12     


    GENÇ avcılar, son araştırma gezilerinde, başka bir mağara ya da kovuk bulmak umuduyla etrafı birçok kez incelemişlerdi. Eğer böyle bir mağara bulsalar, dışarda bırakmak zorunda kaldıkları eşya ve gereçleri de oraya koyacaklar, böylece genel bir depo meydana getireceklerdi. Araştırmalar sonuçsuz kalınca, ölen Fransız'ın mağarasında bir ya da birçok oda kazarak şimdi içinde oturdukları yerin büyütülmesi tasarısına dönüldü.
    Bu işin granit içinde yapılmasına olanak bulunamayacağı, çok doğaldı. Oysa, kazmayla kazılması ve yarılması kolay olan kalker içinde çalışmak, hiç zorluk çıkarmayacaktı, îşin süresi, söz konusu değildi, bunun o kadar önemi yoktu. Uzun kış günlerini çalışmakla geçirmek, iyi bir uğraş olacaktı. Özellikle korkulan çöküntü ve su sızması gibi durumlarla karşılaşılmazsa, güzel mevsim gelmeden önce her şey biterdi.
    Barut kullanmaya da gerek kalmayacaktı. Gereçler, mutfak fırını borusunu dışarı çıkarma işinde nasıl yetmişse, bu işi de görebilecekti. Gerçekte Baxter, biraz yorucu olmakla birlikte, "Sloughi"nin kapı kilitlerini takarak, Frenchden'in girişini genişletmişti. Bundan başka, mağaranın sağ ve sol yüzlerinde iki dar pencere açmıştı. Bu delikler, içeriye bol ışık ve hava sağlıyordu.
    Kötü havalar başlamıştı. Sert fırtınalar adayı kasıp kavuruyor, ama French-den, bu güçlü rüzgârları doğrudan doğruya almıyordu.
    Çocuklar, mağaranın büyütülmesi işine 27 Mayısta başladı; kazma ve demirler, sağ yandaki duvarda durmadan çalışıyordu.
    Briant, şöyle bir görüş belirtmişti:
    "Eğik bir yön üzerinde kazma işini sürdürürsek, French-den'e ikinci bir kapı açarak belki göl yanına çıkabiliriz. Bu durumun, göl kıyısını denetimde bulundurmamızı sağlayacağı çok doğal olmakla birlikte, kötü havalar bir yandan dışarı çıkmamızı önlerse, hiç olmazsa öte yandan içeri girip çıkabiliriz."
    Bu, ortak yaşam için çok yararlı bir iş olacaktı ve kuşkusuz, bunda başarı payı da büyüktü.
    Baxter, kazılacak yerin genişlik ve yüksekliğini saptamadan önce, üstü kapalı dar bir geçit açılmasını önerdi. Böylece, iki ucu kapanabilecek bir geçitle iki oda birleştirilmiş olacak ve geçitin yanlarında bir ya da iki karanlık mağara açılacaktı.
    Tasarı, kuşkusuz çok iyiydi, birçok yararı arasında, dikkatle yapılacak bir sondajı kolaylaştıracak bir su sızmasıyla karşılaşılırsa, delme işi tam zamanında bırakılabilirdi.
    27 Mayıstan 30 Mayısa kadar geçen üç gün içinde çalışmalar oldukça uygun koşullarla ilerledi. Kalker, neredeyse, bıçakla yontulacak kadar yumuşaktı. Bu yüzden de geçit duvarlarına ağaç kaplanarak iç bölüm sağlamlaştınldı. Bu iş, hiç de zor olmadı. Geçiti kapamamak ve işi güçleştirmemek için molozlar çabucak dışarı taşındı. Yerin darlığı yüzünden kollar bu işte istendiği gibi çalışamıyorsa da çocuklar, bir dakika bile boş kalmıyorlardı.
    Mağara içindeki geçitin açılması işi biraz yavaş ilerliyordu. 30 Mayıs günü öğle üzeri, hiç beklenmedik bir olay oldu:
    Bir maden ocağı geçitini açan bir işçi gibi Briant, kaya yığınının iç bölümünden boğuk bir ses duyar gibi oldu. Daha dikkatle dinlemek için işini bıraktı. Ses, yeniden kulağına geldi!
