Ata Veda

        2


    Marion ve annesi, Petits Pauvres sokağının sonunda pek eski bir evde oturuyorlardı. Bu neredeyse yıkılacak gibi duran evin bir yüzü de Vache Noir sokağına bakıyordu. Kimse bu sokağa 'Kara inek' anlamına gelen bu adın nasıl takıldığını bilemiyordu. Marion ise buna otuz yıl kadar önce oradaki dikenli telle çevrili topraklara, bırakılan eski lokomotifin neden olduğuna inanmaktaydı.

* * *


    Ertesi gün okuldan sonra yani ikindi üzeri Gaby, çetenin en güçlü üyelerini yanına alarak Cesar Aravant'ın hurda demir avlusuna gitti. Burası parçaları sökülmüş kamyonlar, yığınlarla paslı demir, toprağa yarı batmış, yataklı vagonlar ve bükülmüş raylarla dolu, tam bir mezbeleydi. Marion, nereye bakmaları gerektiğini biliyordu. Arkadaşlarını en arkadaki rayların yanındaki şişe dolu hendeğe götürdü.

    Şişeler ta dipteydi ve üstlerine topraklar dolmuş etraflarında otlar bitmişti. Bu yüzden de şişeler adeta oraya yapışıp kalmıştı.

    Çocuklar çalışmaya başladılar ve kısa süre içinde Berthe Gideon'un ödünç vermiş olduğu bebek arabasına kırk veya elli şişe doldurdular. Sonra Gaby, Zidore ve Fernand ile Faugbourg Baccus'un yolunu tuttu. Her çocuk sırayla dolu arabayı çekiyordu. Tatave, kaza yüzünden hâlâ topallıyordu. Onun için de bu işten kaçmış ve kızlarla gitmişti.

    Üç çocuk yüklerini küçük tahta kulübeye getirince ihtiyar Zigon gözlerine inanamadı. Bütün malı kendi içmiş olduğu şarapların şişelerinden oluşuyordu. Bununla birlikte yine de kulübede epey şişe birikmişti.

    İstasyon yolundan geri dönerlerken Gaby, biraz da üzüntüyle, "İhtiyar at aslında pek önemli değildi," diye mırıldandı. "Sadece üç tekerlek üstüne oturmuş tahta bir gövdeydi. Fakat yine de onu özledim. Dünden beri bana yapılacak hiç bir şey yokmuş gibi geliyor. Baban verdiği sözü tutacak mı dersin, Fernand?"

    Fernand, arkadaşına baktı. "Babam bu sabah atı alıp götürdü. Mösyö Rossi bunu onarmayı deneyecektir. Kendisinde bu iş için gerekli bütün gereçler var... Fakat bunun Pazara geri geleceğini de pek ummamalısınız doğrusu."

    Zidore "Şimdi ne yapacağız?" diye inledi.

    Fernand, mırıldandı. "Eden sinemasında bir kovboy filmi var. Marion, okula giderken bunun resimlerine bakmış. Film renkliymiş. Marion bunun harika olduğunu söylüyor." Gaby, "Sinemaya gitmek için de çok para gerekiyor," diye içini çekti. "Juan'la Çekirgenin sinemaya verebilecek paraları yok. Biliyorum onların suçu yok ama birinin onların bilet parasını vermesi gerekiyor. Zaten iflas ettik."

    Fernand, "Marion bu işin icabına bakar," diye cevap verdi.

    Cafe Parisien doluydu. Kahvenin önünden geçerlerken Gaby camlardan içeriye baktı.

    Birden, şaşırarak konuştu. "Roublot'u Perşembeler dışında burada pek göremezsiniz. Şuraya bakın."

    Adi yaratık, kahvede oturuyordu. Karşısında da içi kürklü deri ceketler giymiş olan sert halli iki adam vardı. Onlar derin bir konuşmaya dalmışlardı. Birbirlerine doğru eğilmişlerdi. Şapkaları da birbirine değiyordu. Konuştukları şeyin pek önemli olduğu anlaşılıyordu.

    Fernand, birinin hızlı hızlı arkasından geldiğini duyarak omuzunun üstünden baktı. Sonra kahvenin ışığı Müfettiş Sinet'in koyu yeşil yağmurluğunu aydınlattı. Zidore ve Gaby, birbirlerini dürttüler. Müfettişin sağ yanağına pembemsi renkli bir flaster yapıştırılmıştı. Bu da adamın esmer yüzünde bir tuhaf duruyordu. Müfettiş, çocukları fark etmedi ve kahvedeki müşterilere de hiç aldırmadı. Kısa süre içinde de karanlıklara karışıp gözden kayboldu.

