7     


    BRİANT, Doniphan, Wilcox ve Service, sabahın yedisinde Sloughi Kampı'ndan ayrılmışlardı. Bulutsuz bir gökyüzünde yükselen güneş, kuzey yarım kürenin ılımlı bölgelerinde yaşayanlara ara sıra iyi havalar gösteren ekimin o güzel günlerinden birini haber veriyordu. Ne sıcaktan, ne de soğuktan korkmaya gerek vardı. Eğer yürüyüşü geciktirecek ya da durduracak bir engel çıkarsa, bu daha çok toprağın durumundan meydana gelecekti.
    Gordon, çok yararı dokunacağını düşündüğü Phann'ı da birlikte götürmelerini öğütlemiş ve akıllı hayvan, bu araştırma gezisine böylece katılmıştı.
    Dört çocuk, yola çıktıktan beş dakika sonra ormana dalarak görünmez oluşlardı. Ağaçların altında kimi av hayvanları uçuşuyor, ama bunların arkasından gidip zaman yitirmenin sırası olmadığı için Doniphan, tutkulu isteklerini önleyerek çok akıllıca davranıyordu. Phann bile boş yere öteye beriye koşmanın gereksizliğini anlıyor, kılavuzluk görevini de efendilerinin yanında yürüyerek yapıyordu.
    Gezi tasarısı, koyun kuzeyindeki buruna kadar yürümeyi öngörüyordu. Böylece, Briant'ın gördüğü denize varılacaktı. Gezi programı, özellikle en kısa yoldan gitmeyi amaçladığı kadar, daha güvenli yürümek olanaklarını da sağlıyordu. Yolu bir iki mil uzatacak bir gecikmenin sıkı bir yürüyüş yapan çocuklar için önemi yoktu.
    Aşağı yukarı bir saat daha yürüdüler. Yüksek buruna kadar gitmek gerektiğinden, Briant; geçitin açık olup olmadığını düşünerek kaygı duymaya başladı. Zamanın ilerlemesi yüzünden acaba sular, burundaki çakıllı kıyıyı örtecek kadar yükselmiş miydi? Eğer, gerçekten sular yükselmişse, kayalığın kuru kalması için suların alçalmasını beklemek, yanm günlük bir zaman yitirmek demekti.
    Briant, suların yükselmesinden önce buruna varmanın yararını anlattıktan sonra:
    "Elimizi çabuk tutalım" dedi.
    Wilcox:
    "Adam sende, aldırma... Ayaklarımız ıslanırsa ne çıkar bundan?"
    Briant:
    "İyi ama, önce ayaklarımız, sonra göğsümüz ve daha sonra da kulaklarımız ıslanacak. Dosdoğru buruna gitmekle çok iyi yapmış olacağımızı sanıyorum."
    Doniphan:
    "Bize yol gösteren sensin, Briant" diye karşılık verdi, "Geç kalıp kalmamız sana bağlı bir iş! Bu konuları sen düşüneceksin!"
    "Peki, Doniphan! Öyleyse, bir saniye bile yitirmeyelim. Service nerede?"
    Sonra seslendi:
    "Service?.. Service?.."
    Çocuk, görünürlerde yoktu. Arkadaşı Phann'la birlikte gözden yitmişti. Ama hemen arkasından çığlıklar ve köpeğin havlamaları duyuldu. Service, bir tehlike karşısında mı bulunuyordu acaba?
    Briant koşan arkadaşına:
    "Dur!... Bekle!..." diye bağırdı, "Gelişigüzel davranmanın sırası değil!"
    Ama Doniphan, onu dinlemedi, arkadaşlarından önce davranmak ve her zaman ilerde yürümek istediğinden, bunu bir onur sorunu yapıyordu. Özellikle Briant'tan önce davranmak amacıyla, kayalığın yarı yüksekliğine çabucak vardı.
    Arkadaşları da kaya yığınının yukardan koparak aşağı yuvarlanacak taş parçalarından çekinerek, tırmanmaya başladılar.