    Geçitten çekilmek, mağara kapısının ağzında bulunan Gordon'la Baxter'in yanına gitmek, olayı onlara anlatmak, Briant için birkaç saniyelik iş oldu. Gordon:
    "Yanılmış olabilirsin. Belki de sana öyle geldi!" dedi.
    Briant, karşılık verdi:
    "Sen benim yerime geç, duvara kulağını daya ve dinle!"
    Gordon, dar geçite girdi, birkaç saniye sonra dışarı çıktı:
    "Yanılmamışsın!" dedi. "Uzaktan gelir gibi homurdanmalar duydum!"
    Baxter de dinledi ve geçitten çıkarken:
    "Bu ses ne olabilir?" diye sordu.
    Gordon:
    "Ben, bir şeye benzetemedim!" diye karşılık verdi. "Doniphan'la öbür çocuklara bildirmek gerek."
    Briant, ekledi:
    "Küçüklere söylemeyelim, korkarlar!"
    Tümü yemeğe geldiğinden, küçükler de ister istemez olayı öğrendiler.
    Doniphan, Wilcox, Webb, Garnett; sırayla geçite girmişlerdi. Ama gürültü kesilmişti! Çocuklar hiçbir ses duymamış, arkadaşlarının yanıldığını sanmışlardı.
    Her ne olursa olsun, işin bırakılmaması uygun görüldü ve yemekten sonra çalışmalara yeniden başlandı. Akşam üstü hiçbir ses duyulmazken, saat dokuza doğru duvarın içinden yeni homurdanmalar gelmeye başladı!
    Bu sırada geçite giren Phann, dışarı çıkıyor; homurdanmalara karşılık vermek istyormuş gibi, sert sert havlıyor; kuyruğunu kızgınlıkla sallıyor ve her davranışıyla öfkelendiğini anlatıyordu.
    Küçük çocuklar korkuyor; Dole, Costar, üstelik Jenkins ve Iverson, korkudan tir tir titrediklerini göstermekten çekinmiyorlardı. Briant, çocukları güzelce yatıştırdıktan sonra onları yataklarına girmeye zorladı. Küçükler, geç de olsa uyudular ve uykularında korkulu düşler gördüler.
    Gordon'la öbür çocuklar, bu anlaşılmaz olayı aralarında hafif bir sesle görüşmeyi sürdürdüler. Bu konuşmalar sırasında Phann'ın birçok kez alışılmadık kızgınlık belirtileri gösterdiği de gözden kaçmadı.
    Sonunda hepsi, yorgunluğun verdiği gevşekliğe dayanamayarak, Briant ve Moko'nun dışında, yattılar. French-den, sabaha dek derin bir sessizliğe gömüldü.
    Ertesi sabah çocuklar erkenden kalktılar. Baxter'le Doniphan geçite girdiler. Hiçbir ses duyulmuyordu. Köpek de kaygı göstermeden gidip geliyor, bir gün önce yaptığı gibi, duvara doğru atılmak istemiyordu.
    Briant:
    "İşi sürdürelim" dedi.
    Baxter:
    "Peki" diye karşılık verdi, "Kuşkulu bir ses duyarsak, işe yine ara verebiliriz."
    Doniphan:
    "Bu uğultu, bu homurdanma, kaya yığını içinden kaynayarak geçen bir su yolundan gelemez mi?" diye sordu.
    Wilcox:
    "Böyle bir şey olsaydı, ses yine duyulurdu" dedi.
    Gordon, karşılık verdi:
    "Doğru söylüyorsun, Wilcox... Sanırım, bu ses tepedeki bir çatlağa rüzgârın girmesinden doğuyor."
    Service:
    "Yukarı çıkalım" dedi, "Belki ne olduğunu anlayabiliriz."
    Öneri, benimsendi.
    Araştırma, boşa giden bir iş oldu. Kısa ve sık otlarla örtülü bu sırtın üstünde, aşağıyı etkileyebilecek hiç bir su ya da hava deliği bulunamadı. Aşağıya indikleri zaman bu anlaşılmaz olayı küçüklere nasıl açıklayacaklarını bilmiyorlardı.
    Kayalığı delme işi yine başladı ve çalışma, gün ortasına kadar sürdü. Tümü de olağanüstü bir çaba göstermiş ve bu uğraşılı gün, o zamana kadar geçen günlerden daha yorucu olmuştu. Eğer Gordon, akşam üstü köpeğinin ortalıkta görünmediğini anlamasaydı, bu zorlu gün olaysız geçmiş olacaktı.