    Gaby, neşeli neşeli güldü. "Biri müfettişin gözünü morartmış. Üstelik bunun yeni olduğu da belliydi!"

    Zidore, şaşırarak, "Fakat Müfettiş Sinet pek sevinçliye benziyordu," diye karşılık verdi.

    Gaby, sözlerine devam etti. "Dün geceyi anımsıyor musun? Müfettiş, Liberation Alanında birinin izinden gidiyordu. Her halde orada bir şey oldu... Acaba orada ne oldu?"

    Mösyö Douin, saat sekizde ve eli boş geldi. Fernand, bir şey ummuyordu. Sadece gözlerini iri iri açıp bir şey söylemeye cesaret edemeden babasına öyle baktı.

    Adam, başını salladı. "Dönerken Mösyö Rossi'yi görmeye vaktim olmadı. Kusura bakma oğlum. Ama Mösyö Rossi bu işi karşılıksız yapıyor. Onun için kendisinden acele etmesini de isteyemem tabii."

    Cumartesi günü durmadan yağmur yağdı. Fernand, okuldan çıkınca arkadaşlarından ayrılarak doğru eve gitti. Çünkü hava ilginç bir şey yapmalarına olasılık vermeyecek kadar kötüydü. Marion da onun yanında değildi. Kızcağız, çetenin Pazar günü sinemaya gitmesini sağlayabilmek için para bulmaya çalışıyordu. Çocukların hepsi de ceplerini boşaltmıştı. Bu sayede Marion paranın yarısını bulmuştu. Geri kalanı da hava kararmadan bulacağına da inanıyordu. Fakat çeteden kimse mucizelere inanmıyordu. Onlar at gibi sinemanın da bir düş olacağını düşünmekteydiler.

    Tatave, "Neden şişeleri satmıyoruz?" diye önerdi. "İhtiyar Zigon bunların tamamını sevinçle alır."

    Marion, ona sert set karşılık verdi. "Satamayacağın bazı şeyler vardır. O şişeler herkesin malı. Onları bulmuş olmam onlarla istediğimi yapabileceğim anlamına gelmez. Hem o şişeleri ihtiyar adama satarsak nasıl bir durumla karşılaşırız? Belki iflas ettik ama düzenbaz değiliz."

    Saat altıyı vurduğu sırada Marion da Fernand'ın evine erişti. Çocuk eve bakıyordu. Annesi yoktu ve sıkıntıdan ağlayacak hale gelmişti.

    Marion, "Parayı buldum," diye gülümsedi. "Hem biraz paramız da artacak. Böylece ötekilerin memnun olacaklarını umarım. Bununla birlikte filmler hiç bir zaman atın yerini tutamaz."

    Fernand, sordu. "Bunu nasıl başardın?"

    "Oh, Quartier Neuf'de bir yaşlı lady, parayı tamamlamamı sağladı. Louvigny Cambrouse'da bir veteriner fazla ilâç vererek onun pakinuva köpeğini zehirlemiş. İki gün içinde köpeğin iyileşmesini sağladım. Genellikle köpekleri tedaviden para almam fakat bu sefer at yüzünden ayrıcalık yaptım, Pazar gününü böyle oturup düşünerek geçiremeyiz değil mi?"

    Marion geleli beş dakika kadar olmuştu. Birden kilitte bir anahtarın döndüğünü duydular. Mösyö Douin kapıyı açtı.

    Adam, "Onu getirdim," diye gözünü kırptı. "Onu içeriye almam için bana yardım et."

    Başsız at, ön bahçenin beton yolunda üç tekerleğinin üstünde duruyordu. İyice eskimiş gövdenin üstüne eski bir kömür çuvalı örtülmüştü.

    Mösyö Douin, "Tekerlekleri arkadaşım Mösyö Rossi kendi eliyle taktı," diye devam etti. "Hem tekerlekleri yağladı. Ayrıca bükülmüş olan telleri de düzeltti. İyi bir iş yaptı doğrusu. Ona teşekkür etmeyi unutmamalısın."

    Üçü atı iterek mutfağa soktu. Işıkta buna bakmayı istiyorlardı,. Fernand, kömür çuvalını çekti ve parmaklarını yeni çatalın üstünde gezdirdi. Mösyö Rossi, bunu yağlıboyayla yeşile boyamıştı.

    Mösyö Douin, "Çok iyi olmuş!" diye bağırdı. "Bu demir çatal hem sağlam hem de iyi."

    Marion, bir kez kapıp atın vücudundaki tozları silerken Fernand da iyi işleyip işlemediğini anlamak için tekerlekleri teker teker inceledi. Adam, onları seyrederken ellerini uğuşturup duruyordu.