    Yukarı çıkış olaysız geçti ve Doniphan, öbür çocuklardan biraz önce ayak basmakla mutluluk duydu. Sonra kılıfından çekip çıkardığı dürbününü, doğu yönünde, gözün alabildiğine uzanıp giden ormanların üstünde gezdirdi.
    Bu yönde, Briant'ın bir süre önce burunun yüksek bir yerinden gördüğü yeşillik ve gökyüzü görünüyordu. Bu genel görünüm, biraz daha kapanık biçim alıyordu.
    "Eee, söyle bakalım, ne görüyorsun?" diye sordu.
    Doniphan:
    "Hiç!" diye karşılık verdi.
    Wilcox:
    "Ben de bakayım" dedi.
    Doniphan, yüzündeki kıvancı açıkça gösterecek, dürbününü arkadaşına verdi. Wilcox, bir süre baktıktan sonra:
    "En küçük bir su çizgisi bile göremiyorum" dedi.
    Doniphan, karşılık verdi:
    "Bu yanda bir şey olmadığı belli.. Sen de bakabilirsin, Brinat.. Sanırım, yanıldığını anlayacaksın!"
    Briant:
    "Gereği yok!" dedi, "Ben, yanılmadığıma güveniyorum."
    "Bu kadarı da fazla canım!.. İşte, hiçbir şey görmüyoruz."
    "Bundan daha doğal ne olabilir ki? Benim çıktığım yükseklikten baksaydın, altı yedi millik uzaktaki o mavi çizgi görünecekti.
    Wilcox:
    "Söylemesi kolay!" dedi.
    Briant:
    "Kanıtlaması da kolay!" diye karşılık verdi, "yayla bölümünü aşalım, ormanları geçelim ve gideceğimiz yere kadar ilerleyelim."
    Doniphan:
    "Çok güzel" dedi, "Boşu boşuna uzaklara gideceğiz. Bu işin yorgunluğa değip değmediğini pek bilemiyorum."
    Gordon'un öğütlerini düşünerek arkadaşının terslik çıkarması karşısında kendini tutan Briant:
    "Sen kal, Doniphan" dedi, "Gelme! Service ile ben, yalnız başımıza gideriz."
    Wilcox:
    "Biz de geleceğiz!" dedi, "Haydi bakalım, Doniphan, yola!"
    Service:
    "Yemekten sonra!" diye söze karıştı.
    Yola koyulmadan önce iyi bir yemek gerekiyordu. Bu iş, yarım saatte olup bitti ve sonra yeniden yürüyüşe başlandı.
    Birinci eğik, çabuk geçildi. Otlu toprak, hiçbir engel çıkarmıyordu. Ötede beride uzaktan uzağa cinslerine göre küçük ağaç yığınları görülüyor; şurada burada fundalıklar, dikenli çalılıklar uzanıyordu.
    Ormana girilince yürüyüş, yüksek ve sık bitkilerle örtülü toprağın üstünde çok zorlaştı. Devrilmiş ağaçlar yolları kapıyor, çok sıklaşan çalıların arasından yol açmak gerekiyordu. Çocuklar, baltalarını kullanarak kendilerine bir geçit sağlamaya çalışıyorlardı. Her an duraklıyorlar, bacaklarından fazla kolları yoruluyordu.
    Bu ormanlara insanoğlunun hiç girmediği görülüyordu. Çünkü en küçük bir iz bile yoktu. En dar geçitler, buralara insan ayağının basmadığını anlatıyor; ağaçların insan eliyle değil, güçlü fırtınalarla devrildiği anlaşılıyordu. Kimi noktalardaki yassılmış otlar ve çalılar, son zamanlarda orta boyda hayvanların geçtiğini belirtiyordu. Bu sırada ne cinsten olduğu pek anlaşılamayan birkaç hayvanın kaçıştığı da görülüyordu. Bunların o kadar tehlikeli olmaması gerekti. Çünkü çok hızlı kaçarak, kısa sürede ateş alanı dışına çıkıyorlardı.
    Yerinde duramayan Doniphan'ın tüfeğini kavrayarak bu ürkek dört ayaklılara ateş etmek istediğine hiç kuşku yoktu.