    Phann, her zaman yemek saatlerinde efendilerinin yanından hiç ayrılmazken, o akşam yerini boş bırakmıştı.
    Phann'a seslenildi... Köpek, karşılık vermedi.
    Gordon, yeniden kapının eşiğine çıktı, bir kez daha seslendi... Yine derin sessizlik...
    Doniphan'la Wilcox, biri dere kıyısına, öbürü göle doğru koştu. Ortada köpeğin izine benzer hiç bir şey yoktu. French-den'in çevresinde birkaç yüz adımlık araştırma yapıldıysa da, Phann bulunamadı.
    Köpeğin kendisini çağıran sesleri duyamayacak kadar uzak bir yerde bulunduğu kuşkusuzdu. Yakında olsaydı, ne yapar eder, Gordon'un sesine karşılık verirdi. Kaybolmuş muydu, acaba?..
    Böyle bir varsayım benimsenemezdi.
    Yoksa, yırtıcı bir hayvanın dişleri arasında can mı vermişti?
    İşte, bu olabilirdi ve köpeğin ortadan kayboluşunun tek açıklaması da, belki buydu.
    Çocuklar, yalnız büyük bir kaygı içinde değil, akıllı hayvanın belki büsbütün yitirildiğini düşünerek, çok üzgün olarak mağaraya döndüler. Bir bölümü yataklarının üstüne uzandı, öbürleri de uyumayı düşünmeksizin, masanın çevresine oturdular. Çocuklar, şimdi kendilerini daha yalnız, ülkelerinden ve ailelerinden daha uzak görür gibiydiler.
    Derin sessizlik içinde birdenbire homurdanmalar yeniden duyulmaya başlandı. Bu kez sesler, bir çeşit ulumayı andırıyordu. Acıdan doğan bağırtılara kansan bu ses, bir dakika kadar sürdü.
    Briant, dar geçitin içine atılarak:
    "Şuradan!... Ses, şuradan geliyor!" diye bağırdı.
    Sanki ortaya bir şeyin çıkmasını bekliyorlarmış gibi tümü ayağa kalktı. Battaniyelerinin altına sinen küçükler, büyük bir korkuya kapılarak, titremeye başladılar.
    Briant, geçitten dışarı çıkınca:
    "Şu duvarın arkasında, girişi öte yandan başka bir kovuk bulunması gerek!" dedi.
    Gordon, ekledi:
    "Hayvanların geceleyin bu kovuğa sığınmaları akla çok yakın."
    Doniphan:
    "Öyle olacak" diye karşılık verdi, "Yarın araştırma yaparız.
    Bu sırada iç bölümden bir havlama, arkasından da uluma sesleri geldi. Wilcox:
    "Phann, orada sanırım. Bir hayvanla boğuşuyor gibi!" diye bağırdı.
    Geçite giren Briant, kulağını duvara dayamış, dinliyordu. Phann, orada olsun ya da olmasın, duvarın geri yanında ikinci bir oyuğun varlığından kuşku duyulamazdı artık!
    Gece, başka bir uluma ve hayvan sesi duyulmadan geçti.
    Gün doğarken dere ve göl yönündeki en ıssız yerlerde bile yapılan araştırmalar, önceki araştırmalar gibi, sonuç vermedi. Phann, Frenchden yöresinde sıkı sıkı arandı ve çağrıldı ama, ortaya çıkmadı.

    Briant'la Baxter, sırayla işe koyuldular. Kazma ve kürek, hiç durmadan işledi. Zaman zaman çalışmalara ara verildi... Kulak kabartıldı... Ama hiç bir ses duyulmadı.
    Öğle yemeği için durdurulan iş, bir saat sonra yeniden başladı. Duvarı delen kazmanın son vuruşuyla açılacak geçitte bir hayvanla karşılaşılabileceği göz önünde tutularak bütün önlemler alınmıştı. Küçükler, dere kıyısına götürülmüştü. Doniphan, Wilcox ve Webb, ellerinde tüfek ve tabancalarla, her türlü tehlikeli duruma karşı hazırlıklı bulunuyorlardı.