    Sonra, anlatmaya başladı. "Yolda çok tuhaf bir şey oldu. Cafe Parisien'in önünden geçiyordum. Birden kahveden bir adam çıktı. Benden izin bile almadan kolumu yakaladı. Bana taşıdığım şeyin ne olduğunu sordu. Bunun üzerine çuvalı çekerek ona atı gösterdim. O zaman, 'Tamam,' dedi. 'Sana bunun için beş bin Frank veririm.' Onun şaka ettiğini sandım doğrusu. Fakat hiç de öyle değilmiş. Adam peşime takıldı ve alana kadar da geldi. Bu sırada durmadan fiyatı yükseltiyordu. Köşeye geldiğimde o on bin Frank vereceğini söyledi. Onu başımdan güçlükle atlatabildiğim! de belirtmeliyim. Bu zor oldu."

    İki çocuk başını kaldırdı.

    Fernand, sordu. "O adam Roublot'du değil mi?"     "Hayır, o değildi. Bu adamı hiç tanımıyorum. İri yarı bir erkekti. İki gündür traş olmadığı belliydi ama kılığı hiç de fena değildi. Ayrıca benimle alay etmediği de belliydi. Bununla birlikte bu eski ata on bin Frank vermeye kalkması... Bu delilik doğrusu!"

    Endişelenen Marion'la Fernand birbirlerine baktılar. Bu sürprizin verdiği sevinç birden yok olmuştu. At geri gelmişti ama Mösyö Douin'in anlattıkları her şeyi mahvetmişti.

    Adam, oğlunun yüzünü görerek endişelendiğini anladı ama bunu yanlış yorumlayarak, "Keşke bunu sana anlatmasaydım," diye söylendi. "Şimdi senin kafana bu düşünceyi soktum. Fakat sen şunu aklına iyice koy, oğlum. Bu at bir metelik bile etmez! Bunun hiç değeri yok!"

    Fernand da öfkelenerek karşılık verdi. "Bu benim atım. iki misli para da verseler onu satmam. O ahbabına söyle. Bunu böyle bilsin. Atımı asla satmam!"

* * *


    Yeni takılan demir çatalı denemek için ata ilk binen de Fernand oldu tabii. Küçük Bonbon'un da üç kez ata binmesine izin verildi. Saçları rüzgârda uçuşan kızlar da kendilerini yokuş aşağı bıraktılar. Petits Pauvres sokağı boyunca pencerelerden öfkeli veya gülen insanlara baktı. At, gök gürültüsü gibi sesler çıkararak inerken yoldan geçenler can havliyle dar kaldırıma fırladılar. Böylece kendilerini kurtardılar.

    Yol üstündeki bütün çocuklar da, "Haydi in!" diye haykırdılar.

    Vakit ilerleyip Pazar gezmesine çıkan insanlar, sinema. veya futbol maçından dönenler Petits Pauvres sokağına doldular. Yabancıları ilk gören de Fernand oldu. İri yarı iki adamın kılığı orada oturanlarınkinden çok farklıdı. Bu yüzden de yabancı oldukları hemen anlaşılıyordu.

    Fernand, son inişini yaparken o yabancıların Marion'un evinin bahçe kapısının önünde yani sağ kaldırımda beklediklerini gördü. Çetenin yarısı her aşağıya inen biniciyi alkışlamak için aşağıdaydı. İki adam da orada hareketsiz durmuş onları seyrediyor ve bir şey demeden somurtuyorlardı. Bu arada Fernand, yere atlayarak, "Bu gecelik bu kadar," diye bağırdı.

    Marion da o arada adamları görmüştü. Onun için de çetenin büyük üyelerine işaret ederek durumu haber verdi. Gaby de o sırada çocukların itirazlarını kesti. Çocuklar, Fernand'ın etrafını aldılar ve böylece onunla beraber atla birlikte yokuşu tırmandılar.

    Fernand, Marion ve Gaby'nin yardımıyla atı mutfağa soktu. Terliklerini giyip ateşin önüne yerleşmiş olan Mösyö Douin onlara gülerek baktı. Sonra oğluna, "Anlat bakalım, " dedi. "Nasıl gitti?"

    Fernand, "Yeni olsaydı bu kadar olağanüstü koşamazdı at," diye cevap verdi. Ama birden durdu çocuk. Kısa bir sessizlik oldu. Fernand yakınır gibi ekledi. "Yalnız belirli bazı kimselerin durup bakmaları çok iç sıkıcı... Bu hoşuma gitmiyor..."

    Mösyö Douin, piposunu ağzından çekti, "Hangi insanlar?" diye sordu.

