11     


    SALDAN karaya çıkış, doğal yaşamın her türlü değişikliğinden yeni bir eğlence konusu çıkaran küçük çocuklar için çok kıvançlı oldu. Dole, derenin kıyısında keçi yavrusu gibi sıçrıyor; Iverson'la Jenkins, göle koşuyor; Costar ise Moko'yu bir yana çekerek:
    "Bize iyi bir yemek söz vermiştin, miço!" diyordu.
    Moko, karşılık veriyordu:
    "Şimdilik bir şey yapamayacağım, Bay Costar."
    "Neden?"
    "Çünkü bugün size yemek hazırlamaya zamanım olmayacak!"
    "Nasıl?.. Yemek yemeyecek miyiz?"
    "Hayır! Ama akşam yemeği yenecek... Ördekler, öyle kolay kolay hazırlanamaz da..."
    Moko, bunları söylerken o bembeyaz güzel dişlerini göstererek gülüyordu.
    Çocuk, miçoyla şakalaştıktan sonra arkadaşlarının yanına gitmişti. Briant, birbirlerinden ayrılmamaları için onları uyarmıştı, çünkü...
    Briant, kardeşine:
    "Sen onların yanına gitmiyor musun?" diye sordu.
    Jacques, karşılık verdi:
    "Hayır! Ben burada kalmayı yeğliyorum."
    "Biraz alıştırma yapman iyi olur... Hem Jacques, biliyor musun, senden hiç memnun değilim! Benden bir şeyler gizliyor, söylemiyorsun... Ya da hastasın!"
    "Hayır, bir şeyim yok!"
    İşin gerçek yüzünü öğrenmeye karar veren Briant, durmadan bu karşılığı alıyordu. İnatçı çocuk hiç bir şey söylemiyor; bu davranışıyla da onu çok kızdırıyordu.
    Gecenin French-den'de geçirilmesi istenebilirdi; bu bakımdan Briant'ın yitirilecek zamanı yoktu.
    Önce, daha görmemiş olanlara mağarayı gezdirmek gerekiyordu. Sal, kıyıya iyice bağlandıktan sonra Briant, arkadaşlarını toplayarak, miçonun elindeki gemici fenerinin parlak ışığı altında onları mağaranın önüne getirdi. Ne bir insan, ne de bir hayvanın dokunduğu deliği örten dalları bir yana çekerek, birlikte içeri girildi.
    Mağarayı gören Baxter:
    "Burada çok sıkışık bir durumda olacağız!" dedi.
    Garnett ise:
    "Adam sende! Kamaradaki gibi yatakları üst üste koyarız.
    Wilcox:
    "Canım, buna ne gerek var?" diye söz kanştı, "Yatakları yere düzenli dizersek sorun kalmaz."
    Webb de düşüncesini söyledi:
    "O zaman da gidip gelmek için hiç yer kalmaz!"
    Briant, karşılık verdi:
    "Gerçekte nereye gidip geleceğiz ki?.. Bize daha iyi bir düzen gösterir misin, Webb?"
    "Hayır, ama..."
    Service:
    "Ama" dedi, "Sorunun önemli yanı, kendimize yetecek bir barınma yeri bulmaktı! Sanırım Webb; burada oturma ve yemek salonu, yatak odası, holü, sigara içilecek yeri ve banyosuyla tam bir apartman bulacağını düşlüyor!"
    Cross:
    "Hayır canım, ne ilgisi var?" dedi. "Ama yemek pişirmek için bir yer gerekmez mi?"
    Moko, karşılık verdi:
    "Dışarda pişiririm."
    Briant:
    "Bozuk havalarda bu iş olmaz" dedi, "Yarın buraya Sloughi'nin fırınını yerleştireceğiz."
    Doniphan, bu sözden hoşlanmamış gibi yüzünü buruşturdu:
    "Fırın!.. Yemek yiyeceğimiz, yatacağımız bir kovuk içinde bir fırın!..."
    Service, gürültülü bir kahkaha atarak bağırdı: "Ne yapalım, biraz yemek kokusu karışık havayı soluyacaksınız, sayın lordum!... Bağışlayınız!"
