9     


    BRİANT, Doniphan, Wilcox ve Service, kapıldıkları derin sessizlikten kurtulamıyorlardı. Bu yerde ölen adam kimdi? Son saatine kadar yardımına yetişilememiş deniz kazası geçiren biri miydi? Hangi ulustandı? Bu yöreye gençken mi gelmişti? Öldüğü zaman yaşlanmış mıydı, yiyeceğini nasıl sağlamıştı? Eğer onu bu yanlara atan bir deniz kazasıysa, bu olaydan kurtulmuş başka kişiler var mıydı? Arkadaşlarının ölümünden sonra tek başına mı kalmıştı? Mağarada bulunan o çeşitli eşyaları, batan gemiden mi kurtarmıştı, yoksa kendi eliyle mi yapmıştı?
    Bunlar öyle sorulardı ki, belki hiç bir zaman karşılığı bulunamayacaktı.
    Önemli bir soru daha vardı: Bu adam, eğer bir anakara üstünde kendine barınacak bir yer bulmuşsa, iç kesimlerdeki bir kente, kıyılardaki bir liman neden gitmemişti?.. Ülkesine dönmesi için yenemediği güçlükler mi olmuş, engellerle mi karşılaşmıştı? Onun bir kente ulaşabilmesini aşılamayan uzun bir yol mu önlemişti?
    Gerçek olan bir şey varsa, o da bu zavallı adamın ya hastalık ya da yaşlılık yüzünden bitkin düşmesi ve mağarasına dönecek gücü kendinde bulamayarak o ağacın altında ölmüş olmasıydı!.. Eğer, bu bölgenin kuzeyinde ya da doğusunda kurtuluş yolları ararken başarısızlığa uğramışsa, "Sloughi"nin kaza geçiren gençlerini de benzer bir sonuç mu bekliyordu?..
    Ne olursa olsun, mağarayı daha dikkatle incelemek gerekiyordu. Belki de bu adamın hangi ulustan olduğu ve burada yaşadığı süre konusunda bir belge bulunabilirdi. Gerçekte, onların da kış mevsimini bu mağarada geçirip geciremeyeceklerini incelemeleri gerekmiyor muydu?
    Çocuklar, Phann'ın arkasına takılarak, ikinci bir reçineli dalın ışığında, delikten içeri kaydılar.
    İlk gördükleri şey, mağaranın sağ yan duvarına tutturulan bir masa üstündeki içyağı ve üstüpüden yapılmış iri mumlar oldu. Service, bunlardan birini yakarak ağaçtan bir şamdana yerleştirdi; araştırma başladı.
    Her şeyden önce mağaranın durumunu incelemek gerekiyordu. Bu mağaranın oturulabilecek bir durumda olmasından kuşku duyulamazdı. Burası, jeolojik oluşum çağında meydana gelmiş geniş bir oyuktu. İçi, ıslak değildi. Mağaraya yalnız o tek delikten hava giriyordu. Granit duvarlar da kupkuruydu. Deniz rüzgârlarından korunma bakımından bu mağarada rahat yaşanabilirdi. Üstelik, on beş kişiye gerekli havayı sağlayacak bir iki delik daha açmak, çok kolaydı.
    Buranın yatmaya ve yemeğe yeteceği, depo ve mutfak görevi yapabileceği de anlaşılıyordu. Zaten çocuklar, burada kışın beş altı ayını geçirecek, sonra Bolivya'nın ya da Arjantin'in bir kentine gitmek için kuzey dağ yolunu tutacaklardı. Eğer bu mağaraya yerleşme gereği kesinleşirse, kuşkusuz, yumuşak duvarın kazılmasıyla daha geniş, daha rahat bir konut meydana getirilebilirdi.
    Briant, mağarada bulunan eşyanın inceden inceye dökümünü yaptı. Gerçekte, pek az eşya vardı. Zavallı adamın tam bir yoksunluk içinde yaşadığı anlaşılıyordu. Zaten deniz kazasında canını kurtarırken yanına ne alabilirdi ki?..