    Ama Briant, arkadaşının, tüfek sesiyle ormanda olduklarını belli ettirecek yanlış bir davranışta bulunmasını önlüyordu.
    Doniphan, çok sevdiği tüfeğini susturmak zorunda bulunduğunu anlıyorsa da, her adımda karşısına çıkan avları gördükçe içi içine sığmıyor; eğer bu bölgede oturmak zorunlu olursa, avcılıkla bol bol besin sağlanabileceğini düşünüyordu.
    Mola verildiğinde Doniphan:
    "Çok anlaşılmaz bir şey bu!" dedi etraftaki düzenli taşları göstererek.
    Gerçekten, bir kıyıdan öbür kıyıya uzayan şose gibi bir yol vardı!
    Taşlardan yapılmış giri görünen bu yoldan geçmeye hazırlanan Service:
    "Tıpkı bir baraj!" diye bağırdı.
    Briant:
    "Dur!.. Bekle!.." diye karşılık verdi, "Taşların bu biçimde bulunmasının nedenini anlayalım."
    Wilcox:
    "Kendi kendilerine taşlar böyle bir durum alamazlar."
    Briant:
    "Kuşkusuz" dedi, "Bana öyle geliyor ki, derenin burasında bir geçit yapılmak istenmiş... Şunu daha yakından görelim."
    Geçitin bütün ayrıntıları teker teker incelendi.
    Su yolu üzerinden geçişi kolaylaştırmak amacıyla bu taşların, insan eliyle döşendiği söylenebilir miydi? Hayır, böyle bir şey söylenemezdi. Bu taşlar, ancak suların akıntısına kapılıp yuvarlana yuvarlana buraya gelmiş ve böyle yavaş yavaş birikerek doğal bir baraj oluşturmuştu. Evet, geçitin nasıl meydana geldiği, ancak böyle açıklanabilirdi.
    Şunu da eklemek gerekti: Derenin sağ ve sol kıyılarında, bu orman açıklığının toprağına insan ayağının bastığını gösterir hiç bir belirti yoktu.
    Dereye gelince: Yatağı, koyun karşı yanına, kuzey doğu yönüne doğru gidiyordu. Acaba yatak, Briant'ın burundaki kayalığın üstünden gördüğünü öne sürdüğü o denize mi dökülüyordu?
    Doniphan:
    "Şöyle bir durum aklıma geliyor" dedi, "Bu dere, batı yakasına doğru giden daha büyük ve önemli bir nehrin kolu olmasın?"
    Bu konuda yeniden bir tartışmayı gereksiz bulan Briant:
    "Göreceğiz" diye karşılık verdi, "Bununla birlikte, doğuya doğru gittikçe eğer fazla dolambaçlar yapmıyorsa, şu derenin yatağını izlememizin uygun olacağını düşünüyorum."
    Dört çocuk, akış yönünde belki geçit vermeyen dereyi aşarken güç durumlarla karşılaşmamak için, dere üstündeki geçiti dikkatle aştıktan sonra, yollarını sürdürdüler.
    Saat beş buçuğa doğru Briant'la Doniphan, dere yatağının kuzeye doğru gittiğini üzülerek gördüler. Bu yatağı izlemeyi sürdürürlerse çok uzaklara gideceklerini ve amaçlarından uzaklaşacaklarını anlıyorlardı. Bu durum karşısında, dere kıyısını bırakmak, doğuya doğru, kayın ve gürgen ağaçlarıyla çok sıklaşan orman yolunu tutmak konusunda anlaştılar.
    Yürüyüş, oldukça yorucuydu. Çocuklar, kimi zaman başlarını aşan uzun otların arasından geçerken birbirlerini gözden yitirmemek için seslenmek zorunda kalıyorlardı.
    Bütün günün yürümekle geçmesi ve daha bir su yüzünün yakınına gelindiğini anlatan bir belirtinin görünmemesine karşılık Briant, kendisini kaygıya kaptırmıyordu. Ama o, burunun yüksek kesiminden ufku incelerken, bir görüş yanılgısına düşemez miydi? Kendi kendine:
    "Hayır, hayır!.." diye yineliyordu, "Ben yanılmadım! Böyle şey olmaz!.."
