5     


    ACABA burası ada mı, yoksa anakara mıydı?.. Bu önemli sorun, yaratılış ve kafa bakımından şu küçük ailenin başı durumunda olan Briant, Gordon ve Doniphan'm aklını durmadan tırmalıyordu. Küçükler; içinde bulundukları günden başka bir şey düşünmezlerken, büyükler; geleceği düşünüyor, aralarında genellikle bu konuyu görüşüyorlardı. Bununla birlikte, toprak ister ada, ister anakara olsun, ekvator kuşağı özelliklerini göstermediği açıkça anlaşılıyordu. Bu durum, bitkisel yaşamdan, Pasifik'in orta bölgelerindeki ağaç ve bitkilere benzemeyen meşe, kayın, söğüt, gürgen ve çam gibi çeşitli ağaçların yetişmesinden görülüyorduk Bu da, çıktıkları yerin, güney kutbuna daha yakın olan Yeni Zelanda'nın enlem derecesinden biraz daha yukarda bulunduğuna tanıklık ediyordu. Bu bakımdan, kış mevsiminin çok sert geçmesinden korkulabilirdi. Ormanda, toprağı örten ölü yapraklardan oluşmuş sık bir halı döşenmiş gibiydi. Yalnız mevsimden mevsime hiç soyunmadan yaprak değiştiren çam ağaçlarının yeşilliklerini korudukları görülüyordu.
    Gordon:
    "İşte" dedi, "Gemimizin konuta dönüştüğü günün ardında, kıyının bu bölümüne kesinlikle yerleşmenin doğru bir iş olacağını düşünmüştüm. Şimdi, bunda haklı olduğumu görüyorum."
    Doniphan:
    "Benim de düşüncem budur" dedi, "Eğer kötü havaları beklersek, yüzlerce millik yol aşarak, insan bulunan bir yere gitmek için çok geç kalacağız."
    Briant da:
    "Sabırlı olmak gerek. Daha martın yarısındayız" dedi.
    Doniphan, yeniden:
    "İyi havalar, nisan sonuna kadar sürebilir. Altı hafta içinde yola çıkarız."
    Briant:
    "İyi ama, yol bulunursa." diye görüşünü belirtti.
    "Neden olmasın."
    Buna, Gordon karşılık verdi:
    "Kuşkusuz, bir yol vardır. Ama, yol olsa da, bunun bizi nereye götüreceğini biliyor muyuz?"
    Doniphan, görüşünü söyledi:
    "Ben, yalnız bir şey biliyorum; o da soğuk ve yağmur mevsiminin başlamasından önce gemiden ayrılmanın anlamlı olacağıdır."
    Briant:
    "Neresi olduğu bilinmeyen bir ülke içinde deliler gibi serüvenlere atılmaktansa, bu zorlukları görmek kuşkusuz daha iyidir" dedi.
    Doniphan, sert bir davranışla karşılık verdi:
    "Sizin düşüncenizde olmayanlara deli demekle çok çabuk yargıya varıyorsunuz!"
    Gordon araya girmeseydi; Doniphan'ın karşılığı, Briant'ın yeni karşı koymalarına, konuşmanın da kavgaya dönüşmesine yol açacaktı:
    "Boş yere tartışmakta yarar yok. Kendimizi bu durumdan kurtarmak için önce aramızda anlaşmakla işe başlamalıyız...
    Doniphan, insanların oturduğu bir ülkeye komşu olan bir yerde bulunuyorsak, zaman geçirmeden bu yere gitmemizin gerektiğini söylemekte haklıdır. Briant da, "Bu, olabilir mi?" diye soruyor ki, o da böyle düşünmekte haksız değil!"
    Doniphan, karşılık verdi:
    "Allah, Allah... Kuzeye çıkarak, güneye inerek ve doğuya doğru giderek sonunda insan oturan bir yere kuşkusuz varabiliriz!"
    Briant:
    "Evet, doğru" dedi, "Eğer bir anakara üstündeysek, kaygılanacak bir şey yoktur. Ama, bir adadaysak, üstelik bu ada ıssızsa, o zaman iş değişir!"