    Eşyaların tümü, batan geminin parçalarından yapılmıştı. "Sloughi"dekilerden daha güç durumda canını kurtardığı anlaşılan adamın yoksul bir konuttaki eşyası; birkaç gereç, kazma, bir balta, iki üç mutfak aracı, küçük bir fıçı, bir çekiç, iki makas ve bir testereydi. Bütün bu araç ve gereç, kuşkusuz, dere barajı yakınında şimdi ancak parçaları kalan o kayıkla kurtarılmıştı.
    Briant düşünüyor ve düşündüklerini arkadaşlarına anlatıyordu. Çocuklar, iskeleti görüp korktuktan sonra, kendilerini de belki böyle bir sonun beklediğini düşünüyorlardı. Ama bir yandan da bu zavallı adam gibi yoksunluk içinde ölmeyip kurtulduklarını düşlüyor, umutlarını yitirmiyorlardı.
    Bu adam kimdi? Hangi ulustandı? Kaza hangi tarihte olmuştu? Adamın, kurtulduktan sonra uzun süre yaşadığı, kuşkusuzdu. Ağacın altında bulunan kemiklerin durumu, aradan uzun bir zaman geçtiğini anlatıyordu. Aynca, bozulmuş kazma demiri, pas yüzünden çürüyen kayık halkası ve mağaranın girişini örten çalıların sıklığı gibi 'durumlar, kazaya uğrayan o adamın uzun zaman önce öldüğünü açıklamıyor muydu?
    Acaba bulunacak yeni kanıtlar, bu varsayımları değiştiremez miydi?
    Araştırmalar sürerken, ağızlarının çoğu kırık büyük bir çakı, bir pergel, bir su kaynatma kabı, demirden bir halat babası gibi birkaç gemici araç ve gerecine raslandı. Ama, dürbün ve pusula gibi denizcilik araçlarından hiç biri yoktu. Hayvanlardan ya da yerlilerden korunmak, av hayvanları vurmak için bir silah da görülmedi.
    Yaşamak zorunluğunda olan bu adam, kuşkusuz, tuzak kurarak hayvanları avlamış olacaktı. Bu sorun üzerinde bir ipucu ararlarken, Wilcox:
    "Bu nedir?" diye bağırdı!
    Service baktı ve:
    "Bir oyun topu!" dedi.
    Briant, şaşırarak sordu:
    "Oyun topu mu?"
    Ama Briant, Wilcox'un yerden aldığı iki yuvarlak taşın hangi işde kullanıldığını çabucak anladı. Birbirine birer iple bağlı iki yuvarak gülleden oluşan bu şeyler, Güney Amerika yerlilerinin kullandığı "Bolas" denilen bir çeşit av silahlarıydı. Usta bir el, bolasları attığı zaman, bunlar hayvanın ayaklarına yakın düşer, hayvan kımıldayamaz olur, avcı da avını kolayca yakalardı.
    Bu avcılık aracını yapan kimse, şu mağarada yaşamış olan adamdı ve bir gerçekti bu...
    Ayrıca, bolaslar gibi, ama daha kısa uzaklıklar için kullanılan ve "Lazzo" adı verilen bir çeşit kayıştan kement de bulundu.
    Mağarada bulunan eşyalar, işte bu kadardı. Briant'la arkadaşları; silah, araç ve gereç bakımından, bu adama oranla çok zengindiler. Yalnız arada önemli bir ayrıcalık vardı; onlar daha çocuktu, oysa öbürü bir yetişkindi.
    Bu adam, acaba, kafasını okumakla geliştirerek bundan yararlanmış bir gemici ya da bir gemi subayı mıydı? Olumlu belgeleri meydana çıkarmak için bu yol üstünde eksiksiz bir kanıyla ilerlemeye olanak veren bir araştırma yapılmadıkça sonuca varmak, çok zordu.
    Briant, yatağın başucunda, duvara çakılmış bir çiviye asılı bir cep saati görmüştü. Gemicilerin pek kullanmadığı bu cep saatinin oldukça ince bir yapısı vardı. Çifte gümüş kapaktan oluşuyor, gümüş zincire bağlı bir anahtarla da kuruluyordu.
