13     


    CHAIRMAN Adası çevresinde kış dönemi mayısta başlıyordu. Bu mevsim acaba ne kadar sürecekti? Bunu anlamak için adanın dünyadaki yerini bilmek zorunluğu vardı. Eğer ada, Yeni Zelanda'nın enleminden daha yukardaysa, kış döneminin en az beş ay süreceği söylenebilirdi. Gordon, uzun bir kış mevsiminde olabilecek bütün korkunç şeyleri gözönünde tutarak bir takım önlemler almak gereğini duymuştu.
    Genç Amerikalı, mağaradaki yaşamı en iyi koşullar içinde düzenlemek için bir program çizmeye koyulmuştu. Chairman Okulu'nda geçerli olan üst sınıflardaki öğrencilerin ayakkabılarını boyamak, yemek taşımak, giysi fırçalamak gibi hizmetlerin burada da uygulanması, kesinlikle söz konusu değildi. Gordon'un tüm çabası, çocukların büyük adamlar gibi davranmaları ve bu düşünceyi benimsemeleriydi. French-den'de küçükler, büyüklere hizmet etmeye zorunlu tutulmamalıydı. Ama bunun dışında, "İngiltere'de Kolej Yaşamı" yazarının belirttiği gelenek ve göreneklere saygı gösterilmesi, sürdürülecekti.
    Programda, küçüklerle büyüklerin hizmetleri birbirine eşit olarak düzenlenmişti. French-den'in kitaplığında, gezi kitapları dışında, bilimsel kitaplar da vardı. Çocuklar; yaşama zorlukları, gereksinmelerini sağlamak için girişecekleri uğraşı, her türlü olasılıklar karşısında yargılama ve düş güçlerini çalıştırma gereği bakımından kuşkusuz birçok şey öğrenecek ve bütün bunlar, onlara yaşamı köklü olarak öğretecekti. Bu nedenle büyükler, yaşamın bu gerek ve zorunlulukları karşısında küçük arkadaşlarını da yetiştirmek, onları okutmak yükünü üstlenmek zorundaydı.
    Küçükler, yaşlarının üstünde bir çalışmaya zorlanmayacaklarsa da, bedenleriyle kafalarının gelişmesi bakımından her uygun durumdan yararlanılarak, elden geldiğince çalıştırılacaktı.
    Elverişli havalarda üzerine kalın giysiler giyip kendilerini soğuktan korumaları koşuluyla dışarı çıkacaklar, açık havada koşup eğlenecekler, ama bu arada, güçleri oranında çalıştırılıp birbirlerine yardımcı olmaları sağlanacaktı.
    Bu program, İngiliz öğretim ve eğitim düzeninin özünü oluşturan ilkelerden esinlenerek yapılmıştı. İlkeleri de şunlardı:

  • Gerekli bir şey, sizi korkutsa bile, onu yapmaktan çekinmeyin.
  • Elden gelen bir çabayı göstermek fırsatını hiç bir zaman yitirmeyin.
  • Hiçbir yorgunluğu küçümsemeyin, "Boşuna yorgunluk" diye bir şey yoktur.

        Bu ilkeler uygulanırsa bedenin ve kafanın sağlam bir yapıya erişmesi, kaçınılmaz bir sonuçtu.
        Program, küçük sömürgenin onayına sunulduktan sonra, işlerin de şöyle yapılması uygun görüldü:
        Sabah ve akşam üstleri ikişer saat, mağaranın holünde ortaklaşa çalışılacaktı. Beşinci sınıf öğrencileri Briant, Doniphan, Cross, Baster'le dördüncü sınıftan Wilcox ve Webb; üçüncü, ikinci ve birinci sınıftaki arkadaşlarına ders vereceklerdi. Kitaplıktaki yapıtlara başvurarak ve kendi bilgilerini de katarak, onlara matematik, coğrafya ve tarih öğreteceklerdi. Bu davranış, bildiklerini unutmamak konusunda onlar için de önemli bir fırsat olacaktı.
        Ayrıca haftanın iki gününde —pazar ve perşembe— bilim, tarih ve güncel olayları kapsayan bir konu üstüne konferans verilecekti. Bu görev, büyüklere yerine getirilecek ve tümünün yararlanabileceği önemli konular, tartışılacaktı.