    Briant, saat ikiye doğru bir ses çıkardı! Çünkü geniş bir delik açılmıştı. Çabucak arkadaşlarının yanına döndü. Ama daha ağzını açmaya zaman kalmadan geçitin içinde bir hışırtı oldu ve bir hayvan, bir sıçrayışta mağaranın içine atladı!
    Bu, Phann'dı!...
    Köpek, önce suyla dolu bir kovaya doğru koştu ve çok susamış hayvanlara özgü biçimde suyu içmeye başladı. Sonra kuyruk sallayarak ve hiç bir kızgınlık belirtisi göstermeden, mutlulukla Gordon'un üstüne zıpladı. Korkulacak bir şey yoktu!
    Briant, eline bir fener alarak geçite girdi. Gordon, Doniphan, Wilcox, Baxter ve Moko, onu izlediler. Bir saniye sonra tümü de biraz önce açılan delikten geçerek, içine hiç bir yerden ışık sızmayan karanlık bir mağaraya girdiler.
    Bu ikinci mağaranın yükseklik ve genişliği, Frenchden kadarsa da, derinliği fazlaydı. Üstelik, çok ince kumla örtülü bir tabanı vardı.
    Oyuğun dışla hiçbir bağlantısı olmadığı anlaşıldığından, çocuklar; havasız kalma korkusuna kapıldılar. Ama lambanın alevi sönmediğine göre, bu oyuğa bir yerden hava girdiğini anladılar. Gerçekte, bu oyuğun bir yerden hava alması gerekti; böyle bir hava deliği olmasaydı Phann, içeri nasıl girebilirdi?...

    Bu sırada Wilcox'ın, ayağı, cansız ve soğuk bir cisme çarptı. Briant, feneri yaklaştırdı. Baxter:
    "Bir çakal ölüsü!" diye bağırdı.
    Briant, karşılık verdi:
    "Evet!... Yiğit Phann'ımızın boğduğu bir çakal!"
    Gordon:
    "İşte, niteliğini bilemediğimiz olayın açıklaması!" dedi.
    Şimdi ortada bir sorun vardı: Eğer bir ya da birçok çakal, bu mağarayı kendilerine in yapmışsa, buraya nereden giriyorlardı?.. Bu delik kesinlikle ortaya çıkarılmalıydı.
    Briant, dışarı çıktı ve tepede çalılar arasında dar bir delik buldu. Çakalların buradan içeri girdiklerine kuşku duyulamazdı. Ama Phann'ın hayvanları izlemesinden sonra bir çöküntü sonucu bu giriş kapanmıştı. Deliği bulmak, o kadar güç olmamıştı.
    Demek ki, o uluma ve havlama sesleri, çakallarla köpeğin yirmi dört saat kadar içerde kalarak dışarı çıkamamalarından ileri gelmişti.
    Phann, genç efendilerine kavuşmuş; girişilen büyük işden de zaman ve güç bakımından yararlı çıkılmıştı. Dole'nin dediği gibi, artık her şey olup bitmişti. Ölen Fransız'ın bu oyuğun varlığını bilmediği bir gerçekti. Yeni oyuğun deliğini büyüterek göl yanına ikinci bir kapı açılabilir, böylece iş servisinin bütün zorunlu gereksinmelerini karşılayacak büyük kolaylıklar sağlanırdı.
    İkinci oyuğa, büyüklüğü yüzünden, "Hol" adı verildi. Bütün eşya ve gereçler bu hole taşındı. Birinci mağara mutfak, kiler ve yemek yenilecek yer görevi görürken, ikinci mağara yatma yeri ve çalışma salonu olarak kullanılacaktı. Ama bu ikinci mağaranın genel depo gibi kullanılması tasarlandığı için Gordon, buraya "Store-room" adının verilmesini önerdi ve önerisi benimsendi.
    İlk olarak, yataklann düzenli biçimde sıralanmasına çalışıldı. Bundan sonra "Sloughi"nin mobilyası, divanlar, koltuklar, masalar, dolaplar ve benzerleri yerleştirildi. En önemli bir sorun olan yatın kamaralannı ısıtan sobalann kurulması işi de çözümlendi. Göle bakan girişe geminin kapılarından biri takıldı. Holün tavanına da yeterli ışık verecek kadar bir fener asıldı.
    Bütün bu yerleşme ve düzenleme işleri on beş gün kadar sürdü. Gerçekte, artık bu işlerin bitirilmesi gerekliydi. Yağmurla karışık sert rüzgârlar, dışarda yapılması zorunlu her çeşit dolaşmaları önlüyordu.