    Kendini beğenmiş çocuk, kaşlarını çatarak:
    "İşimize gelirse, aşçı yamağı!" dedi.
    Gordon, çabucak:
    "Peki!... Peki!.. Anladık!" diyerek araya girdi, "Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, burada yaşamak zorundayız! Aslında ocak, hem yemek pişirme işini görecek, hem de mağaranın içini ısıtacak... Mağara içinde başka odalar açmak istersek, elimizden geldiği oranda bütün kış bu işle uğraşacağız. Ama önce French-den'i olduğu gibi benimseyelim ve içine elden geldiğince rahat biçimde yerleşelim!"
    Yataklar, akşam yemeğinden önce içeri taşındı, sonra düzenle kumların üstüne yerleştirildi. Çocuklar, yatın dar kamaralarına alışkın olduklarından, birbirlerine bu kadar yakın bulunmaya önem vermiyorlardı.
    Yerleşme işi, bütün bir günü aldı. Yatın büyük masası, mağaranın orta yerine konuldu. İki iri taş arasına bir ocak kuruldu ve bu ocak. Webb'le Wilcox'un dere kıyısındaki ağaçların altından topladıkları kuru dallarla tutuşturuldu. Saat altıya doğru, peksimetli kuru etin pişirilmesiyle mağaraya güzel bir koku yayıldı.
    Saat yediye gelmeden herkes, French-den'in hem yemek, hem de yatak odaları görevi yapan biricik odasında toplanmıştı, iskemleler, "Sloughi'nin koltukları, açılır kapanır sandalyeler ve tayfa koğuşundaki sıralar mağaraya dizilmişti.
    Yemeğin genç davetlileri, ara sıra miçonun hizmetiyle, ara sıra da işlerini kendileri görerek çok güzel bir yemeğe başladılar. Sıcak çorba, av eti kızartması, içine onda bir oranında brendi eklenmiş iyi su, son günlerin çok yoksul düşen yemek çizelgesinin burukluğunu giderdi. Durumun tehlikeli yanları ne olurla olsun küçükler, yaşları gereği, kendilerini neşeye bırakmışlardı. Gerçekte Briant da, onların mutlu olmalarını, hep gülüp oynamalannı istiyordu.
    Tüm gün, yorucu geçmişti. Açlıklarını giderdikten sonra herkes uyumaktan başka bir şey düşünmedi. Ama akıllı bir çocuk olan Gordon, dinsel bir duygulanmanın öncülüğünde, şimdi oturdukları yerde bir zamanlar yaşayan François Baudoin'ın mezarına gidilmesini arkadaşlarına önerdi.
    Gece, gölün ufkunu karartıyor ve sular, artık günün son ışıklarını yansıtmıyordu. Dışarı çıkan çocuklar, küçük bir haç dikili yakındaki tümseğin önünde durdular. Küçükler, mezara karşı diz çöktüler, büyükler başlarını eğdiler ve tümü de, deniz kazası geçirerek daha sonra burada ölen Fransızın ruhunun esenliği için Tanrı'ya yakardılar.
    Saat dokuzda yataklara girildi, herkes battaniyesinin altına girerek tatlı bir uykuya daldı. Nöbet sırası gelen Wilcox'la Doniphan, zararlı yaratıkları uzaklaştırmak için mağaranın önünde büyük bir ateş yaktılar. Bu ateş, mağaranın sıcaklığını korumaya da yaradı.
    9 Mayıs olan ertesi gün ve ondan sonra gelen üç gün de salın boşaltılmasıyla uğraşıldı. Hava soğumuş, ısı sıfıra düşmüştü. Yağmur ya da kardan önce bütün eşyanın French'den'e taşınması gerekiyordu.
    Avcılar, işin gereği, birkaç gün uzaklaşamadılar. Ama Doniphan, yakındaki bataklıkta ve dere kıyısında pek çok çulluk ve ördek görünce, bir iki atış yapmaktan kendini alamadı. Bu arada Gordon, cephane hesabını titizlikle tuttuğundan, böyle olur olmaz hayvanlara sık sık ateş edilmemesini, daha az atış yapılmasını öğütledi. Bir aralık da:
    "Yarını düşünmek, yararımız gereğidir, buna özen gösterelim!" dedi.