        Gordon, sömürgenin başı, önderi olarak bu programın uygulanmasını denetleyecek ve program, ancak yeni durumlar karşısında değiştirilecekti.
        Günler, "Sloughi" takvimindeki günlerin silinmesiyle anlaşılıyor, zaman da gemi saatleriyle öğreniliyordu. Büyüklerden ikisi, bu işle görevlendirilmişti. Wilcox saat, Baxter de takvim işine bakıyordu. Onların bu görevlerin üstesinden en iyi biçimde geleceklerine tümü de güveniyordu. Barometre ve ısı ölçer işi de Webb'indi.
        Bu arada, Chairman Adası'nda kaldığı sürede geçmiş ve geçecek bütün olayların günü gününe yazılması kararlaştırılmıştı. Baxter'in yazacağı "French-den Raporu" tüm olayları kesin bir doğrulukla göstermiş olacaktı.
        Pek o kadar önemsiz olmadığı gibi, geciktirilmemesi de gereken başka bir iş daha vardı; Çamaşırların yıkanması... İyi ki, elde çok sabun bulunuyordu.
        O gün pazardı. Şehir ve köylerde olduğu gibi, hiçbir işle uğraşılmıyordu. Çocuklar, mağarada kapanıp kalmamak için göl kıyılarında hava almaya çıkmışlardı. Ama hava çok soğuk olduğundan, iki saatlik bir gezintiden sonra French-den'e dönerek, yemeklerini yemişlerdi. Gece, Garnett'in çaldığı, öbürlerinin de iyi kötü seslerle katıldıkları bir konserle bütünlenmişti.
        Çocukların içinde sesi oldukça güzel biri vardı: Jacques... Ama çocuk, nedense arkadaşlarının neşesine katılmıyor; kendisine yalvarılmasına karşılık, Chairman Okulu'nda sık sık söylediği o güzel şarkılardan hiçbiri için ağzını açmıyordu.
        O pazar günü, Service'in dediği gibi, "Sayın Gordon"un verdiği küçük bir söylevle başlamış, hep birlikte yapılan dinsel bir yakarışla bitmişti. Saat ona doğru da tümü, her çeşit tehlikeye karşı dikkatli olduğuna kuşku duyulmayan Phann'ın koruyuculuğu altında, derin bir uykuya dalmıştı.
        Haziran, soğukların durmadan artmasıyla geçiyordu. Webb, ısı ölçerin sıfırın altında on, on iki dereceye kadar düştüğünü görüyordu. Rüzgâr, güneyden esip doğuya döndüğü zaman sıcaklık biraz yükseliyor ve French-den'in yakınlarını kalın bir kar kaplıyordu. Bu karlı günlerde çocuklar, İngiliz göreneğine göre, biraz sıkça olan kartoplarıyla aralarında savaşa başlıyorlardı. Bir kez, oyuna katılmayıp bir köşeden bakan Jacques'e böyle bir kartopu geldi. Cross'un çok sert fırlattığı kartopu kafasına iner inmez çocuk, can acısıyla bir çığlık atmıştı. Cross, elinden her zaman ufak tefak kazalar çıkan insanların o alışılmış karşılığıyla:
        "İsteyerek yapmadım!" dedi.
        Savaş alanında kardeşinin çığlığını duyan Briant:
        "Kuşkusuz!" dedi, "Ama kartopunu bu kadar sert atmasaydın, iyi ederdin!"
        Cross, karşılık verdi:
        "Jacques, oynamak istemiyorsa ne diye orada duruyordu?"
        Doniphan:
        "Aldırmayın canım, önemi yok!" dedi.
        Briant, Doniphan'ın tartışmaya girmek için elverişli bir ortam aradığını çok iyi anlamıştı:
        "Evet, önemi yok!" dedi, "Yalnız bunu bir daha yapmamasını Cross'tan dileyeceğim."
        Doniphan, alayla:
        "Dilemeye ne gerek var?" diye karşılık verdi, "Neyi dileyeceksin? İsteyerek yapmamış ya!.."
        Briant:
        "Sen bu işe ne karışıyorsun, anlayamıyorum. Doniphan! Bu, Cross'la bana ilişkin bir konu." dedi.