    Mağaranın içindeki mutfak fırınıyla sobalar, kuru odunla güzelce yanıyor; hem yemek pişirme, hem de ısıtma işi rahatça aağlanıyordu.
    "Sloughi"den kurtarılan bütün eşyalar korunuyordu. Bu arada, devekuşuna dışarda büyük bir kümes yapılıncaya kadar bir köşe ayrılmıştı.
    Gordon, uzun kış günlerini boşuna geçirmemek için, tüm çocukların bilgilerini artırmak amacıyla bir ders programı hazırlamak istiyordu. Bununla birlikte, bu çizelgenin düzenlenmesinden önce başka bir sorunun çözümlenmesi ve bu konuda karar alınması gerekiyordu.
    10 Haziran akşamı yemekten sonra herkes, gürül gürül yanan sobaların çevresinde toplanmıştı. Konuşma konusu, adanın başlıca yerlerine verilmesi gereken adların seçilmesiydi. Briant:
    "Bu ad verme işi çok yararlı olduğu kadar, pratiktir de..." dedi.
    Iverson, yüksek sesle:
    "Evet, ad verelim!" dedi, "Özellikle güzel adlar seçelim!"
    Webb:
    "Gerçek ya da gerçek olmayan Robensonların hep yaptığı gibi!" dedi.
    Gordon:
    "Arkadaşlar" dedi, "Gerçekte biz de Robensonlardan başka bir şey değiliz."
    Service, bağırdı:
    "Bir Robensonlar Okulu!"
    Gordon, sözünü sürdürdü:
    "Koya, derelere, ormanlara, göle, kayalığa, bataklıklara ve burunlara vereceğimiz adlarla, bu adanın her yanını tanımak konusunda çeşitli kolaylıklar sağlamış olacağız."
    Adanın çeşitli yerlerine ad verme işi, yalnız kafayı çalıştırarak uygun sözcükler bulmaya bakıyordu.
    Doniphan:
    Yatımızın oturduğu yere "Sloughi-bay" adını vermiştik. Alıştığımız için bu adın korunmasının uygun olacağını aüşünüyorüm" dedi.
    Cross:
    "Çok doğru!" diye karşılık verdi.
    Briant, ekledi:
    "Konutuna yerleştiğimiz Fransızın anısına bir saygı olmak üzere, oturduğumuz yerin "French-den" adını da koruyacağız."
    Bu adın değiştirilmemesi konusunda kimse karşı durmadı; Doniphan bile önerinin Briant'tan gelmesine karşılık, bir şey söylemedi.
    Wilcox:
    "Sloughi-bay'a dökülen dereye hangi adı vereceğiz?" diye sordu.
    Baxter:
    "Zelanda Deresi!" diye öneride bulundu, "Bu ad bize ülkemizi ansıtmış olur!"
    "Kabul!. Kabul!."
    Bunun üzerine bir ses çıktı. Garnett:
    "Göl?.." diye soruyordu.
    Doniphan:
    "Dereye ülkemizin adını verdiğimize göre, göle de ailelerimizi ansıtacak bir ad verelim. Örneğin, "Aile Gölü" diyelim!" dedi.
    Bu öneri de alkışlarla benimsendi.
    Çocuklar arasındaki anlaşma, eksiksizdi. Tümü de eş duyguların etkisi altında bulunduğundan, kayalara "Aucland Tepesi" adını verdiler Briant'ın üzerine çıkıp da doğuda denizin bulunduğunu sandığı buruna, "Yalancı Deniz Burnu" adını koydular.
    Benimsenen öbür adlar da şöyleydi:
    Ormanın, içinde tuzaklar bulunan bölümüne "Tuzaklar Ormanı", Sloughi-bay'la kayalık arasında kalan öbür bölümüne "Bataklık Ormanı", adanın bütün güney kesimini kaplayan bataklığa "Güney Bataklığı", taştan geçitle baraj yapılmış çaya "Geçitli Çay", yatın oturduğu kıyıya "Fırtına Kıyısı", gölle dere kıyıları arasında ve holün önünde bir çeşit çayırdan oluşup da alıştırmalara ayrılan alana "Spor Taracası"...
    Adanın öbür yerleri de bilindikçe uygun adlar alacaktı.