    Gordon, söze girdi:
    "İşte, bunun içidir ki, bulunduğumuz yerin ne olduğunu bilmemiz gerekiyor... "Sloughi"den ayrılma konusuna gelince, doğuda bir deniz olup olmadığını öğrenmedikten sonra bu iş gerçekleşemez."
    Görüşlerinde her zaman direnmeye eğilimi bulunan Doniphan, yüksek sesle:
    "Biz onu bırakmasak bile o bizi bırakacak" diye söylendi, "Gemi, bu kumsalın üstünde kışın fırtınalı havalanna dayanamayacaktır!"
    Gordon:
    "Bu düşüncene katılırım" diye karşılık verdi, "Bununla birlikte, iç kesimlere gitmeden önce nereye gideceğimizi bilmek gerek."!
    Gordon'un yargılama yöntemi çok yerindeydi ve Doniphan, bu görüşü ister istemez benimsemek zorunda kaldı.
    Briant:
    "Bir şeyler bulmak, öğrenmek için dolaşmaya hazırım!" dedi.
    Doniphan:
    "Ben de!" diye karşılık verdi.
    Gordon, ekledi:
    "Tümümüz hazınz, ama belki uzun ve yorucu olacak böyle bir dolaşmaya küçükleri de sürüklemenin doğru olmayacağını, içimizden iki üç kişinin bu işe yeteceğini düşünüyorum."
    Briant:
    "Üstünden her yanı görebileceğimiz yüksek bir tepe bulunmaması ne kötü" dedi, "Basık bir toprak üstünde bulunuyoruz. Tek dağ göremiyorum. Üstelik, ufukta da bir şey seçemiyorum. Bana öyle geliyor ki, kumsalın arkasında yükselen şu kayalardan başka bir yükseklik yok.. Öte yanda, hiç kuşkusuz, ormanlar, ovalar, bataklar vardır. Bütün bunların arasında da kaynağını bulduğumuz dere akıyor."
    Gordon da düşüncesini belirtti:
    "Bu bölgeyi bir kez gözden geçirmek yararlı olacak."
    Briant:
    "Koyun kuzeyine niye gitmiyoruz?" diye sordu "Bu koyu kapayan burunun üstüne çıkmakla uzağı görebileceğimizi sanıyorum."
    Gordon:
    "Neye yarar?" diye karşı koydu. "Bu yükseklikten ne görebileceğiz sanki?."
    Briant, karşılık verdi:
    "Ne varsa, onu!"
    Gerçekten, koyun bir ucunda, deniz yanında, birdenbire kesilmiş gibi görünen burun biçiminde bir kaya yığını vardı. "Sloughi"den bu buruna kadar olan uzaklık, eğri biçimindeki kumsal izlenirse, yedi sekiz mildi. Amerikalıların dediği gibi, "kuş uçuşu"yla dümdüz gidilirse, en fazla beş mildi.
    Bu yükseklik, ülkenin ayrıntılı olarak gözden geçirilmesine yetebilir miydi acaba?.. Gözler, doğuya doğru, rasgele bir engelle karşılaşacak mıydı? Her ne olursa olsun, kıyının kuzeye doğru sonsuz uzayıp uzamadığı, Okyanus'un sürüp sürmediği anlaşılacaktı. Bunun için de koyun bu uç kesimine gitmek ve yükseğe çıkmak yerinde bir davranış olacaktı. Doğu bölgesi bilinirse, çok geniş bir alan görülebilirdi.
    Bu tasarının uygulamaya konması benimsendi. Doniphan, bu girişimde büyük bir yarar görmüyorsa da -görmeyeceği çok doğaldı, çünkü düşünce kendisinin değil, Briant'ındı— karşı koyması kabul edilmemişti. Çünkü bu girişim, çok olumlu sonuçlar verebilirdi.
    Bu arada, geminin oturduğu yerin bir anakara sahanlığı olup olmadığını iyice anlayıp bir kanıya varmadan "Sloughi"den ayrılmamak da uygun görüldü.
    Bundan sonra gelen beş gün içinde girişimin uygulanmasına olanak bulunamadı. Hava sisliydi; ara sıra ince bir yağmur düşüyordu. Rüzgâr da sertleşeceğe benzemiyordu ama, ufku kaplayan bulutlardan çevre görülemiyordu.