    Akşamın yedisine doğru, bir karanlık ortalığı kapladı.
    Briant ve Doniphan, yorgunluğu gidermek için duraklanılmasını ve gecenin ağaçların altında geçirilmesini uygun gördü. Biraz öteberi yiyerek karınlarını doyuracaklar, üzerlerine battaniyeleri çekerek üşümeyeceklerdi. Hayvanların yaklaşmalarını önlemek için de kuru dallardan ateş yakmak, oldukça iyi bir öneriydi. Ama, böyle bir ateş, gece yerlilerin yakına gelmesine yol açabilirdi.
    Doniphan:
    "Kendimizi belli edecek böyle bir davranıştan kaçınmalıyız" diyordu.
    Tümü onun düşüncesine katıldı ve akşam yemeği hazırlığıyla uğraşıldı. Çocukların yemeden yana hiç bir eksikleri yoktu! Bol bol yedikten sonra, kocaman bir kayın ağacının altına uzandılar. Onlar uyurken, Phann da yarı uyanık, genç efendilerinin yanına serildi.
    Köpek, bir iki kez uzun zuun homurdanır gibi oldu. Ormanda birkaç vahşi ya da zararsız hayvanın dolaştığına hiç kuşku yoktu. Ama hayvanlar, dinlenme yerinin yakınına gelmiyorlardı, bunu iyice öğrenmişlerdi.
    Briant'la arkadaşları, uyandıkları zaman saat yediye yakındı. Güneşin eğik ışıkları, çocukların geceyi geçirdikleri yeri şöyle böyle aydınlatıyordu.
    Çalılıktan ilk çıkan Service'in bağırmaları duyuldu:
    "Briant!.. Doniphan!.. Wilcox!... Gelin!.. Buraya gelin!"
    Briant:
    "Ne var?.." diye sordu.
    Wilcox da:
    "Evet! Ne var?.. Hep o bağırmak alışkanlığıyla bizi korkutmak istiyor şu Service de!"
    Service:
    "Buraya gelin de, nerede yattığımızı görün!" diyordu.
    Çocukların geceyi geçirmek için geçirdikleri yer, bir ağaç altı ya da bir çalılık değil, yerlilerin "Ajupa" dedikleri ve dalların birbirine sarılmasından oluşturulan bir çeşit yaprak kulübeydi. Bu ajupa, kuşkusuz eskiden yapılmış olacaktı. Çünkü çatısını ve duvarlarını, dayandığı bir ağaç tutuyor ve kulübe, Güney Amerika yerlilerinin kulübelerini andırıyordu.
    Doniphan, çevresine çabucak bir göz atarak:
    "Burada insanlar mı var, acaba?" diye sordu.
    Briant, karşılık verdi:
    "Öyle gibi... Çünkü bu kulübe, hiç kuşkusuz, kendi kendine yapılmadı ya!"
    Wilcox:
    "İşte bu durum, dere üstündeki geçitin varlığını açıklıyor" dedi.
    Service yüksek sesle:
    "Çok güzel!" diye araya girdi, "Eğer burada oturan insan varsa bunlar, sanırım iyi kişiler olacak. Çünkü bu kulübeyi, geceyi burada geçirmemiz için yapmışlar!"
    Gerçekte, bu ülke yerlilerinin, Service'in dediği gibi, iyi insanlar olup olmadıkları, pek belli değildi. Yalnız açıkça görülen bir durum varsa, o da yerlilerin ormanın bu kesimine ancak çok eskiden uğramış olmalarıydı. Bu bölge, eğer Yeni Dünya'nın bir bölümüyse, bunların Amerika yerlileri olması; eğer bir ada olup Büyük Okyanus'un takım adalarından biriyse, bu yerlilerin Polinezya yerlileri, üstelik insan eti yiyen vahşiler olması gerekirdi! Bu son olasılığın büyük tehlikeler doğurması kaçınılmazdı; ama yine de sorunun kesinlikle çözümlenmesi gerekiyordu.
