8     


    BU duruma göre, çocukların kurtuluşuna bağlı önemli sorun, kesinlikle çözümlenmiş değildi. Deniz olduğu sanılan bu su yüzeyi, bir göldü; bu konuda kuşkuya gerek yoktu. Ama, bu gölün bir ada içinde olması düşünülemez miydi? Araştırma gezisini uzatarak, gerçek denizi bu gölün öte yanında bulmak olamaz mıydı?
    Göl, yüzeyinin görünüşüne göre, oldukça genişti. Doniphan, bu yüzün dörtte üçünün göl yüzüyle ufku oluşturduğunu görmüştü. Buna göre, bir adadan daha çok, bir anakara üstünde bulunulması, akla yakındı.
    Briant:
    "Üstünde kazaya uğradığımız bu kara, Amerika kıtası olabilir" dedi.
    Doniphan, karşılık verdi:
    "Ben, hep bunu düşündüm. Bu konuda yanılmadığım anlaşılıyor."
    Briant:
    "Ne olursa olsun, ben doğuda bir su çizgisi görmüştüm" dedi, "Nitekim, dediğim çıktı."
    "Evet ama, çıkan deniz değil!"
    Doniphan, bu karşılığı verirken, çok mutlu görünüyor, Briant ise ayak diremiyordu. Aslında ortak çıkarları ve esenlikleri bakımından yanılmış olmayı üstün tutuyordu. İnsan, bir anakara üstünde olduğu zaman, bir adada olduğu gibi kuşatılmış sayılamazdı. Bununla birlikte, doğuya doğru bir gezi için daha uygun havaların gelmesini beklemek gerekecekti. Küçük toplulukla birlikte uzun uzun yolda yürümek sorunu kesinlikle söz konusu olunca bütün güçlük, birkaç mil tutan yolu aşarak kamptan göle kadar gelmekti. Daha nisanın başlarıydı, güney yarım yuvarlağında kış, kuzey bölgeleri kışından daha zamansız gelecekti. Bu bakımdan, güzel havaların gelmesini, ondan sonra da yola çıkılmasını düşünmekten başka şimdilik yapılacak bir şey yoktu.
    Ama, batıda enginden esen rüzgârlara her zaman açık olan o koyda uzun süre tutunmaya da durum elverişli değildi. Ay sonu gelmeden gemiyi bırakmak, zorunluk olacaktı. Gordon ve Briant, kayalığın batısında bir mağara bulamamıştı. Bu yüzden, göl kıyısına daha iyi koşullarla yerleşmek olanaklarını araştırmak gerekiyordu. Bunun için de göl kıyılarını adamakıllı dolaşmanın uygun düşeceği anlaşılıyordu. Dönüş, bir iki gün gecikse bile, bu araştırma gezisini yapmak zorunluydu.
    Bu gecikmenin Gordon'u çok kaygılandıracağı kuşkusuzdu. Ama Briant'la Doniphan, kararlarından dönmediler. Yiyecekleri, daha kırk sekiz saat yetebilirdi. Havada bir değişiklik olabileceği yolunda da hiç bir belirti yoktu. Bunun üzerine, göl kıyılarından gidilerek güneye doğru inilmeye karar verildi.
    Araştırmaları uzağa götürmek için ortada başka bir neden daha vardı:
    Bölgenin bu kesiminde eskiden insanlar oturuyordu; ya da yerliler, buralara hiç uğramamışlardı. Bu, karşı durulamayacak bir gerçekti. İnsan elinden çıktığını anlatan belirtilere, belki başka şeyler de eklenecekti. Örneğin, eğer yerliler yoksa, buraya kaza sonucu düşmüş biri, yakındaki kentlerden birine gidinceye kadar buralarda yaşamış olabilirdi. İşte, bu bakımdan araştırma gezisini göl bölgesi içinde uzatmak gerekliydi.
    Yalnız şöyle bir sorun vardı: Güneye mi, yoksa kuzeye doğru mu gitmeliydi? Güneye doğru gitmeleri, onları "Sloughi"ye yaklaştıracağından, bu yönü tutmaya karar verdiler.
    Saat sekiz buçukta dört çocuk, batıda yeşillik yığınlarıyla sınırlanan ovanın otlu toprağında yürümeye başlamıştı.