    Doniphan, bu uyarıya şu karşılığı veriyordu:
    "Anlaştık, ama konservelerimizden de fazla yememek gerek. Eğer bu adadan ayrılmak için çıkar bir yol bulamazsak, kendimizi tutuma ve yoksunluğa alıştırmadığımız için çok yakınırız."
    Gordon:
    "Adadan ayrılmak mı?" diye sordu, "Bizi denize çıkaracak bir gemi yapmaya gücümüz var mı?"
    "Yakınlarımızda bir anakara bulunuyorsa neden yapamıyalım, Gordon?.. Briant'ın yurttaşı gibi burada ölmeye hiç de istekli değilim!"
    Gordon, karşılık verdi:
    "Peki, öyle olsun.. Yalnız, şu da var: Gitmeyi tasarlamadan önce, burada belki yıllarca yaşamak zorunda kalacağımız düşüncesine kendimizi alıştırırsak, hiç de kötü bir şey yapmamış oluruz, sanırım."
    "Aman Gordon'um, neler söylüyorsun?.. Bununla birlikte, inanıyorum ki, sen burada bir sömürge kurarsan çok sevineceksin!"
    "Başka türlü yapılması elden gelmezse, çok doğal..."
    "Gordon, öyle sanıyorum ki, sen bu düşüncene pek yandaş toplayamayacak gibisin... Dostun Briant bile bu düşüncede değildir belki!"
    Gordon:
    "Bu konuyu tartışacak kadar zamanımız var" diye karşılık verdi, "Yalnız, Briant'tan söz açmışken, izin ver de sana şunu söyleyeyim, Doniphan: Sen, bu çocuğa karşı haksızlık ediyorsun.. Çok iyi bir arkadaştır o, canını ve malını esirgemediğini de bize birçok olaylarla kanıtlamıştır."
    Doniphan, bir türlü bırakamadığı alaycı tutumuyla:
    "Sözün gelişi, ne gibi?.." diye sordu, "Briant, her türlü niteliklere sahip bir insan, bir çeşit kahraman, öyle mi?"
    "Yok canım, onu demek istemedim, Doniphan. Onun da bizim gibi eksiklikleri vardır, kuşkusuz... Ama, ona ilişkin duyguların öyle bir ayrılık meydana getiriyor ki, bu çelişki bizim durumuzu güçleştirebilir! Sonra, Briant'ı herkes seviyor, ona saygı gösteriyorlar."
    "Evet, herkes!..."
    "Canım, herkes olmasa bile, kuşkusuz, arkadaşların birçoğu... Wilcox'un, Cross'un, Webb'in ve senin onunla niçin anlaşmak istemediğinizi bir türlü anlayamıyorum!.. Bu sözlerimi iyice düşüneceğine inanıyorum, Doniphan."
    "Her şey düşünülmüştür, Gordon!"
    Bu kendini beğenmiş çocuğa söz dinletemeyeceğini anlayan Grordon, duruma çok üzülüyor; gelecek için önemli sıkıntılar seziyordu.

    Salın büsbütün boşaltılması üç gün sürmüştü. Şimdi taşıtın kalaslarıyla üst kaplamalarının sökülmesi işi kalmıştı; buradan çıkanlar, mağaranın iç bölümünde kullanılacaktı.
    Ne yazık, bütün gereçlere mağaranın içinde yer bulunamamıştı. Eğer mağara büyültülebilirse, balyalarla ağır eşyaların kötü havalarda korunması için bir hangar da yapmak gerekecekti. Bu eşyalar, Gordon'un önerisiyle kayalığın dış yanındaki köşeye yığılarak, geçici bir korunma altına alındı.