    Briant, yola çıkılmasını isterken Doniphan, bu kulübenin ayrıntılı bir incelemeden geçirilmesini önerdi.
    Kulübe, uzun zaman önce bırkılmışa benziyordu. İçinde rastgele bir şey, bir araç, kaynağının nereden geldiği anlaşılacak bir gereç bulunabilir miydi acaba?
    Ajupanın tabanına serilen kuru otlar, titizlikle altüst edildi. Service, bir köşede bir çanak ya da bir bakraç görevi gördüğü akla gelen pişmiş bir toprak parçası buldu. Bu toprak parçası, bunun bir insan işi olduğunu gösteriyor, ama bundan başka bir şey öğretmiyordu. Bu bakımdan, yola koyulmaktan başka yapılacak bir iş yoktu.
    Saat yedi buçuğa gelince çocuklar, pusulaya bakarak, hafif eğilimli bir toprak üzerinden, doğu yönüne doğru yollanmaya başladılar. Ağaçlar, otlar arasından iki saate kadar yürüdüler; iki üç kez geçit açmak için baltalarını kullanmak zorunda kaldılar.
    Sonunda, saat ona gelmeden biraz önce, ağaçların bitmez tükenmez örtüsünden başka bir şey bulunmayan başka bir ufuk göründü. Ormanın öte yanında geniş bir ova uzanıyordu. Bu ova, yarım mil kadar doğuda, Briant'ın gördüğünü öne sürdüğü denizin dalgalarıyla dövülen bir kumsala paralel olarak, ufkun en son sınırına kadar uzanıyordu. Doniphan, susuyordu. Bu kendini beğenmiş çocuk, arkadaşının yanılmadığım benimsemek zorunda kalmıştı.
    Bu sırada, görüşünün haklı çıktığını anlayan, ama bu yüzden övünmeyi düşünmeyen Briant, gözlerinde dürbün, çevreyi inceliyordu.
    Kuzey yönünde güneş ışıklarıyla iyice aydınlanan kıyı, biraz sola kıvrılıyordu. Güneyde, çok belirli bir kıvrımla uzayan kıyıda da eş görünüm vardı.
    Şimdi artık kuşkuya yer yoktu! Üzerlerinde bulundukları toprak bir anakara değil, bir adaydı! Çocuklar, dışardan bir yardım gelmezse, bu adadan kurtulmak umutlarını bütün bütün yitirmek zorunluğundaydılar.
    Enginde başka bir kara da görünmüyordu. Bu ada ıssızdı; Pasifik Okyanusu'nun geniş alanı içinde kayıplara karışmış gibiydi!
    Bu sırada Briant, Doniphan, Wilcox ve Service, kumsala kadar uzanan ovayı geçtikten sonra, kumdan oluşmuş bir tümseğin eteğinde yürüyüşe ara verdiler. Amaçları, sabah kahavaltısı yapmak, sonra orman içinden yine yola koyulmaktı. Eğer ellerini çabuk tutarlarsa, gece bastırmadan "Sloughi'ye dönebileceklerdi.
    Çocuklar, oldukça tasalı geçen yemekte ancak bir iki sözcük konuşabildiler. Sonunda Doniphan, çantasıyla tüfeğini alarak ayağa kalktı:
    "Gidelim!" dedi, başka bir şey söyleyemedi.
    Dört çocuk, denize son kez baktılar, ovayı geçmeye hazırlandılar. Bu sırada Phann, kıyıya doğru koştu. Service:
    "Phann!.. Buraya Phann!" diye bağırdı.
    Ama köpek, ıslak kumları koklayarak koşmasını sürdürdü. Sonra, küçük dalgaların içine atılarak, çok susamış gibi, su içmeye başladı. Doniphan:
    "İçiyor!.. İçiyor!" diye bağırıyordu.
    Doniphan, bir saniyede kumsala atlayarak, Phann'ın içmekte olduğu suyu tatmak için dudaklarına değdirdi. Su, tatlıydı!
    Doğuda, ufka dek uzanan bu su, bir deniz değil, bir göldü!