrası belirecek olan açlığı engelleyecek, kutsal bir buluşu, erek edinmiştim. Bu buluşu ancak, bebeklikten ele alınarak, erek doğrultusunda özel olarak yetiştirilen, dâhi bilginler gerçekleştirebilirdi. Bu görüşü temel edinerek, ilk atılımı yaptık. Önce, «dâhilik düzeyinde üstün zekâlı» bebekleri saptayacak, duyarlıklı aygıtlar geliştirdik. Sonra bu aygıtlarla görevli uzmanları tüm doğumevierine yerleştirdik.

    Üstün zekâlı dâhi bebekler, dünyamıza sık sık gelmez. Yeni doğan bebeklerin pek azı, aradığımız niteliklere sahiptir. Bu tür bebekleri ana babalarının bize vermeyeceğini kesinlikle biliyorduk. Ama, yine de denedik. Üstün zekâlı olduğu, uzmanlarımızca saptanan birkaç bebeği, iyi koşullarla ailelerinden alma girişiminde bulunduk. En yoksul ana babalar bile, yavrularını vermeye yanaşmadılar. Sonuç böyle olunca, biz de bebekleri çalmaya karar verdik.

    Özel eğitimden geçmiş görevlilerce çalınan dâhi bebekleri, bu çiftlikte özenle büyüttük. Eğitim öğretimle dehalarını biledik. Sonra da yetenek ve istekleri doğrultusunda bilim dallarına yönelttik. Dünyaca ünlü, yaşlı bilim kurulu üyeleri, yıllarca onlara öğretmenlik yaptılar. Ayrıca dâhi çocuklara, yaşamdan tad almalarını sağlamak için, dünyayı tanıma gezileri yaptırdık. Her çocuğa, güzel sanatlarla ilgili beceriler kazandırdık. Genç dâhiler, yüzme, tenis, futbol, koşu, güreş gibi spor dallarında da ustadırlar. Zaman zaman kendi aralarında işbirliği yaparak oluşturdukları, özel uçaklarla en usta havacılara taş çıkartacak düzeyde, uçuş gösterileri düzenlerler.

    Görüldüğü gibi dâhi çocuklar, her şeye sahiptirler. Ama bir eksikleri vardı. Keskin zekalarıyla kısa sürede bu eksikliğin bilincine vardılar. Görevlilere «Biz kimiz? Dünyaya nasıl geldik?» sorularını sormaya başladılar. Onlara, insanın oluşumu anlatıldı. Bu kez «Bizim ana babamız kimler?» sorusunu doladılar dillerine.

    Sevgili genç bilginler. Sözkonusu ettiğim dâhi çocukların kim olduklarını anlamış, o günleri anımsamışsınızdır kuşkusuz. Sorularınızın sonu gelmeyince, sizlerle bu salonda önemli bir toplantı yapmıştım. O gün sizlere: «Bu sorularla kendinizi yormayın, zihninizi dağıtmayın. Çalışmalarınızın yoğunluğunu bozmayın. Sizler, toplumun seçkin insanlarısınız. Gelecekte bir gün, kim olduğunuzu anlatıp ana babalarınızdan söz edeceğim. O güne dek bu konuyu aklınızdan çıkarın.» demiştim.

    Büyük bir dikkatle başkanı dinlemekte olan genç dâhiler, ellerini havaya kaldırarak, geçmişteki o toplantıyı anımsadıklarını belirttiler. Başkan, sözlerini sürdürdü.

    - Değerli dâhiler, işte o gün geldi! Ben de sözümü yerine getiriyorum. Gördüğünüz yabancı konuklar, sizlerin ana babalarınızdır. Kimileri de kardeşleriniz...