    Bu birkaç gün boşa gitmedi, çeşitli işlerle uğraşıldı. Briant, yaratılışının gereği, bir baba sevecenliğiyle kanat açarak, hiç durmadan küçük çocuklarla ilgileniyor; buna durumunun izin verdiği oranda sürekli bir özen gösteriyordu. Sıcaklığın düşmeye başladığını anlayınca, tayfaların dolaplarında bulunan şeyleri küçükere uydurmaya çalıştı. Çocukların bedenlerini kalın giysilerle korumayı zorunlu görüyordu. Bu yüzden de bir terzilik işidir başladı.
    Moko, elinden her şey gelen bir miço olduğundan, bu biçki ve dikiş işlerinde de büyük bir beceri gösteriyordu. Sonunda Costar, Dole ve Jenkins; bu çok geniş pantalon ve yün gömleklerle çok şık göründüler!
    Küçükler, hiç bir zaman kendi başlarına bırakılmıyordu. Garnett ya da Baxter'in gözetiminde, çoğunlukta, suların alçaldığı sıralarda istiridye toplamaya, dere yatağında ağlarla ya da oltalarla balık tutmaya gidiyorlardı. Bu uğraşlar onlara eğlence geliyordu ama, hepsine de yararlı oluyordu. Çocuklar, böylece, hoşlarına giden bir işle uğraşınca, korkunçluğunu iyice anlayamadıkları durumu hiç düşünmüyorlardı. Kuşkusuz, tüm arkadaşlarının duyduğu ana baba yokluğunun acısını duyuyor, ama ailelerini belki bir daha hiç göremeyeceklerini akıllarına bile getirmiyorlardı.
    Gordon'la Briant'a gelince... Onlar, "Sloughi"den hiç dışarı çıkmıyorlardı. Ara sıra yanlarında kalan ve hep neşeli görünen Service de kendilerine yararlı oluyordu. Service, Briant'ı çok seviyor; Doniphan'ı tutan arkadaşlarıyla hiçbir zaman birlik olmuyordu. Briant da ona karşı fazlasıyla sevecenlik ve sevgi gösteriyordu.
    Service, içten gelen bir istekle:
    "İşler, güzel ve yolunda gidiyor!" diye yineliyordu, "Bizim "Sîoughi", iyiliksever bir dalgayla hiç zarar görmeden bir kumsala çıktı. Bu, ne Robinson Crusoe'nin, ne de İsviçreli Robenson'un düşsel adalarında bulamadıkları çok güzel bir şans!"
    Acaba Jacques ne yapıyordu?.. Jacques, geminin değişik işlerinde kardeşinin yardıma koşuyorsa da, kendine bakan gözleri başka yana çevirtmekte acele ederek, sorulan sorulara şöyle böyle karşılıklar veriyordu.
    Briant, Jacques'in bu davranış ve tutumundan büyük bir kaygı duyuyordu. Dört yaş büyük olduğu için kardeşinin üstünde köklü bir söz geçerliği vardı. Gemiye geldiğinden beri, yapılan gözlemlere göre Jacques, vicdan acısıyla kıvranan bir çocuk gibi davranıyordu. Acaba bir suçu, kardeşine bile açıkça söylemeye yüreklenemediği önemli bir suçu mu vardı? Bunun böyle olduğu kesin gibiydi; çünkü onun çok kez kızaran gözleri, ağladığına tanıklık ediyordu.
    Briant, kardeşinin sağlığında bir bozukluk olup olmadığını kendi kendine soruyor, bu konuda kaygılı düşüncelere kapılıyordu. Kardeşi hastalanırsa, ona nasıl bakılabilirdi? Briant, duyduğu kaygı yüzünden kardeşini sorguya çekmek zorunda kaldıkça Jacques:
    "Hayır hayır!... Bir şeyim yok!.. Hiç bir şeyim yok!" diye karşılık veriyordu.
    Ondan, başka bir söz almamıyordu.