    Service:
    "Bakalım saat kaçta durmuş?" diye bağırdı!
    Briant, karşılık verdi:
    "Saatin kaçta durmuş olması bize bir şey öğretmez. Bu saat, zavallı adamın ölümünden çok önce durmuş olabilir..."
    Briant, biraz güçlükle saatin kapağını açtı, akreple yelkovan, üçü yirmi yedi geçe durmuştu.
    Doniphan:
    "Ama, bu saatin bir markası olmalı... Bu da bize bir şeyler öğretebilir" dedi.
    Briant:
    "Haklısın" diye karşılık verdi.
    Ve saat kapağının içine baktıktan sonra, kazınmış şu sözcükleri okudu:
    Delpeuch, Saint - Malo
    Bu sözcüklerden biri fabrikanın, öbürü de fabrikanın bulunduğu şehrin adıydı.
    Briant, üzüntüyle:
    "Bir Fransızmış, yurttaşım..." dedi.
    Bu mağarada yoksulluğuna son veren ölümün geldiği saate dek yaşamış adamın bir Fransız olduğundan artık kuşku duyulamazdı.
    Yatak kaldırıldıktan sonra Doniphan, sararmış sayfalarında kurşunkalemle yazılmış satırlar görülen bir defter de buldu.
    Ne yazık, satırların çoğu, okunmaz bir durumdaydı. Yalnız bir iki sözcük okunabiliyordu. Bunlar da, "François Baudoin" gibi sözcüklerdi.
    Bu iki sözcüğün baş harfleri ağaca kazınan harflerdi! Defter de onun kıyıya çıktığı günden beri yaşamının güncel olaylarını tuttuğu bir not defteriydi.
    Brinat, geçmiş zamanın bütünüyle silemediği tek tük cümleler arasında "Duguay - Torouin" gibi sözcükleri okumayı başarmıştı. Bunlar, Büyük Okyanus'un ötelerinde batan gemini adı olmalıydı.
    Ağaca kazılı harflerin altında bir de tarih vardı. Bunun, deniz kazasının olduğu yılı belirttiğine kuşku duyulamazdı. Buna göre, François Baudoin'ın bu kıyıya çıkışından beri elli üç yıl geçmişti. Demek, adamcağız, buralarda yaşadığı sürede dışardan hiç yardım görmemişti.
    François Baudoin, bu topraktan başka bir yere gidemediğine göre, karşısına aşılmaz engeller çıkmıştı.
    Şimdi çocuklar, durumlarının korkunçluğunu daha derin düşünüyordu. Çetin işlere alışmış, bir adam, bir denizci; böyle bir durumdan kendini kurtaramazsa, çocuklar ne yapabilirdi?
    Gerçekte, biraz sonra bulacakları bir şey de, bu topraktan ayrılmak konusundaki bütün girişimlerin boşuna olduğunu onlara öğretecekti.
    Doniphan, defterin sayfalarını karıştırırken, araya katlanarak konmuş bir kâğıt buldu. Bu, su ve isle yapılmış bir çeşit mürekkeple çizili bir haritaydı. Çocuk:
    "Bir harita!" diye bağırmıştı.
    Briant:
    "Bu haritayı François Baudoin kendisi çizmiş olmalı" dedi.
    Wilcox:
    "Eğer doğruysa, bu adamın sıradan bir tayfa olmaması gerekir" dedi, "Bu adam, olsa olsa, Duguay-Trouin'in kaptanlarından biridir. Çünkü böyle bir haritayı ancak bir kaptan çizebilir."
    Harita, bulundukları bölgeyi gösteriyordu. İlk bakışta Sloughi-bay, kayalıklar, üstünde kamp kurulan kumsal, Briant ve arkadaşlarının batı yönünden indikleri göl, engindeki üç küçük adacık, bölgenin tüm orta bölümlerini kaplayan ormanlar görülüyordu.