        Doniphan, karşılık verdi:
        "Sen karışıyorsun ya, ben neden karışmayayım?"
        Kollarını kavuşturan Briant:
        "Canın sanırım kavga etmek istiyor" dedi, "Ne zaman istersen!"
        Doniphan:
        "Hemen şimdi!" diye bağırdı.
        Yumruk yumruğa bir kavgaya dönüşecek olan bu tartışmayı önlemek için Gordon'un tam zamanında ortaya çıktığı görüldü. "Önder", Doniphan'ın haksız olduğunu söyledi. Doniphan, Gordon'un karışmasına boyun eğdi. Ama, başka bir olayın iki yarışmacıyı yine kapıştırmasından korkutabilirdi.
        Haziran sonlarına doğru bu eğlenceleri bırakmak gerekti. Kalınlığı yükselen kar, yürüyüşü çok güçleştiriyordu. French-den'den birkaç yüz adım açılmak, bir daha dönmemek üzere tehlikeye atılmak demekti.
        Çocuklar, bu yüzden on beş gün kapalı kaldılar. Günlük program, kesinlikle uygulanıyordu. Konferanslar, belirli günlerde veriliyor ve bu konferanslan tümü de seviyordu. Doniphan, kolay konuşması ve ilerlemiş öğretimi yüzünden ön sırada oturuyor; ama çok kendini beğenmiş görünüşü ve çalımı, onun bütün üstün niteliklerini bozuyordu.
        Ara zamanların holde geçirilmesi zorunlu tutulmuştu. Ama, geçit içinden bir odadan öbür odaya hava veriliyor, bu bakımdan çocukların sağlığı bozulmuyordu. Sağlık koruma sorunu çok önemliydi. İçlerinden biri hastalansa, nasıl bakılır ve iyileştirilebilirdi?.. Çocuklardan yalnız bir kişi nezleye ve boğaz hastalığına tutulmuş; ama sıcak şeyler içirtilerek ve dinlendirilerek çabucak iyileştirilmişti.
        Ortada çözümlenmesi gereken başka bir sorun daha vardı: Güzel havalarda French-den'in suyu, dereden sağlanıyordu. Ama dere donduğunda durum, çok kötüleşiyordu.
        Gordon, "Mühendisi" olan Baxter'le görüşerek gerekenleri yapıyordu. Baxter, biraz düşündükten sonra, dere kıyısından genel depoya toprak altından bir su yolu açılmasını önermişti. Bu su yolunun buz tutmayacağı düşünülmüştü. Çok zor bir işdi bu... "Sloughi"nin lavabolarına su sağlayan kurşun borulardan biriyle Baxter, bu işi çözümlemiş; birçok deneyden sonra mağaraya su getirilmesi sağlanmıştı.
        Aydınlatma, fenerlerle yapılıyordu. Fener lambaları için oldukça yağ vardı. Ama kış geçince bu yağdan önemli ölçüde biriktirmek ya da Moko'nun yedek olarak sakladığı içyağlarıyla mum yapmak gerekecekti.
        Kış döneminde önemle düşünülecek ve kaygı duyulacak daha başka sorunlar da vardı. Bunlardan biri, küçük sömürgenin yiyeceğini sağlamaktı. Avcılık ve balıkçılık işinden her zamanki gibi bol ürün alınamıyordu.
        Bir gün yirmi kadar çakaldan oluşan bir sürü, mağaranın çok yakınına gelmişti. İki kapının da arkasına, ele geçen her çeşit eşyayı yığan çocuklar, kendilerini güvence altına almışlardı. Açlık yüzünden büsbütün yabanlaşan bu yırtıcı hayvanların bir saldırısı, onları gerçekten çok tehlikeli bir duruma sokabilirdi. Çakalların gelişini zamanında duyan Phann, iyi ki, çabuk davranıyor, hayvanların kapılan zorlamalarını önlüyordu.