    13 Mayısta Baxter, Briant ve Moko, mağara içine kadar sürüklenerek getirilen mutfak fırınının yerleştirilmesiyle uğraştılar. Fırını, mağara ağzının yakınına, sağ yandaki duvara dayadılar. Fırının ocağında yanan odunlann dumanlarını dışarı verecek borunun delineceği kalker, yumuşaktı. Bu yüzden Baxter, dumanın dışarı çıkmasını sağlamak için bir delik açtı ve boru, bu deliğe sokuldu. Miço, öğle üstü fırını yaktı ve dumanların rahatça dışarı çıktığı sevinçle görüldü. Böylece, kötü havalarda bile yemeklerin pişirilmesi işi sağlanmış oluyordu.
    Bundan sonra gelen hafta içinde Doniphan, Webb, Wilcox ve Gross, yanlarına Gamette ve Service'i de alarak avcılık zevklerini giderdiler. Bir gün kayın ve gürgen ormanı içine dalmak için mağaradan yarım mil kadar uzaklaşarak göl yakınlarına gittiler. Kimi yerlerde insanın elinden çıktığını gösteren tek tuk belirtileri açık seçik gördüler. Bunlar, hayvanların bir daha çıkamayacağı derinlikte kazılmış ve üstleri dallarla, otlarla örtülmüş çukur ve hendeklerdi. Ama bu çukurların durumu, onların çok eskiden kazıldığını gösteriyordu. Hele birinin içinde cinsi pek anlaşılamayan bir hayvanın kemikleri vardı.
    Çabucak çukurun dibine kayarak zamanla beyazlaşmış kemiklerden birini eline alan Wilcox:
    "Bunlar, büyük boyda bir hayvanın kemikleri olacak" diye düşünce yürüttü.
    Webb:
    "Bu, bir dört ayaklıdır" dedi, "İşte, dört ayağının kemikleri de görünüyor."
    Service, karşılık verdi:     "Dediğin, burada beş ayaklı hayvanlar yoksa doğrudur! Bu kuşkusuz, bir koyun ya da dana garibesi olacak!"
    Cross:
    "îşi her zaman alaya alırsın, Service!" dedi.
    Garnette, söze karıştı:
    "Gülmek de yasaklanmadı ya!"
    Doniphan da görüşünü bildirdi:
    "Yalnız, gerçek olan bir şey varsa, o da bu hayvanın çok güçlü oluşudur. Kafasının ve iri dişli çenesinin büyüklüğünü görüyorsunuz. Service işin alayında ama, bu dört ayaklı eğer canlanacak olsa, arkadaşlarımızın öyle bol bol güleceğini sanmıyorum!"
    Webb; sordu:
    "Ne dersin, Doniphan, bu hayvan acaba yırtıcı mı?"
    "Evet, hiç kuşku yok!"
    Ürkek bir durum alan Cross da:
    "Acaba bir aslan mı?.. Bir kaplan mı?" diye sordu.
    Doniphan, karşılık verdi:
    "Bir kaplan ya da aslan olmasa bile, kuşkusuz bir jaguar ya da bir kuguardır!"
    Webb:
    "Kendimizi korumamız gerekecek!" dedi.
    Cross, ekledi:
    "Ayrıca, pek uzaklara gitmeye de gelmez!"
    Service, köpeğe doğru dönerek:
    "Duyuyor musun, Phann?" dedi, "Bak, burada kocaman hayvanlar varmış!..."
    Phann, hiç kaygı duymadığını anlatan neşeli bir havlamayla buna karşılık verdi.
    Daha sonra genç avcılar, French-den'e dönmek için hazırlandılar. Bu sırada Wilcox:
    "Bir düşüncem var" dedi, "Biz bu çukuru yeniden dallarla örtemez miyiz? Belki bir hayvan yakalarız." Doniphan, karşılık verdi:
    "Ben, bir hayvanı böyle bir çukurun içinde öldürmektense, özgürken üstüne ateş etmeyi üstün tutarım!"
    Bu sözleri sporcu bir genç söylüyordu; oysa Wilcox, tuzak kurmak konusundaki doğal tutkusuyla Doniphan'dan daha deneyimli görünüyordu.