    Başkan sözlerini bitirmeden, yabancı konuklar, coşkuyla ayağa kalktılar. Genç bilginler kurulu üyeleri, şaşkınlıktan donakalmışlardı. Başkan:

    - İşte dedi, ana babalarınız ve kardeşleriniz. Ailelerinizi yıllardır hep kolladık. Hiçbirini işsiz, parasız bırakmadık. Başı dara düşenlerin yardımına koştuk. Onlara öteki yurttaşlardan daha ayrıcalıklı davrandık. Kendileri, bu yardımların bizden geldiğini hiç anlamadılar. Bozulan ya da ters giden işleri yoluna girdikçe, tanrıya teşekkür ettiler. Devletle ilgili tüm ilişkileri, olağanüstü kolaylıklarla sürdü. Zaman zaman yakınları, komşuları, onlara gıpta etmekten kendilerini alamadılar. Ne var ki, sizleri yitirdiklerinde yüreklerine çöken evlat acısını yok edemedik. Onları kollayan, gözleyici görevliler, düzenledikleri raporları, hep şu görüşle bitiriyorlardı: «Dâhi bebeklerin ana babalarını, nice mutlu kılarsak kılalım, yine de yitirdikleri yavrularını unutturamıyoruz. Yüzlerini kısa bir süre gördükleri bebekleri için hâlâ gözyaşı dökmekten kendilerini alamıyorlar.» Umarım bu durumun beni ve yaşlı bilginler kurulunu üzmediğini sanmazsınız.

    Sizleri, ana babalarınızdan, sadece ulusumuzun çıkarı için değil, insanlığın yararı için ayırdık. Hepinizi özenle besleyip büyüttük. Sağlıklı çocuklar olarak yetiştirdik. Sonra da olağanüstü olanaklarla eğitim öğretimden geçirdik. Doğuştan var olan dehanızı, insanlık yararına değerlendirdik. Sizleri hep mutlu kılmaya çalıştık. Ama, bu yaptıklarımızdan ana babalarınızın haberleri olmadı. Bu yüzden hep acı içinde yaşadılar. Kendilerinden özür diliyorum.

    Saygıdeğer yurttaşlarım! işte, yıllar önce yitirdiğiniz yavrularınız, karşınızda! Yazık ki, onları sizlere tek tek tanıtamayacağız. Bu tür bir ilişkinin, genç dâhilere zarar vereceğine inanıyoruz. Şimdi koruya çıkarak, genç bilginlerle orada dolaşıp sohbet edebilirsiniz. Görüşme süresi dolunca, görevliler sizleri evlerinize ulaştıracak.

    Saygıdeğer yurttaşlarım, bir kez daha yinelemekte yarar var. Burada gördüklerinizi, duyduklarınızı, hiç kimse bilmemeli. Bu ulusal bir gizdir. Bugüne dek olduğu gibi bu dünden sonra da açıklanmayacaktır. Bizler de sizlere her türlü yardımı sürdüreceğiz. Bundan sonraki yardımları, bizden değil de yavrularınızdan gelmiş olarak kabul edeceksiniz. Tek isteğimiz bu önemli gizi açığa çıkarmamanızdır. Bu isteğimize uymayanlar, yaşam koşulları zorlaştırılarak, cezalandırılacaklardır.

    Çok önemli bir uyarım daha var. Bundan sonra da yavrunuzu yitirmiş olduğunuza inanın. Bu günü olağanüstü bir düş sayın. Bir daha çocuklarınızı hiç göremeyeceksiniz. Kendilerinden haber de alamayacaksınız. Yeni buluşları izleyerek, yavrularınızla için için onur duyabilirsiniz. Karsınızda duran bin kişilik dâhiler topluluğu, ne sizin, ne bizim, ne de ulusumuzun. Onlar, doygu bitkisini bularak, «insanlığın» olmuşlardır. Bu topluluk içinde, hiçbir yöntemle, çocuğunuzu bulmaya kalkışmayın. Bu davranışınızla onları mutsuz kılacağınızı aklınızdan çıkarmayın.

    Başkanın konuşması sona erince, konuklarla birlikte bin genç dâhi koruya çıktılar. Ana babalar, önce genç bilginlere pek yaklaşamadılar. Sonra onların güleryüzlü ve içtenlikli davranışlarıyla çekingenliklerini yendiler. Aralarına girerek, havadan sudan konuşmaya koyuldular. Genç dâhiler, duygusallıktan arındıkları için soğukkanlıydılar. Ama, ana babalar, tepeden tırnağa duygu kesilmişlerdi. Kimileri hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Kimileri de gençlerin çevrelerinde dolanarak, belli etmeden benzerlikler aramaya çabalıyordu.