        Bu gibi kötü durumlarda Moko, yattan kalan yiyeceklerin tutumlu kullanılmasını sağlıyordu. Gordon, Moko'ya dilediği gibi hareket özgürlüğü ve yetkisi vermiyor, her şeyi denetliyordu. Defterlerin gelir sayfası artmazken, gider sayfalarının çoğalması Gordon'u çok üzüyordu. Bununla birlikte, yarı pişirilerek varillerde korunan yaban ördeğiyle kimi kuş etlerinden epey biriktirilmişti. Ama Moko, bunlara pek dokunmuyor, daha çok tuzlaması yapılan somon balıklarından yararlanıyordu. Unutmamak gerekti ki, French-den'de beslenecek on beş boğaz, sekizle on dört yaş arasında doyurulacak on beş genç mide vardı!
        Bununla birlikte, kış mevsimi süresince taze etten büsbütün yoksun kalmak gibi bir durum yoktu. Avcılık konusunda çok becerikli olan Wilcox, derenin kıyılarında tuzaklar kuruyor; ayrıca, arkadaşlarının yardımıyla, dere kıyısına ağlar atıyordu.
        Devekuşunu beslemek de önemli bir soruna dönüşüyordu! Açıkça söylemek gerekti: Service'in özel besinler yedirdiği devekuşunda evcilleşme yolunda hiçbir ilerleme yoktu! Çocuk, hayvanın üstüne bir türlü binemiyor, ama yine de sık sık:
        "Seçkin bir yarış atı olacak!" deyip duruyordu.
        Service, et yiyen bir hayvan olmayan devekuşunun günlük yiyeceğini, kalın karlann altından topladığı ot ve köklerle sağlıyordu. Devekuşu, bir türlü bitmek bilmeyen kış mevsiminde biraz kilo vermişse de bunun suçu, ona gönülden bağlı olan koruyucusunda değildi. Service, hayvanı beslemek için elinden gelen çabayı gösteriyordu. Bununla birlikte, bahar gelince devekuşunun eski durumunu yeniden alacağını umut etmek, yerinde olurdu.
        9 Temmuz sabahı Briant, ayağını French-den'den atar atmaz, rüzgârın birdenbire güneye döndüğünü gördü. Soğuk, o kadar artmıştı ki, Briant, çabucak hole girmek zorunda kaldı ve bu ısı değişikliğini Gordon'a bildirdi.
        Gordon:
        "Havanın bu durumundan korkulur. Daha birkaç ay çok sert bir kış dönemi geçirmek zorunda kalırsak, böyle havalarla karşılaşmamıza şaşırmam!"
        Briant:
        "Bu durum, şunu gösteriyor; "Sloughi", bizim sandığımızdan daha çok güneye sürüklenmiş" dedi.
        "Bundan hiç kuşku yok.. Ama atlasımız, bu güney denizi sınırları üzerinde hiç bir ada göstermiyor!"
        "Anlaşılmaz bir iş, Gordon! Eğer Chairman Adası'ndan ayrılmayı başarırsak, hangi yöne gideceğimizi bilmiyorum; bu konuda hiçbir şey düşünemiyorum."
        Gordon, yüksek sesle sordu:
        "Adamızı bırakmak mı?.. Sen, kafanı hep bu düşünce üzerinde yoruyor musun, Briant?"
        "Her zaman, Gordon! Bizi denizde iyi kötü tutabilecek bir tekne yapabilirsek, kendimi araştırma işine atmaktan çekinmeyeceğim!"
        "Peki!.. Peki!.. Tezcanlılığa gerek yok!. Hiç olmazsa küçük sömürgemizi köklü biçimde kurmamızı beklemeliyiz!"
        Briant, karşılık verdi:
        "Benim yiğit Gordon'un, uzakta ailelerimizin bulunduğunu unutuyorsun..."
        "Kuşkusuz unutmuyorum, Briant! Ama biz burada o kadar mutsuz değiliz. İşlerimiz yolunda gidiyor. Çok kez bir eksiğimiz olup olmadığını kendi kendime sorarım."
        Konuşmayı bu konu üzerinde fazla uzatmayı anlamsız bulan Briant:
        "Eksiğimiz pek çok, Gordon" diye karşılık verdi, "Sözün gelişi, yakacağımız hemen hemen yok gibi..."
        "Aman, ne diyorsun, Briant?.. Adanın tüm ormanlan yanmadı ya!.."
        "İyi söylüyorun ama, Gordon; odunlarımız tükenmek üzere... Bunu yenilemenin zamanıdır!"