    Fernand, "gidip kapıyı usulca araladı. "İşte oradalar, baba. Bir bak."

    Mösyö Douin, kapının aralığından baktı. Hava kararmaya başlamıştı ve bu arada Petits Pauvres sokağı da boşalıyordu artık. Köşedeki kahveye gidip gelenler vardı, fakat sokağın büyük bir sessizliğine bürünmüştü. İçi kürklü deri ceketleri giymiş iki adam ağır ağır yokuşu tırmanıp gelmiş evin karşısındaki kaldırımda ilerliyorlardı. Onlar hiç bakmadan evin önünden geçtiler. Mösyö Douin usulca kapıyı kapattı. İskemlesine otururken, "Başı olmayan bir at için on bin Frank," diye homurdandı. "Onların aynı adamlar olduklarından eminim. Benimle konuşan adam ve onun arkadaşı... Tuhaf şey... Bazı kimseler böyle acayip şeyleri tutturuyorlar demek!"

    Fernand, atıldı. "Dün gece seninle konuşan adam mı?"

    "Tam anlamıyla bilemiyorum. Fakat uzun boylusu ona çok benziyor. O sırada hava kararmakta olduğu için pek iyi göremedim. Neyse, biri seni rahatsız etmeye kalkarsa bana söylersin. Gaby, sen de durumu babana anlatırsın. Sözümü duydun mu?"

    Marion, güldü. "Hele bir denesinler."

* * *


    Yabancılar, çeteyle ilişki kurabilmek için ertesi Perşembeye kadar beklediler. Saat öğleden sonra beşe geliyordu. Hava kapalı olmakla birlikte batıda bulutlar biraz sıyrılmıştı. Batmakta olan güneş bulutları kızıla ve Petits Pauvres'daki evleri de pembemsi bir renge boyamıştı.

    Gaby, çetenin yarısıyla Fernand'ın evinin önündeydi. Diğer yansı da Vache Noir sokağında bekliyor ve at her dönemeçten çıkarak aşağıya inerken de coşkuyla haykırıyorlardı. Küçük Bonbon her seferki gibi yine Cecile sokağının köşesinde gözcülük ediyordu.

    O sırada Zidore, ikinci kez ata binmişti. Onun dört yol ağzına doğru yıldırım gibi indiğini gördüler ve yaralanmış bir domuz gibi avaz avaz bağırdığını da duydular. Üç dakika geçti ama yol boş kaldı. Zidore ortalıkta yoktu. Oysa onun atı tutarak yokuşu tırmanması gerekiyordu. Sabırsızlıkla kendi sırasını bekleyen Juan, "Bu sefer ne numara çeviriyor o?" diye söylendi.

    İki günden beri her şey pek sakindi ve bu yüzden Gaby, Mösyö Douin'in anlattıklarını düşünmeye gerek duymamıştı. Ama birden irkildi çocuk. Sonra, "Haydi gelin!" diye haykırdı. "Çabuk olun!"

    Koşarak yokuştan indiler. Fernand, Zidore ve üç kız, içi kürklü deri ceketler giymiş iki adamla acı bir tartışmaya girişmişlerdi. Adamlardan biri atın gidonunu yakalamıştı ve bunu çekerek çocukların elinden kurtarmaya çalışıyordu.

    Fakat Berthe ve Marion sıkı sıkı sol tekerleğe yapışmışlardı. Zidore ve Fernand da sağ tekerleği tutuyorlardı. Melie ise kopuk arka bacaklara sarılmıştı. Beşi de olanca sesleriyle bağırıyorlardı. Onlara Marion'un oniki köpeği eşlik diyordu. Köpekler, kızın evinin bahçe teli arkasında zıplıyor ve durmadan havlıyorlardı. Diğerleri yetişince adamlar atı bırakmak zorunda kaldılar.

    Fernand, Gaby'e, "Bu adamlar atımızı satın almak istiyorlar," diye seslendi. "Fakat biz satmıyoruz..."

    Adamlardan uzun boylusu da bağırdı. "Haydi... Haydi... Tam onbin Frank vereceğiz. Bu hiç de az bir para değil. Bu parayla yepyeni bir at alabilirsiniz. Hem de başı, pedalları olan bir at."

    Gaby, "Saçma!" diye çıkıştı. "Yıllardır öyle bir at yapılmıyor. Hem bu Fernand'ın atı. Oynayabileceğimiz tek şey de bu zaten. Ayrıca bu at satılık değil."

    Uzun boylu adam, gülerek arkadaşına döndü. "Duydun mu, Pepe? Buradakiler birbirlerine pek bağlı."