    11 Marttan 15 Marta kadar geçen süreyi Doniphan, Wilcox, Webb ve Cross, kayalarda yuva kuran kuşları avlamakla geçirmişlerdi. Her zaman birlikte gidiyorlar, bu davranışlarından ayrı bir topluluk kurma yolunu aradıkları açıkça görülüyordu. Gordon, bu duruma pek kaygısız gözle bakamıyordu. Uygun zamanlarda yanlarına sokularak, birleşmenin ne kadar gerekli olduğunu kendilerine anlatmaya çalışıyor; ama Doniphan, onun sözlerine soğuk karşılıklar veriyordu. Gordon, üstelemenin ölçülü bir davranış olmadığını düşünüyor; ama çok acı sonuçlar verebilecek bu ayrılık filizlerini yok etmek konusunda umudunu kesmiyordu. Gerçekte, olayların, öğütlerle sağlanamayacak bir yakınlaşmayı oluşturması, pek olacak şey değildi.
    Koyun kıyılarında yapılması düşünülen dolaşmayı engelleyen bu sisli günlerde avlar sürdürülmüş; iyi sonuçlar da alınmıştı. Spora çok düşkün olan Doniphan, tüfek kullanmakta gerçekten çok beceriliydi. Bu becerisinden de büyük bir övünç duyuyor. Wilcox'un yeğleyerek kullandığı tuzak, ağ ve benzerleri gibi av araçlarından tiksiniyordu. Arkadaşlarının içinde bulunduğu durumda bu çocuğun, oysa onlara daha fazla hizmetleri dokunabilirdi.
    Webb de iyi bir nişancıydı ama, Doniphan'la eşit olduğunu öne sürecek durumda değildi. Cross ise, o kadar iyi tüfek kullanamadığından, amcasının oğlunun usta atışlarını alkışlamakla yetiniyordu. Bu" avlarda iyi iş gören "Phann" adındaki köpeği de unutmamak gerek... Phann, kayaların öte yüzüne düşen avları bulup getirmek için dalgaların arasına atılmakta bir saniye bile duraksamıyordu.
    Genç avcıların vurduğu hayvanlar arasında Moko'nun nasıl pişireceğini bilmediği bir sürü deniz kuşları da vardı. Moko, iyi niyetine karşılık, herkesi sevindiremiyor, bunda zorluk çekiyordu.
    Burundaki yüksek kesime çıkmakta acele ediliyordu. Çünkü bu çıkış, üstünde bulundukları toprağın anakara mı, yoksa ada mı olduğu yolundaki önemli sorunu belki çözümleyecekti. Topluluğun geleceği, özellikle geçici ya da kesin yerleşme işi, ancak bu soruna bağlıydı.
    15 Mart günü bu tasarının uygulamasına elverişli gibi göründü. Gökyüzü, geceleyin, günlerdir süren bozuk havaların sık bulutlarından sıyrılmıştı. Karadan gelen bir rüzgâr, göğü birkaç saatte temizlemişti. Güneşin güçlü ışınları kayalıkları yaldızlıyordu.
    Koyun kuzeyinde bir araştırma gezisi yapmak, Briant'ın düşüncesiydi. O, bu işi yalnız başına yapmayı tasarlamıştı. Gordon'un kendisiyle birlikte gelme önerisine "peki" diyeceğine hiç kuşkusu yoktu. Ama, küçük arkadaşlarını koruyucusuz bırakma düşüncesi, onu kaygılandırıyordu.
    15 Mart akşamı Briant, barometreyi inceledikten sonra ertesi günün sabahı güneş doğarken yola çıkacağını Gordon'a bildirdi. Gidip gelme hesaplanırsa on ya da on bir millik bir uzaklığı aşmak, yorgunluğa pek aldırış etmeyen güçlü ve çevik bir çocuk için düşünülecek bir şey değildi. Bir günlük süre, kuşkusuz bu araştırmayı yapmaya yetecek ve Gordon, arkadaşının gece bastırmadan önce döneceğine inanabilecekti.
    Briant, sabah, gün ağarırken, öbür çocukların haberi olmadan yola çıktı. Avcı arkadaşlarının, dolaşmaları sırasında, hiçbir hayvan izine rastlamadıklarını biliyordu; ama böyle bir vahşi hayvanla karşılaşabileceğini de düşünerek, yanına bir sopayla bir tabanca aldı.