        Gordon:
        "Bugün yapabiliriz. Önce, ısı ölçeri bir kez gözden geçirelim."
        Depoda asılı ısı ölçer, fırının güçlü bir ateş yanmasına karşılık, yine de beş derecelik bir ısıyı gösteriyordu. Dışarı çıkarılsa, sıfırın altında on yedi dereceyi göstermekte gecikmeyeceği kuşkusuzdu.
        Bu, öyle sürekli bir soğuktu ki, eğer havalar birkaç hafta daha açık ve kuru giderse, hiç durmadan sertleşecekti. Holdeki iki sobayla mutfaktaki fırın gürül gürül yanıyordu ama, mağaradaki ısı sezilircesine düşüyordu.
        Sabah kahvaltısından sonra, saat dokuza doğru, odun kesmek için ormana gidilmesi uygun görüldü.
        Durgun havalarda ısı çok düşük olsa da insan soğuğa dayanabiliyordu. Ama rüzgâr esti mi, işte o zaman eller ve yüzler kamçı yemiş gibi sızlıyor, soğuktan korunmak çok güçleşiyordu. İyi ki o gün rüzgâr hafif esiyor ve gökyüzü, sanki hava donmuş gibi, çok tatlı bir parlaklıktaydı.
        Yeteri kadar odun yükünün French-den'e kadar taşınması yorucu bir iş olacaktı; çünkü taşıma, ancak kol gücü ve sırtla yapılacaktı. Bu durum karşısında Moko'nun aklından bir şey geçti: Yatın kerestelerinden bir taşıma aracı yapmak... Bu görüşün çabucak uygulamaya konulması düşünüldüyse de; uzunluğu on iki, genişliği dört kadem tutan çok sağlam yapılı büyük bir masanın baş aşağı edilip ayaklarını havaya dikmek ve sırtını sertleşmiş karlar üzerine getirerek kızak gibi çekmek önerisi çabucak benimsendi. Büyük çocuklardan dördü masayı atlar gibi iplerle çekerek ormana doğru yöneldiler.
        Yanakları morarmış, burunları kararmış küçükler, yavru köpekler gibi sıçraya sıçraya önden koşuyor, Phann da onlara örnek oluyordu. Çocuklar, bu kuru ve takır takır sert havada neşeyle bağırıyor, çığlıkları her yanı kaplıyordu. Bu küçük sömürgeyi neşe ve sağlık içinde gören büyükler de bundan mutluluk duyuyorlardı.
        Doniphan ve Cross, tüfeklerini yanlarına almayı unutmamışlardı; böylece çok iyi ettiklerini anlıyorlardı. Çünkü karların üstünde çakallardan, kuğuarlardan ya da jaguarlardan başka hayvanların olduğu sanılan kuşkulu ayak izleri vardı.
        Gordon, bir aralık:
        "Bunlar, belki de Paperos adı verilen yaban kedilerinin izleridir" dedi, "Paperoslar, pek de tehlikesiz sayılmaz!"
        Costar, omuzlarını silkerek karşılık verdi:
        "Eğer bu hayvanlar kediden başka bir şey değilse, önemi yok!"
        Jenkins:
        "İyi söylüyorsun ama, kaplan da bir kedidir!" dedi.
        Costar, sordu:
        "Doğru mu, Service?.. Bu kediler tehlikeli midir?"
        Service, karşılık verdi:
        "Çok doğru.. Bu hayvanlar çocukları fare gibi yutarlar!"
        Bu karşılık, Costar'ın hiç de hoşuna gitmemişti.
        French-den'le Tuzaklar Ormanı arasındaki yarım millik yol çabucak geçilmiş ve küçük oduncular, zaman yitirmeden işe koyulmuşlardı. Baltaları, ancak belirli büyüklükteki ağaçları kesiyor; dallar, fırında ve sobalarda kolayca yanabilecek biçimde parçalanıyor; odunlar, kızak görevi yapan masaya yüklenerek sıralanıyordu. Bu kadar ağır yükü alan kızak, sert karların üstünde o kadar kolaylıkla kayıyordu ki, daha öğle olmadan mağaraya iki posta yapılmış bulunuyordu.