    Gölün karşı yakasının öte yanında başka bir kıyı sınırına dek uzanan ormanlar da bulunuyor; bu kıyının da bütün bütün denizle yıkandığı anlaşılıyordu.
    Bu durum karşısında, kurtuluş yolu aramak için doğuya doğru gitme tasarısı suya düşüyordu. Briant'ın, Doniphan'a karşı haklı çıktığı ve anakara olduğu ileri sürülen bölgenin dört bir yanını denizin çevirdiği anlaşılıyordu. Demek, burası bir adaydı ve François Baudoin de bu nedenle kurtulamamıştı.
    Haritada, toprağın biçimini genellikle görmek olanağı da vardı. Bunun akıldan çizildiği pek doğaldı. Haritayla ilgili hesaplar, ölçülerek değil, dolaşmakla yapılmıştı. Ama Briant'la Doniphan, Sloughi-bay ile göl arasındaki alanı harita üstünde tanıyor, düşülen yanlışlıkların o kadar önemli olmadığını görüyorlardı.
    Adamın, üstünde bulunduğu adayı bütünüyle dolaştığı bir gerçekti. Çünkü, coğrafyayla ilgili tüm ayrıntıları not etmişti. Ajupa ile dere geçiti de onun yapıtı olmalıydı.
    Adanın kuzey bölgesi, haritaya göre, çorak ve kumsaldı. Derenin en üst yanında güneye doğru sivri bir burun gibi uzanan geniş bir bataklık vardı.
    Haritanın altına çizilmiş bir ölçeğe bakılınca, adanın kuzeyle güney arasındaki uzunluğunun elli mil, batıdan doğuya genişliğinin yirmi beş mil, çevresinin de —girinti ve çıkıntılarla birlikte— yüz elli mil olduğu öğreniliyordu.
    Bu adanın Polinezya takım adalarından hangisi olduğunu bilmek ve Büyük Okyanus'un ortasında bulunup bulunmadığını kesinlikle öğrenmek olanağı yoktu.
    Artık, Sloughi çocukları için geçici değil, köklü bir yerleşme zorunluğu ortaya çıkıyordu. Mağara, çocuklara iyi bir barınma yeri olacaktı; bunun için de kış fırtınaları başlamadan önce tekneler tüm eşyanın mağaraya taşınması, daha sonra da geminin büsbütün bırakılması uygun olacaktı.
    Zaman geçirmeden kampa dönmek gerekiyordu. Briant ve arkadaşları, üç gün önce kamptan ayrılmışlardı. Bu yüzden Gordon çok kaygılı olmalıydı, başlarına kötü bir şey geldiğini düşündüğüne kuşku yoktu.
    Briant'ın isteğiyle sabah on birde yola çıkıldı. Artık kayaları aşmaya gerek kalmıyordu. Çünkü harita, en kısa yolun, doğudan batıya gelen derenin sağ kıyısını izlemek olduğunu gösteriyordu. Koya kadar uzaklık yedi mil tuttuğuna göre, bu yolu birkaç saatte alabileceklerdi.
    Ama yola çıkmadan önce dördü de, ölen Fransıza son görevlerini yapmak istediler. François Baudoin'e, adının baş harflerini yazdığı ağacın dibinde bir çukur kazdılar ve ağaçtan bir haç diktiler.
    Dinsel tören bitince mağaraya döndüler; hayvanların içeri girmesini önlemek amacıyla deliği kapadılar. Yiyeceklerinden kalanları yiyip bitirdikten sonra, kayalığın eteğinden uzanarak derenin sağ kıyısını izlemeye başladılar.
    Bir saat sonra masifin kuzey batıya doğru eğik bir yön alarak ayrıldığı noktaya vardılar. Dere kıyısını izlerken, kıyıda pek o kadar ağaç, funda ve ot olmadığından, hızlıca yürüdüler.
    Briant, yolda, derenin koyla göl arasında bir ulaşım yolu sağlayıp sağlayamayacağını anlamak için suyun yatağını iyice inceledi. Bütün sorun, dere sularının hızlı akmaması, gerek derinliğin, gerekse genişliğin bir sandalın ya da bir salın geçmesine elverişli bulunmasıydı. Sonuçta, gölden başlayarak aşılan üç millik bir alan içinde böyle bir sakınca görülmemiş, derenin ulaşıma çok elverişli olduğu anlaşılmıştı.