    Phann, sürü sürü kuşları havalandırarak önden yürüyor; ama tüfekler, yerlilerin bulunabileceği göz önünde tutularak, onları uyandırmamak için, ateşlenmiyordu.
    Çocuklar, kimi zaman taşların, kimi zaman kumların üstünde yürüyerek göl kıyısını izlediler. Fazla yorulmadan on mil kadar ilerlediler. Yerlilerin izleriyle karşılaşmadılar. Ağaç yığınları arasından dumanlar da çıkmıyordu. Her yan ıssız gibiydi. Ne gölün ufkunda bir yelken, ne de üstünde bir yerli kayığı vardı. Bölge, her ne kadar burada önceleri insan varsa da, şimdi kimse bulunmuyor gibi görünüyordu.
    Yırtıcı ya da geviş getiren hayvanlara da hiç raslanmıyordu. Öğleye doğru iki üç kez ormanın kıyılarında kuş cinsinden birkaç hayvan görüldü, ama bunlara yaklaşılamadı.
    Service, bağırmaktan kendini alamıyordu:
    "Bunlar devekuşu!"
    Doniphan, karşılık verdi:
    "Belki de devekuşu yavruları.. Çünkü pek küçük şeyler.."
    Briant, düşüncesini söylemek istedi:
    "Eğer bunlar devekuşuysa ve eğer bir anakara üstündeysek..."
    Doniphan, alayla sordu:
    "Daha mı kuşkulanıyorsun?"
    Briant, şöyle karşılık verdi:
    "Bu hayvanlara eğer sürüyle raslarsak, bu ülkenin Amerika anakarası olması gerekir. Söylemek istediğim budur!"
    Akşamın yedisine doğru yürüyüşe son verildi. Ertesi gün, akla gelmeyen engeler çıkmazsa, "Sloughi-bay"a, yani "Sloughi Koyu"na gidilecekti. Çocuklar, yatın karaya oturduğu kıyıya bu adı vermişlerdi.
    Gerçekte, o akşam, güney yönünde daha uzağa gidilemezdi. Bu yerde sularını gölden alan derelerden biri akıyordu, bunu yüzerek geçmek gerekecekti.. Ortalığa çöken karanlık, çevrenin durumunu iyice görmeye elverişli değildi.
    Briant, Doniphan, Wilcox ve Service, akşam yemeklerini yedikten sonra, bu kez kulübede değil, parlak yıldızlar altında dinlenmekten başka bir şey düşünmediler. Gökyüzünün tepeye raslayan kesimindeki yıldızlar çok parlıyor, Büyük Okyanus'un batı bölümünde ufka yaklaşan ay ise kaybolmak üzere bulunuyordu.
    Göl ve kumsalın üstünde her şey sessizdi. Bir kayın ağacının iri kökleri arasına sığınan dört çocuk, şimşek çakması ve gök gürlemesi gibi doğa olaylarının bile bozamayacağı çok derin bir uykuya dalmışlardı. Phann'ın sesini duymadıkları gibi, ne yakınlarındaki çakalların ulumalarını, ne de yırtıcı hayvanların uzaklardan gelen seslerini işitiyorlardı.
    Yabani hayvanların yaşadığı bu bölgelerde, Güney Amerika kaplanı ve aslanı olan jaguar ile kuguar'ların yakınlara kadar sokulmasından korkulabilirdi.
    Ama gece, olaysız geçti. Bununla birlikte, şafağın göl ufkunu daha beyazlatmadığı bir zamanda, sabahın dördüne doğru, köpeğin homurdandığı, sanki bir izi kovalamak istiyormuş gibi yeri koklayarak sinirli dolaştığı görüldü.
    Battaniyelerine sıkı sıkı sarılan Briant'la arkadaşlarının uyandıkları sırada saat, yediye gelmişti. Hepsi de çabucak ayağa kalktı. Service, bir peksimet parçasını gevelemeye çalışırken öbür üçü, su yatağının öte yanındaki bölgeyi görmek istediler.
    Wilcox, yüksek sesle:
    "Dün akşam şu dereyi geçmeyi kalkışmamamız çok iyi oldu" dedi, "Yoksa bataklığın tam göbeğine düşecekmişiz!"
    Briant:
    "Orası öyle" diye karşılık verdi, "Bu güneye doğru uzanan ve sonunun nerede olduğu bilinmeyen bir bataklıktır."