    Konukların arasında, sarı benizli, süt beyaz saçlı, ince uzun boylu bir kadın vardı. Genç bilginlerden, önüne gelenin elini sıkıyordu. Bu sırada gözlerini, gençlerin yüzlerine değil de özellikle sağ ellerine dikiyordu.

    Süt beyaz saçlı kadın, yaşamı süresince, tek bir doğum yapmıştı. O bebek de üç günlükken çalınmıştı. Bir süre sonra kocasını da yitiren kadın, yapayalnız kalmıştı. Hemen her gece düşünde, bebeğini getirip kucağına veriyorlardı. O da ilk iş olarak, yavrusunun sağ elini avucuna alıyordu, işaret parmağıyla orta parmağı arasındaki, minik kara beni görünce, oğlunun yumuk elini dudaklarına götürüyordu. Ölçüsüz bir sevecenlikle öpüyor öpüyor, öpüyordu... Yavrusunu yitireli beri gördüğü tek düş buydu.

    Gerçekten, uzun yıllar çocukları olmamıştı. Karı koca buna çok üzülüyorlardı. Evlat sahibi olacaklarını öğrenince, öyle bir coşkuya kapılmışlardı ki!.. Kendilerine dokuz ay, dokuz yıl gibi gelmişti. Sonunda anne, sağlıklı bir erkek çocuk doğurmuştu. Doktor, bebeğin göbeğini kesip bağladıktan sonra, anne coşkuyla yattığı yerden doğrulmuş, oğlunu kucaklamak istediğini söylemişti. Bebeği kollarının arasına alır almaz, ilk iş olarak, sağ elinin işaret parmağıyla orta parmağını ayırıp «kara ben»i aramıştı. Beş köşeli yıldızı andıran «ben»i görünce, tepeden tırnağa sevinç kesilmişti. Bu uğurlu ben, yüzyılı aşkın bir süredir, kocasının ailesinde doğan erkek çocukların, bazılarında görülmüştü. Eli benli olan bu erkekler, toplum içinde, yıldız gibi parlayıp başarılı ve mutlu bir yaşam sürmüşlerdi. Annenin sevinci bundandı. Yazık ki, hastaneden eve döndükleri gece, eli benli bebek çalınmıştı...

    Anne, oğlunun yakınlarda bir yerde olduğunu, analık içgüdüsüyle sezinlemekteydi. Bu nedenle bıkıp usanmadan gençlerle tokalaşarak, eli benli delikanlıyı arıyordu. Onu bulması, olağanüstü bir rastlantıyı gerektiriyordu. Ama, anne, oğlunun elindeki uğurlu «ben»in bu raslantıyı sağlayacağını umuyordu. Bu umutla, esmer, sarışın, kızıl saçlı, çilli ya da duru tenli, eğri ya da düzgün dişli, uzun ya da kısa boylu, yüzlerce genç arasında el sıkarak dolanıp duruyordu.

    Mikrofonlardan yayılan sesler, koru gezisinin sona erdiğini duyurunca, annenin kolu kanadı kırıldı. Çocuğunu bir kez olsun görmek uğruna, yaşamını seve seve vermeye hazırdı. Ama, bunu kime söyleyebilirdi? İster istemez korunun dışına doğru yöneldi. Başkan, onları en güvenli ve en rahat araçlarla evlerine ulaştıracaktı. Sonra yeniden yalnızlık ve özlem dolu günler başlayacaktı. Oğlunu bir kez olsun görebilse, tüm kaygıları içinden sıyırıp atabileceğini sanıyordu...

    Bunları kurarak, dalgın dalgın yürüyordu. Öylesine kendinden geçmişti ki, saçlarına tutturduğu kemik tarağın, düştüğünü anlayamadı. Arkasından gelmekte olan bir genç, tarağı yerden aldı. Adımlarını sıklaştırarak anneye ulaştı.

    - Bu tarak sizden düştü efendim...

    Anne umutsuzluk ve kayıtsızlıkla başını kaldırıp karşısında duran gence baktı. Saydam soluma başlığı içinde kendisine gülümseyen yüzü görünce, tepeden tırnağa sarsıldı. Sanki karşısında, kocası duruyordu. Bir an bayılacak gibi oldu. Yüreği yerinden koparcasına çarpıyordu. Elini göğsüne bastırarak, derin derin soluduktan sonra, delikanlıyla konuşmaya girişti.