    Nitekim, düşüncesini uygulamakta tezcanlılık gösterdi. Arkadaşları, yakındaki ağaçların dallarını keserek ona yardımcı oldular. Dalların en uzunları çukurun ağzına kondu, üstü de yapraklarla döşendi. Bu tuzak, kuşkusuz, çok ilkeldi ama, çoğunlukta kullanılır ve iyi sonuçlar elde edilirdi.
    Wilcox, çukurun yerini belli etmek amacıyla ormanın kıyısındaki ağaçlara kadar özel işaretler koydu; sonra birlikte French-den'e dönüldü.
    Av partileri iyi geçiyordu. Tüylü av hayvanları çok boldu. Yaban ördekleriyle hindiler hesaba katılmazsa bunlar gibi daha bir sürü çeşitli cins hayvanlar vardı.
    Göle doğru ilk araştırma gezisi sırasında Briant, bir takım değerli bitkiler bulmuş, bunların da yemeklerde kullanılması uygun görülmüştü.
    Bundan başka, gölle derenin üstleri daha donmadığından, atılan oltalara güzel balıklar takılıyordu. Üstelik Iverson, bir gün oltasını ipini koparacak kadar iri bir som balığı yakalamıştı.
    Wilcox'un hazırladığı çukur çeşitli zamanlarda yoklanıyor; tuzağa koca koca etlerin konmasına karşılık içinde hiç bir hayvan görülmüyordu.
    Bununla birlikte, 17 Mayısta bir olay oldu:
    O gün Briant ile arkadaşlarından birkaçı, ormana gitmişlerdi. Söz konusu olan iş, French-den'in yakınlarına konulup mağaraya alınamamış çeşitli eşyayı koruyabilecek yeni bir kovuk bulmaktı.
    Çukurun bulunduğu yere yaklaşılırken sesler duyulmuştu. Briant, sesin geldiği yana yollanırken, ondan geri kalmak istemeyen Doniphan, çabucak yanına yetişti. Öbür çocuklar, tüfekleri ateşlenmeye hazır, arkalarından geliyorlardı. Phann ise, kulakları dikilmiş, kuyruğunu sallayarak yürüyordu.
    Çukura yirmi adım kala, sesler iki katına çıkmaya başladı. Çukurun üstündeki dalların ortasında, bir hayvanın içine düştüğünü gösteren geniş bir açıklık vardı.
    Bu hayvanın ne olduğunu bilmek olanağı yoktu ama, yine de savunma durumuna geçmek gerekiyordu. Doniphan:
    "Haydi Phann, fırla!" diye bağırdı.
    Köpek, hemen havlayarak; ama hiç kaygı ve çekinme göstermeyerek, ileri atıldı. Briant ve Doniphan da çukura doğru koştular içine bakınca da:
    "Gelin! Gelin!" diye bağırdılar.
    Webb:
    "Bir jaguar değil mi?" diye sordu.
    İkinci soruyu Cross yöneltmişti:
    "Kuguar da mı değil?"
    Doniphan:
    "Hayır!" diye karşılık verdi, "İki ayaklı bir hayvan, bir devekuşu!"
    Hayvan, gerçekten bir devekuşuydu! Ormanın iç kesimlerinde böyle bir hayvanın yakalanması çocukların birbirini kutlamasına yol açtı. Devekuşunun eti, özellikle göğsündeki yağlı bölümü, pek hoş olurdu.
    Bunun bir devekuşu olduğundan kuşku duyulamazdı ama; orta boyu, bir kazı andıran kafası, tüm gövdeyi örten beyaza yakın kurşuni renkteki kısa tüyleriyle o, Güney Amerika pampalarında bulunan "Nandu"ya benziyordu. Nandu, Afrika devekuşlanyla kıyaslanamasa da, ötekinden daha az yararlı bir hayvan değildi.
    Wilcox:
    "Canlı yakalamak gerek!" dedi.
    Service, bağırdı:
    "Belki yakalayabiliriz!"
    Cross:
    "Olmaz böyle şey!" diye karşılık verdi.
    Briant:
    "Deneyelim!" dedi.