    François Baudoin'in haritasındaki başlıca burunlara da birer ad verilmesi gerekiyordu. Böylece, adanın kuzeyine "Kuzey Burnu", güneyine "Güney Burnu", Pasifik üstünde batıya doğru olan üç buruna, genel anlaşma sonucu, bu küçük sömürgede simgelenen Fransa, İngiltere ve Amerika gibi üç devletin onuru için "Fransız Burnu, Amerikan Burnu, İngiliz Burnu" adları verilmişti.
    Sömürge!.. Evet, bu sözcük, adaya yerleşmenin geçici olmadığını ansıtmak için yerinde kullanılan bir sözcüktü. Çocuklar, artık "Sloughi'nin kaza geçiren kişileri değil, adanın sömürge halkıydılar!
    Ama hangi adanın?.. Şimdi sıra, onun adını koymaya gelmişti.
    Costor, bağırdı:
    "Ne adı koyacağımızı biliyorum!"
    Doniphan:
    "Biliyorsun haaa?" diye sordu.
    Garnett:
    "Küçük Costar'ın bildiği neymiş acaba?"
    Service:
    "Bebek Adası adını vereceğine kuşku yok!" dedi.
    Briant, söze karıştı:
    "Durun bakalım! Costar'la alay etmeyin, düşüncesini öğrenelim."
    Şaşıran çocuk, susuyordu. Briant, küçüğü yüreklendirerek:
    "Haydi söyle, Costar!" dedi, "Bunun iyi bir düşünce ürünü olacağına inanıyorum."
    Costar:
    "Öyleyse söyleyeyim" dedi, "Biz, Chairman Okulunun öğrencileri olduğumuza göre, bu adaya da "Chairman Adası" adını verelim!"
    Gerçekten, bundan daha güzel ve uygun bir ad bulunamazdı. Nitekim, öneriyi tümü de alkışlarla karşıladı ve Costar, bu buluşu yüzünden koltukları kabarmış göründü!
    Chairman Adası! Bunun, gerçekten hoş bir anlamı vardı ve geleceğin atlaslarında adına değer yeri alacaktı.

    Tören, tümüne de gönül esenliği vererek bitmişti. Dinlenmeye çekilme zamanı gelmişken, Briant söz istedi:
    "Arkadaşlar, şimdi adamıza bir ad verdik. Bu adayı yönetmek için bir baş seçmek uygun düşmez mi?"
    Doniphan, çok ilgilenmiş bir tutum içinde:
    "Bir baş mı?" diye sordu.
    Briant, karşılık verdi:
    "Evet, eğer içimizden biri, bütün arkadaşlar üzerinde sözünü geçirirse, bana öyle geliyor ki, her şey yolunda gider! Tüm ülkelerde izlenen bir yolu, Chairman Adası'nda da niye uygulamayalım?"
    Büyüklerle küçükler, birlikte bağırdılar:
    "Evet!.. Evet!.. Bir baş gerek!.. Bir başkan atayalım!"
    Bunun üzerine Doniphan:
    "Ama, belirli bir zaman için... Örneğin, bir yıllık!.."
    Briant, ekledi:
    "Ve o kişi, yeniden seçilebilmelidir!"
    Doniphan, canı oldukça sıkılmış, sordu:
    "Anlaştık... Kimi atayacağız?..
    Kıskanç çocuk, her davranışıyla, bir korkusu olduğunu sezdiriyordu. Bu korku da, arkadaşlarının Briant'ı seçmeleri kaygısından doğuyordu. Ama bir anda bu korkusunun yerinde olmadığını anladı. Briant karşılık vermişti:
    "Kimi mi atayacağız?.. Hiç kuşkusuz, içimizde en aklı başında olanı.. Yani, arkadaşımız Gordon'u!."
    Hep bir ağızdan;
    "Evet!.. Evet!.. Gordon'u istiyoruz!"
    Gordon, yönetmekten çok örgüt kurmayı sevdiğinden, kendisine bağışlanan bu onuru önce benimsemek istemedi. Ama, çocuklar arasındaki çelişki ve tutkuları düşünerek, elde edeceği yetkilerin topluma pek de yararsız olmayacağı kanısına vardı.
    Ve işte böylece Gordon, Chairman Adası'ndaki küçük sömürgenin başkanı oldu!