    Saat dörde doğru, dere kıyısından ayrılmak gerekli oldu. Gerçekten, derenin sağ yanı, üstünden tehlikesizce geçilemeyecek kadar geniş ve yumuşak bir bataklıkla kesiliyordu. Bu yüzden, ormanın içinden geçmek, en doğru, en akıllıca davranış olacaktı.
    Briant, elinde pusulası, en kısa yoldan koya varmak için kuzey batı yönüne doğru yollandı. Çocuklar, oldukça gecikiyorlardı. Çünkü yüksek otlar yollarını kesiyor, karşılarına sık sık çalılıklar çıkıyordu. Kayın, gürgen ve çam ağaçlarından oluşmuş bir kubbe altında yürüdüklerinden, güneşin batmasıyla karanlığa gömülmüş gibi oldular.
    Bu çok yorucu koşullar içinde iki mil kadar gidildi. Kuzeye doğru uzanan bataklığı bir hayli derinlemesine döndükten sonra, hemen dere yatağına yakınlaşmak gerekiyordu. Haritanın belirttiğine göre dere, Slouhgi-bay'a dökülüyordu. Ama bataklığı dönen yol öyle uzamıştı ki, Briant ve Doniphan, dere yatağı yönüne dönerek zaman yitirmek istemediler. Ormanın içinden yürümelerini sürdürdüler. Ve saat yedi buçuğa doğru, yollarını şaşırdıklarını anladılar!
    Geceyi ormanda geçirmek güç olacaktı. Yiyecekleri tükenmişti; karınları acıkırsa durumları çok zorlaşacaktı. Briant:
    "Yürüyelim, durmadan yürüyelim!" dedi, "Batı yönünden yürürsek kampa varmamız gerek."
    Doniphan, karşılık verdi:
    "Elverir ki, şu harita bize yanlış bir yol göstermiş olmasın... Hele bu dere, koya dökülen dere değilse, işte o zaman durum kötü!"
    "Bu harita neden doğru olmasın, Doniphan?.."
    "Olamaz mı, Briant?.."
    Konuşma, Doniphan'ın haritaya pek fazla güvenmediğini gösteriyordu. Ama haksızdı, çünkü adanın daha önce çocuklarca görülen bölümleri, François Baudoin'ın çalışmalarının çok doğru ve köklü olduğunu kanıtlıyordu.
    Briant, bu konudaki tartışmaların yararsızlığını bildiğinden, ses çıkarmadı; yeniden yola düşüldü.
    Saat sekizde, karanlığın çok yoğunlaşması yüzünden çevre görülemiyor; bitmez tükenmez gibi gelen ormanın sınırına bir türlü varılamıyordu.
    Birdenbire, ağaçların açık bir yerinde havaya yayılan göz kamaştırıcı bir aydınlık oldu. Service:
    "Bu da ne?" diye sordu.
    Wilcox:
    "Sanırım, bir yıldız kaydı" dedi.
    Briant, bu kanıda değildi:
    "Hayır.. Bu, bir hava fişeğidir. "Sloughi'den atılmış.."
    Doniphan:
    "Öyleyse, Gordon işaret veriyor!" dedi ve buna, tüfeğini ateşleyerek karşılık verdi.
    Karanlıkta ikinci bir fişeğin yükseldiği sırada Briant'la arkadaşları, fişeğin çıktığı yöne doğru ilerlediler; kırk beş dakika sonra da Sloughi Kampı'na vardılar.
    Onların yollarını yitirdiğinden korkan Gordon, yatın bulunduğu yeri bildirmek amacıyla birkaç hava fişeği atmayı düşünmüştü. Bu, yerinde bir davranıştı; çünkü o gece Gordon'a böyle bir fikir gelmeseydi; Briant, Doniphan, Wilcox ve Service yorgunluklarını gemide çıkaramayacaklardı.