    Güçlü hayvanın kaçamaması, kanatlarının çukur ağzına yükselmesine elverişli olmamasından ileri geliyor ve ayakları, çukurun yanlarına tutunamıyordu. Wilcox, kendisini yaralayabilecek birkaç gaga vuruşunu göze alarak, çukura inmek zorunda kaldı. Çabucak hayvanın üstüne atılarak gömleğiyle başını kapamayı başardı ve devekuşu, artık kıpırdayamadı. Ucuca eklenen iki üç mendilin yardımıyla hayvanın ayaklarını bağlamak çok kolay oldu. Çocukların tümü güçlerini birleştirdi; birkaçı aşağıda, birkaçı yukarıda, çukuru çevirdiler. Webb:
    "Sonunda yakaladık!" diye bağırdı.
    Cross, sordu:
    "Peki, bu hayvanı ne yapacağız?"
    Devekuşunun ne yapılacağından hiç kuşkusu olmayan Service:
    "Çok kolay!" diye karşılık verdi, "French-den'e götüreceğiz, evcilleştireceğiz ve bize at görevi yapacak!"
    Devekuşundan böyle de yararlanılabilirdi, onu mağaraya götürmekte hiç bir sakınca yoktu. Nitekim hayvan, French-den'e götürüldü.
    Gordon, beslemesi çok güç bir hayvana sahip olduklarını düşünerek, önce biraz korktu. Ama hayvanın beslenmesine ot ve yaprağın yeteceğini düşünerek, bu yeni konuğu iyi karşıladı. Hele küçükler, böyle bir yaratığı seyretmekten, uzun bir iple bağladıktan sonra da ona yaklaşmaktan büyük bir sevinç duydular. Service, devekuşunu bir binek atı gibi kullanmayı tasarladığını söyleyince küçükler, kendilerini de bindirmek için ondan söz aldılar.
    Küçük çocukların bir kahraman gibi gördükleri Service:
    "Ey bebekler! Uslu oturursanız dediğiniz olur!" diye karşılık verdi.
    Costar:
    "Uslu oturacağız!" diye bağırdı.
    Service:
    "Nasıl, sen de mi, Costar?" dedi, "Bu hayvanın üstüne binecek kadar yürekli misin?"
    "Senin arkanda olduktan sonra... Sana tutunacağım!"
    "Kaplumbağa üstündeki korkunu ne çabuk unuttun? Aklına getir bir kez bakalım!"
    "O zaman başka, şimdi başka... Bu hayvan su altında yürümez ki..."
    Dole:
    "İyi ama, havada yürüyebilir!" dedi.
    Bu sözler karşısında iki çocuk da düşünceli düşünceli durdular.
    Gordon'la arkadaşları, Frenc-den'e kesinlikle yerleştikten sonra günlük yaşamı köklü bir düzene sokmuşlardı. Yerleşme işi bitince Gordon, herkesin görevinin elden geldiğince belirlenmesini önermiş; bu arada, özellikle küçüklerin kendi başlarına bırakılmamasını söylemişti. Küçükler, güçleri oranında ortak bir çalışmaya alıştırılmalı, üstelik Chairman Okulu'nda başlanmış dersler sürdürülmeliydi.
    Gordon:
    "Derslerinizi sürdürmeye elverişli kitaplarımız var" dedi, "Biz şimdiye dek ne öğrenmiş ve ne öğreneceksek, küçük arkadaşlarımızın da bu bilgilerden yararlanmaları çok yerinde olur."
    Bunun üzerine bir program düzenlemesine karar verildi. Program, tümünce benimsendikten sonra, büyük bir özenle uygulanacaktı.
    Kış, gelmişti. Öyle kötü günler oluyordu ki, büyükler de, küçükler de dışarı adım atamıyordu. Bu bozuk havalı günlerin yararsız geçmesi, hepsini üzüyordu. French-den'de çocukların canını sıkan önemli bir sorun vardı: O da, tümünün bu biricik dar odada üst üste oturmalarıydı. Ne olursa olsun, zaman geçirmeden mağaranın yeteri kadar genişletilmesi için bir çıkar yol aranmalıydı.