    Doniphan:
    "Bakın çocuklar; bataklık üstünde uçuşan şu yaban ördeklerine, çulluklara bakın!" diye bağırdı, "Kış için buraya yerleşebilirsek, av hayvanı sağlama konusunda hiç sıkıntı çekmeyeceğiz!"
    Kayalıklarının eteğine varan Wilcox:
    "Şuraya bakınız!" diye bağırdı.
    Çocuğun gözüne çarpan şey, ormanın içindekine benzeyen ve bir çeşit baraj meydana getiren bir taş yığınıydı. Briant:
    "Artık kuşku yok!" dedi.
    Barajın sonundaki ağaç parçalarını gösteren Doniphan:
    "Evet!.. Artık kuşku duyulamaz!" diye onayladı.
    Bu ağaç parçaları, bir gemi teknesinin yıkıntısıydı. Bunların arasında, bozulmuş ve küflenerek yeşil bir renk alan bir tahta, tahtanın bir yanında da paslanarak çürümüş bir demir halka bulunuyordu.
    Service:
    "Bir halka!.. Bir halka!" diye bağırdı.
    Çocuklar, bulundukları yerde hiç kıpırdamıyor, bu kayığı kullanmış ve şu barajı yapmış adamın neredeyse meydana çıkacağını bekliyormuşcasına, çevrelerine bakınıyorlardı.
    Hyır, görünürde kimse yoktu! Bu kayığın dere kıyısına bırakılmasından beri yıllar geçmişti. Yaşamını burada sürdüren adam, ya kendi cinsleriyle karşılaşarak onlara katılmış ya da buraları bırakmadan, zavallı yaşamına bu toprakta son vermişti.
    Ne olduğu kesinlikle bilinemeyen bir insanın burada yaşadığını gösteren bu izler karşısında çocukların duydukları heyecan, çok derindi.
    Köpeğin davranışlarında bir yabansılık vardı; çocuklar, hayvanın bu alışılmamış tutumunu dikkatle izliyorlardı.
    Phann, kuşkusuz, bir iz üstündeydi. Kulakları dikiliyor, kuyruğu hızlı hızlı sallanıyor, burnunu otların arasına sokarak yeri kokluyordu.
    Service:
    "Phann'a bakınız!" dedi.
    Köpeğe doğru ilerleyen Doniphan:
    "Kuşkusuz bir şey sezdi!" diye karşılık verdi.
    Phann, bir ayağını kaldırdı ve ağzını uzatarak durdu. Sonra, birdenbire göl eteğindeki ağaç yığınlarına doğru atıldı.
    Brinat'la arkadaşları hayvanı izlediler. Birkaç saniye sonra, yaşlı bir gürgen ağacının önünde durdular. Ve ağacın kabuğuna iri iki harfle bir tarihin kazılmış olduğunu gördüler:

FB
1807

    Briant, Doniphan, Wilcox ve Service, bu iki harfle tarih önünde uzun süre sessiz ve kımıldamadan duracak kadar şaşkına dönmüş; geri gelen Phann ise, kayalığın köşesinde kaybolmuştu.
    Briant:
    "Buraya gel, Phann, buraya!.." diye bağırdı.
    Köpek dönmedi, ama çok az sonra havlamaları duyuldu.
    Briant:
    "Dikkat edelim!" dedi, "Birbirimizden ayrılmayalım ve kendimizi koruyalım!"
    Gerçekte, başka türlü davranmak da olamazdı. Yakınlarda belki bir sürü yerli vardı; bunların varlığı hiç de mutluluk duyulacak bir durum değildi. Üstelik bunlar, Güney Amerika pampalarını altüst eden o vahşi yerlilerse, çok büyük bir yıkım demekti.
    Tüfekler omuzlara asıldı, tabancalar da ele alındı ve savunmaya hazırlanıldı.
    Çocuklar ilerlediler. Kayayı döndükten sonra dereyi izlediler. Yirmi adım kadar yürümüşlerdi ki Doniphan, yerde duran bir şeyi almak için eğildi. Bu, yarı paslanmış bir demir kazmaydı. Kazmanın, Polinezya vahşilerince yapılan o kaba araçlardan biri olduğu görülüyordu. Bu kazma da, kayalıktaki halka gibi çok paslanmıştı; orada yıllardan beri durduğuna hiç kuşku yoktu.