    - Şey, tarak için çok teşekkür ederim. Adınız ne yavrum? Genç dâhi yaşlı kadını gülümseyerek yanıtladı.

    - Ben, sekiz numaralı fizik bilginiyim efendim. Yani adım Sekiz...

    Anne hemen gencin sağ eline sarıldı. Kaşla göz arasında, işaret parmağıyla orta parmağını aralayıp beş köşeli kara beni aradı... Onu görünce, gözyaşları sel gibi boşandı. Gencin elini avucunda sımsıkı tutarak, «Tanrım, sana şükürler olsun! Onu buldum, oğlumu buldum!» diye inledi. Genç dâhi, ürküntüyle elini annenin avucundan sıyırıp çekti.

    - N'oldu size? Hasta filan değilsiniz ya?

    Anne atılıp Sekizin sağ elini yeniden kavradı. Hızla dudaklarına götürdü. Yıllardır düşlerinde yaptığı gibi öptü, öptü, öptü... Sekizin eli, annesinin sıcak gözyaşlarıyla ıpıslak olmuştu. O anda içi hiç tanımadığı duygularla dopdoluydu. Bu nedenle elini annesinin avueundan çekemiyordu. O sırada, yaşlı kadının hıçkırıklar arasında kendisine, «Oğlum! Oğlum!» dediğini duydu.

    Kuşkuyla çevresine bakındı. Önlerindeki kalabalık, hızlı adımlarla taşıtlara doğru ilerlemekteydi. Geride on beş yirmi kişi var yoktu... Anne bu durumdan güç alarak, şunları söyledi:

    - Sen benim oğlumsun. Elindeki «ben»den babanda da vardı. Doğduğun an ilk işim bu beni aramak olmuştu. Senin de bu «ben»le doğduğunu görünce öyle sevinmiştik ki!.. Yüzyılı aşkın bir süredir, babanın ailesinde bazı erkek çocuklar, ellerinde beş köşeli yıldızı andıran bu «ben»le doğuyorlardı. Babanın ailesinden gelen eli benli erkekler, hep toplum içinde yıldız gibi parlayıp başarılı, onurlu ve mutlu bir yaşam sürmüşlerdi. Sen de onlar gibi olacaksın. Yarın uzaya gidenler arasındasın değil mi?

    Sekiz'in dili tutulmuş gibiydi. Gözlerini annesinin gözlerinden ayıramıyordu.

    - Evet, dedi, yarın uzaya gidiyorum. Hem de hiç dönmemek üzere... Sonra sözcüklerin üstüne basa basa «an-ne, an-ne, an-ne» diye fısıldadı.

    O sırada, konuklar için son çağrı yapıldı. Genç dâhi elini yavaşça annesinin elinden sıyırdı. Anne onun kendisinden ayrılmak zorunda olduğunu anlamıştı.

    - Dur yavrum! Hemen bırakma beni. Ana olarak sana birkaç sözüm var. Öncelikle insanları sev. Tüm gücünle insanlık için çalış. Arada bir babanla beni düşün. Kendisi, çok değerli bir doktordu. Yaşamı süresince, hasta insanları sağlıklarına kavuşturmak için çalıştı. Onu, yıllar önce yitirdim. Babanı tanımıyorsun. Ama, aynaya bakarsan, onu görmüş gibi olacaksın...

    Senin, kendini insanlığa adamış, seçkin bir dâhi olduğunu görseydi, sonsuz bir mutluluğa erişirdi. Seni yitireli beri, çok acı çektim. Ama, yavrumu, insanlığa yararlı bir bilgin olarak yetiştirdiği için başkanı bağışlıyorum. Yüreğimi saran dayanılmaz acıların yerini, artık, kıvanç ve onur aldı.

    Sanırım, öteki dâhi delikanlıların ana babaları da benzer duygularla doludurlar. Onlar da, yıllardır yüreklerini kemiren acıları si|ip atmışlardır, insanlık yararına çalışan bir dâhinin annesi olmak, beni öylesine mutlu kıldı ki!..