    Briant, burnunun ucundaki işini kolaylaştırmak için, bu savunma silahlarına, uzaklıkları büyük bir aralıkla gösteren bir de dürbün eklemişti.
    Briant, burunun eteğine elden geldiğince çabuk varmak istiyordu. Hava, açıktı; gökyüzü sislerden büsbütün kurtulmuştu. Bu durumdan yararlanmak gerekiyordu. Eğer öğle üstü bulutlar doğuya doğru giderse, bu araştırma gezisi hiç bir sonuç vermeyecekti.
    Hızlı yürüyen Briant, iki saatte yolun yarısını aşmıştı. Hiç bir engel çıkmazsa, sabahın sekizinden önce buruna varabileceğini hesaplıyordu. Ama, kayalıklar yakınlaştıkça kıyı, gitgide geçilmesi daha zorlaşan bir durum alıyordu. Bu çok yorucu yürüyüş, iki saatlik bir gecikmeye yol açmıştı.
    Briant, kendi kendine şöyle diyordu:
    "Ne olursa, olsun, denizin yükselmesinden önce buruna ulaşmam gerek! Suların kumsalı kaplamasından önce buradan geçip gitmeliyim!"
    Gözüpek çocuk; ağrı vermeye başlayan yorgunluğunu duymak istemeyerek çabuk çabuk yürüyor, gideceği yere bir an önce varma yollarını araştırıyordu. Kimi yerlerde yüksekliği bacaklarının yarısına kadar gelen geniş su birikintilerini geçmek için ayakkabılarıyla çoraplarını çıkarmak zorunda kalıyordu.
    İyice inceleyip vardığı bir sonuç vardı: Koyun bu bölümünde deniz kuşları çok boldu. Güvercinler ve yaban ördekleri karınca gibi kaynaşıyordu. Üstelik, denizdeki kayaların tepesine çıkan iki üç çift fok, suların altına kaçma gereğini bile duymuyor, korkmuyorlardı. Fokların insandan çekinmemelerinin nedeni, insanoğlunda korkulacak bir şey olmadığını sanmalarına bağlanabilirdi. Kuşkusuz, yıllardan beri hiç bir balıkçı buralara gelerek bu hayvanları avlamamıştı.
    Ama Briant, bu konuda iyice düşünerek, fokların varlığından, üstünde bulunduğu toprağın, Yeni Zelanda adaları enleminden daha güneyde olduğu kanısına varıyordu. Zaten yat, Büyük Okyanus'u geçtiği sırada, güney doğuya doğru bir hayli gitmişti.
    Briant, sonunda burunun eteğine vardığı zaman, güney yöresinde çok bulunan foklardan yüzlercesini görünce, düşündüğünün bir gerçek olduğuna daha çok inandı.
    Denizdeki kayaları örtmeye başlayan sulardan sakınmak için, yüksek bir yere oturdu. Kayalıkların eteğindeki dar geçitin, bir saate kadar sularla kapanması, çok doğaldı. Ama şimdilik o kadar kaygıya kapılmaya gerek yoktu.
    İyi bir et parçası, mataradan içilen birkaç yudum su; çocuğun açlık ve susuzluğunu gidermeye yetmişti; bundan daha iyisi can sağlığıydı. Bu duraklama sırasında bedeni de iyice dinlenmiş, düşünmeye bile zaman bulmuştu.
    Briant, kardeşi Jacques'ı da düşündü. Bu çocuğun işlediği, belki de gemi kazasından önce işlediği, bir suçu gizlediğini sanıyor; Jacques'ın karşılık vermemekte direnmesine bakmayarak, onu bu konuda zorlamayı tasarlıyordu.
    Briant, tüm gücünü kazanmak amacıyla bu dinlenmeyi bir saat kadar uzattı. Çantasını topladı, sırtına astı; kayaları tırmanmaya başladı.
    Briant, dürbününü bu geniş alanın her noktası üstünde titizlikle gezdirdi. Acaba, bir ada içinde mi, yoksa bir anakara üstünde miydi?.. Briant, bunu söyleyebilecek durumda değildi. Yalnız şu vardı: Bu kara, eğer bir adaysa, bu adanın çok geniş olduğunu benimsememek gerekti. Onun söyleyeceği, ancak bu kadardı.