    Ayrıca tarımsal çalışmalara ilişkin izler de görülüyordu.
    Birdenbire, güçlü bir havlama sesi duyuldu. Arkasında, niteliği büsbütün anlaşılmaz bir nedenle Phann'ın, çok sinirli davranışlarla yeniden ortaya çıktığı görüldü. Hayvan, dört dönüyor, genç efendilerinin önünde koşuyor, onlara bakıyor, çağırıyor, kendisini izlemelerini istiyormuş gibi yapıyordu.
    Köpeği yatıştırmak için boşu boşuna uğraşan Briant:
    "Olağanüstü bir şey var!" dedi.
    Doniphan, kendisini izlemeleri için Wilcox ve Service'e işaret ederek:
    "Haydi bakalım, hayvan bizi nereye götürmek istiyorsa, oraya gidelim" dedi.
    On adım kadar ilerledikten sonra Phan, bir çalılığın önünde durdu. Briant, çalılığın içinde bir havyan ölüsü ya da bir insan iskeleti bulunup bulunmadığını görmek için ilerledi. Çalıları ayırdıktan sonra dar bir delikle karşılaştı. Birkaç adım geri çekilerek:
    "Burada bir mağara mı var, acaba?" diye sordu.
    Doniphan, karşılık verdi:
    "Olabilir. Ama bu mağarada ne bulunabilir?"
    "Öğreneceğiz."
    Briant, deliğin ağzını kapayan dalları baltasıyla kesmeye başladı. İçeriye de kulak verdi, ama kuşku uyandıracak bir ses duymadı.
    Service, çabuk meydana çıkan delikten içeri kaymaya hazırlanırken Briant, onu tuttu:
    "Önce, Phann'ın ne yapacağını görelim!" dedi.
Köpek, hiç durmadan havlıyor, bir türlü sessizleşemiyordu.
    Bu mağaranın içinde canlı bir yaratık saklanmış olsaydı, çoktan dışarı çıkması gerekirdi!
    Ama, ne yapılacağını bilmeliydi. Briant, mağaradaki havanın bozuk olabileceğini düşünerek, topladığı bir avuç kuru yaprağı yaktı ve mağaranın içine doğru tuttu. Toprağın üstüne serilen yapraklar iyice yandı ve bu olay, içerdeki havanın solunur bir durumda olduğunu kanıtladı.
    Wilcox:
    "Girelim mi?" diye sordu.
    Doniphan:
    "Evet!" diye karşılık verdi.
    "Biraz bekleyin, ışık yakıp içini görelim."
    Ve Briant, dere kıyısındaki çamlardan birinin reçineli bir dalını keserek tutuşturdu; sonra arkadaşlarını arkasına takarak, çalıların arasından içeri kaydı.
    Girerken Wilcox, bir masanın yanına konulmuş tahta iskemleye çarptı. Masanın üstünde mutfak araç ve gereçleri, tabak görevi yapan iri istiridye kabukları, iki üç olta iğnesi, tenekeden bir fincan ve bir testi görülüyordu. Karşıya düşen duvarın yakınında kaba saba yapılmış ve içinde lime lime olmuş giysiler bulunan bir çeşit sandık vardı.
    Bu oyukta bir takım insanların oturmuş olduğundan kuşkulamlamazdı. Ama ne zaman, kim oturulur duruma, getirmişti burasını? O zaman yaşayan insan, şimdi hangi köşede yatıyordu?
    Oyuğun dibinde ilkel bir sedir bulunuyor ve üstünde parça parça olmuş bir battaniye görülüyordu. Çocuklar, önce bu battaniyenin altında bir ceset olduğunu sanarak geri çekildiler. Briant, tiksinmeyi bir yana bırakarak, battaniyeyi yukarı kaldırdı. Sedir bomboştu!
    Çocuklar, birkaç saniye sonra bu görünümden canları çok sıkılmış gibi, dışarda kalan ve durmadan yalvarırcasına sesler çıkaran Phann'ın yanına döndüler. Hayvan, acı acı ulumasını sürdürüyordu.
    Briant ve arkadaşları, yirmi adım kadar yürüyerek, derenin kıyısında birdenbire durdular. Tümünü bir korku sarmıştı, oldukları yere mıhlanmışlardı sanki!


    Bir gürgen ağacının kökleri arasında iskelet parçaları görülüyordu!