        Öğle yemeğinden sonra yine işe girişildi, ancak saat dörde doğru ortalık kararmaya başlayınca çalışmaya son verildi. Çok yorulmuşlardı ama, gerekli bir işi yarıda bırakmak istemeyen Gordon, ertesi gün de çalışmayı sağladı. Bu işden kaçmak olanağı yoktu. Çünkü Gordon'un buyruklarına boyun eğmekten başka bir şey yapılamazdı.
        French-den'e döner dönmez odunların kesilmesi, kütüklerin yarılması ve kesilen bütün parçaların istif edilmesi gibi işler, yatma zamanına kadar sürdü. Ama haftalarca yetecek kadar odun sağlanmıştı. Bu kadar oduna mağaranın deposunda yer bulmak olanağı yoktu; bir bölümü dışarda bırakıldı.
        Ağustosun ilk haftasının ortasında ısı sıfırın altında yirmi yedi dereceye kadar düştü. Dışan çıkmak zorunda kalan insan, neredeyse soluğunun donacağını sanıyordu. Eller, madensel bir cisme dokunamıyor, dokunsa bile, tıpkı yanık gibi, büyük bir acı duyuluyordu. Bu kadar sert bir soğuk karşısında mağaranın içindeki ısının yeterli derecede tutulabilmesi için gerekli önlemler alınmıştı. Geçirilmesi çok güç olan beş günlük bir süre daha vardı. Çocukların tümünün içerde kalması canlarını sıkıyor, hepsini üzüyordu. Briant, küçüklerin o renkli yüzlerini kaplayan solukluğu kaygıyla görüyordu. Ama hiç eksik edilmeyen sıcak içkilerin yardımıyla çocuklar, nezle ve bronşit gibi sakınılması güç hastalıklardan elden geldiğince korunarak bu tehlikeli kış dönemini fazla bir şey yitirmeden atlatmaya çalışıyorlardı.
        16 ağustosta havanın durumu, batıdan esen rüzgârla biraz değişir gibi oldu. Isı sıfırın altında on iki dereceye kadar yükseldi. Hava durulursa, bu ısıya dayanılabilirdi.
        Havanın değişmesi üzerine Doniphan, Briant, Service, Wilcox ve Baxter; "Sloughi-bay"a kadar bir gezinti yapmak istediler. Sabahleyin erkenden yola çıkacak ve akşam döneceklerdi.
        Söz konusu durum, fok balıklarının bu güney bölgelerine her zaman ve sürüyle gelip gelmediklerini öğrenmekti. Sonra, buruna dikilen bayrağın kış fırtınalarına dayanıp dayanmadığına bakılacak, eğer direkte bir şey kalmamışsa, yeni bir bayrak çekilecekti. Briant'ın önerisi üzerine, bayrağı görerek kumsala çıkacak denizciler için French-den'in yerini belirten bir yazı da, bayrak direğine çakılacaktı.
        Gordon, gece bastırmadan dönülmesi koşuluyla onayını bildirdi ve küçük topluluk, 19 Ağustos sabahı, daha gün doğmadan yola koyuldu.
        Gökyüzü açıktı; çok küçülmüş olan ay, soluk ışıklarını şöyle böyle yansıtıyordu. Koya varmak için altı millik yolun geçilmesi gerekti ve bu da, güç bir iş değildi.
        Donan bataklığın çevresinden dolaşmaya gerek kalmadı, üstünden geçildi. Saat dokuza gelmeden Doniphan ile arkadaşları, kumsala varmışlardı.
        Wilcox:
        "İşte avlanacak bir sürü kuş!" diye bağırdı.
        Çocuk, kayalıklarda sıralanan ve uzun gagalarıyla tıpkı iri ördeklere benzeyen binlerce kuşu gösteriyordu. Hayvanlrın çirkin sesleri kulakları tırmalarken Service:
        "Allah Allah, bu nasıl şey?.." dedi, "Kuşlar, kendilerini denetleyen generallerin karşısına dizilmiş küçük askerlere benziyorlar!"
        Baxter, karşılık verdi:
        "Bunlar, penguendir. Ateş etmeye değmez!"
        Ayaklarının çok arkada bulunması yüzünden neredeyse düşey bir durumda durabilen bu aptal hayvanlar, kaçmayı akıllarından bile geçilmiyorlardı. Onları öldürmek için bir sopa savurmak yeterdi. Doniphan, bu gereksiz öldürme işine büyük bir istek duyuyorsa da, Briant'ın böyle yararsız konularla uğraşılmasıyla ilgili sözlerini anımsıyarak, penguenler kendi başlarına bıraktı.