    Briant, batı yönüne döndü. Deniz, ufka doğru yavaşça eğilen eğik ışıkları altında pırıl pırıl parlıyordu. Birdenbire gözüne götürdüğü dürbününü, enginin en son çizgisine doğru çevirdi:
    "Gemiler!... Gemiler geçiyor!" diye bağırdı.
    Gerçekten, on beş mil kadar bir uzaklıkta parıldayan sular üstünde, üç siyah nokta görünüyordu!
    Çocuk, büyük bir şaşkınlık içindeydi. Acaba, bir görüş yanılgısına mı düşüyordu? Görünürde gerçekten üç gemi mi vardı?..
    Briant, dürbününü indirdi. Soluğundan merceklerin buğulanabileceğim düşünerek, ikisini de sildi, yeniden baktı.
    Görünen üç nokta, yalnız tekneleri seçilebilen gemilere benziyordu. Bunların direkleri görünmüyor, ilerlediğini gösteren bir duman da çıkmıyordu.
    Briant, bunların gemi olmadığını kabul etse bile içindekilerin, verilecek işaretleri göremeyecek kadar uzakta bulunduklarını düşündü. Arkadaşlarının bu gemileri kesinlikle göremeyeceklerini anlayarak, kumsalda büyük bir ateş yakmak amacıyla "Sloughi"ye çabucak dönmenin en doğru bir iş olacağını aklından geçirdi. Bu ateş, ancak güneş battıktan sonra yakılabilirdi.
    Çocuk, bunları düşünürken üç siyah noktayı da hiç durmadan inceliyordu. Bu kara noktaların kıpırdamadıklarını gördükçe de ilgisi büsbütün artıyordu.
    Dürbününü yeniden kaldırdı; bu noktaları objektifin içinde birkaç dakika daha tuttu. Sonunda, bu kara noktaların, kıyının batı yönünde bulunan üç küçük adacık olduğunu anlamakta gecikmedi! Fırtına, yatı kıyıya doğru sürerken, gemi bunların önünden geçmiş, ama ortalık sisli olduğundan, adacıklar görünmemişti.
    Briant'ın düş kırıklığı çok derin, çok büyüktü.
    Saat iki olmuştu. Briant, "Sloughi'ye dönme zamanının geldiğini düşündü, tepenin eteğine inmeye hazırlandı.
    Bununla birlikte, doğu ufkunu bir kez daha gözden geçirmek istedi. Güneşin ufka daha yakınlaşması yüzünden o ana kadar seçemediği başka bir noktayı da belki görebilirdi.
    Briant, bu yönde de çok titiz bir gözlem yaptı, bu kadar dikkat göstermesine üzülmedi.
    Gözlerini çok uzaklara kadar dikti: Yeşilliğin son örtüsü ardındaki geniş bir alanda kuzeyden güneye uzanan mavimtrak bir çizgiyi çok belirli gördü. Kendi kendine, "Bu da ne?.." diye sordu.
    Daha dikkatle baktı:     "Deniz... Evet, bu denizdir!" diye konuştu.
    Dürbün, ellerinin arasından düşecek gibi olmuştu.
    Doğu yönünde bir deniz vardı, artık bundan kuşku duyulamazdı! "Sloughi"nin oturduğu kıyı, bir anakara değil; bir ada, Büyük Okyanus'un o uçsuz bucaksız sularında yükselen ıssız bir ada, içinden çıkılmasına olanak bulunmayan bir adaydı!..
    Şimdi genç çocuğun kafasında bütün tehlikeler beliriyordu. Daha sık attığını sezdiği yüreği sıkışıyordu. Ama elinde olmayan bu heyecana karşı koyarak, gelecek ne kadar kaygı verici olursa olsun, kendini üzüntüye kaptırmamak zorunda olduğunu anladı.
    Briant, on beş dakika sonra kumsala indi. Sabahleyin izlediği yolu tutarak saat beşten önce, dönmesini kaygıyla bekleyen arkadaşlarının bulunduğu "Sloughi'ye vardı.