        Gerçekten, bu kuşlar hiçbir işe yaramazdı. Gelecek kışta mağaranın aydınlatılmasına yarayacak yağı sağlamak için öbür hayvanlardan yararlanılması yolunu yeğlemek zorunluğu vardı.
        Örneğin bu yağ, kayalıklar üstüne çıkan foklardan en iyi biçimde elde edilebilirdi. Ama, onlardan birkaçını yakalamak için de kayalıklardaki kaçış yollarını kesmek gerekiyordu. Nitekim Briant'la arkadaşları, foklara yaklaşır yaklaşmaz, tümü de çok çevik davranmış ve sulara gömülerek gözden kaybolmuşlardı. Bu hayvanları ele geçirmek için gerekli araçlarla gelmenin ve işe köklü biçimde girişmenin zorunluğu, açıkça görülüyordu.
        Çocuklar, yanlarında getirdikleri yiyeceklerden öğle yemeklerini yiyip yarı aç yarı tok kalktıktan sonra, koyun her yanını dolaşıp gözden geçirmeye başladılar.
        Zelanda Deresi'nin döküldüğü yerden Yalancı Deniz Burnu'na kadar hep bir örnek bembeyaz bir alan uzanıyordu. Penguenlerle "Fırtına", "Martı" ve "Goeland" gibi deniz kuşlarından başka, besinlerini adanın iç kesimlerinde aramaya giden daha bir sürü kuşun kıyıdan havalandıkları görülüyordu.
        Baxter, yanında getirdiği yeni bayrağı direğe çekmek ve dere yatağından altı mil yukandaki French-den'in durumunu gösteren küçük levhayı direğe çakmakla uğraştı. Öğle üzeri saat bire doğru da, derenin sol kıyısı izlendi.
        Çocuklar yürürlerken, Doniphan; derenin üstünde uçuşan bir çift yaban ördeğiyle birkaç "Kızkuşu" vurdu. Saat dörde doğru hava kararırken de French-den'e döndüler. Olan biten şeyler Gordon'a anlatıldı. Sonuçta; Sloughi-bay'da bulunan bir sürü fokun, hava durumu elverişli olur olmaz avlanması kararlaştırıldı.
        Gerçekten, kötü mevsim yakında bitecekti. Ağustosun son, eylülün ilk haftası içinde denizden gelen rüzgârlar hafifledi. Isı, hızla yükseldi. Karların erimesi gecikmedi ve göl yüzeyi, korkunç gürültülerle çatladı. Bulundukları yerde erimeyen buz parçaları, birbiri üstüne yığılarak derenin akıntısına kapıldılar.
        İşte, kış mevsimi böylece geçti. Alınan önlemlerle küçük topluluk, kıştan o kadar etkilenmedi. Çocukların tümü sağlıklı oldukları gibi, dersleri de bütün çabalarıyla sürdürmüşlerdi.
        Yalnız bir gün, bir davranışı yüzünden Dole'yi cezalandırmak zorunluğu doğdu:
        İnatçı çocuk, birçok kez ödevini yapmadığı ve söz de dinlemediği için, Gordon'un cezasına çarptırılmıştı. Ona, İngiliz okullarına hiç girmeyen aç ve susuz bırakma cezası uygulanmamış, ama birkaç kırbaç vurmak gerekli görülmüştü.
        İngiliz çocukları, bu çeşit ceza için Fransızların duyduğu tiksinmeye katılmamışlardı. Briant, Gordon'un buyruklarına saygı gösterilmesi gereğini biliyordu ama, bu çeşit cezaya karşı gelmekten de kendini alıkoyamamıştı.
        Dole, cezanın uygulanmasıyla görevlendirilen Wilcox'tan birkaç sopa yemiş ve bu ceza, artık bir daha yinelenmemek üzere, bütün çocuklara ders olmuştu.
        10 Eylül geldiği zaman, "Sloughi"nin Chairman Adası kayalıklarına oturduğu tarihten bu yana altı ay geçmiş bulunuyordu.