    Diğeri ağır ağır ceketinin düğmelerini açıp iyice kalın bir cüzdan çıkardı. Aksi bir tavırla, "Kesin şu gürültüyü!" diye homurdandı. "İşte para burada. Bunu alın ve buradan gidin. Biz atı istiyoruz."

    Gaby, kararlı bir tavırla "Atı alamayacaksınız!" dedi.

    Fernand, sessiz sedasız atı götürüp bahçe teline dayadı ve on çocuk bunu korumak için kaldırım boyunca sıralandılar. Güneşin son ışıkları onların yüzüne vuruyor karşılarında duran iri yarı iki adam gölgede kalıyordu.

    Pepe adındaki adam, "Bakalım göreceğiz," diye homurdanarak Gaby'e yaklaşacak oldu.

    Fakat Gaby yerinden kımıldamadı, ve diğerleri iki yandan ona yaklaştılar.

    Marion da kendi kendine güldü. Kız, iki parmağını ağzına götürüyordu.

    Pepe'nin bir domuzunkini andıran küçük gözleri parlıyordu. Dişlerinin arasından tiz bir ses çıkararak konuştu. "Bekle bakalım, oğlum. Botumun burnunu yediğin zaman anlarsın."

    Gaby, dudak büktü. "Bana vuramayacağından eminim. Bana tek el sürebilen babamdır. Babamın da bunu yapabilmesi için önce beni yakalaması gerekir tabii."

    Çocuklar kahkahalarla gülmeye başladılar.

    Pepe, arkadaşına dönerek, "Gel, Çirkin," diye söylendi. "İşe şundan başlayalım..."

    O anda Marion, ıslık çaldı. Pepe üstüne atıldığı sırada Gaby de bir dizinin üstüne çöktü ve olanca gücüyle adamın karnına vurdu. Pepe bundan hiç hoşlanmadı. Düzenbaz adam sendeleyerek geri gitti ve soluk almaya başlayarak yere oturup kaldı.

    Gaby'e bu kez de Çirkin saldırdı. İki kolunu açarak çocuğu sardı ve mengene gibi kollarıyla Gaby'nin vücudunu sıkmaya başladı. İşte o anda ilk köpek koşarak geldi.

    Gelen Hugo adındaki büyük tazıydı. Hayvan hiç ses çıkarmadan Vache Noir sokağı boyunca koşmuş ve toprak yığınının arkasından geçerek kimseye gözükmeden yaklaşmıştı. Hugo, Çirkini omzundan yakaladı. Adam, korkuyla bağırarak onun dişlerinden korunmak için dönmeye çalıştı.

    Pepe de arkadaşına yardım etmek için güçlükle ayağa kalktı ve karşısında Fritz'le Sezar'ı buldu. İki köpek son sürat köşeden çıkmışlardı. Hem büyük Danuvanın ağzı açılmış iri dişleri ortaya çıkmıştı.

    Gözleri ateş gibi parlayan ağızlarından dilleri sarkan üç iri köpek, serserilerin üstüne atıldılar. Onların içleri kürklü ceketlerini parçalamaya başladılar. Deri ceketler tam onların dişine göreydi. Bunları rahatlıkla tutarak paralıyorlardı. Ceketler yırtılınca sıra astarlara geldi. Bunu da içteki kürk astarlar izledi. Köpekleri seyretmek çok zevkliydi. İki adam yerde yuvarlanıyor ve kollarıyla yüzlerini korumaya çalışarak bacaklarının, ayak bileklerinin ısırılmaması için etraflarını tekmeliyorlardı. Bu sırada Marion'un oniki hastası telin arkasından olanca sesleriyle havlıyordu.

    Çirkin, "İmdat!" diye feryad etti. "İmdat!"

    Marion, köpeklerini geri çekmek için sadece bunu bekliyordu zaten. İri köpekler hemen itaat ederek gidip kızın arkasında durdular. Bu arada iki adam kesik kesik soluyarak yerden kalktı.

    Gaby, en nazik sesiyle, "Tamam," dedi. "imdat isteyerek haykırmanızı dinlemek çok hoş oldu. Şimdi buradan gidin ve bir daha da gözükmeyin!"

    Marion da ilâve etti. "Köpeklerim hiç bir zaman havlamaz. Onun için dikkatli davranın. Daha ne olduğunu anlayamadan sizi paralayabilirler."

    İki serseri yarı koşarak, yarı topallayarak Vache Noir'e sokağına inip bunun ana caddeyle birleştiği kavşağa gittiler.

    Onların gidişini seyreden Zidore, "Bir daha gelmeyeceklerdir," diye mırıldandı. "Bir dakika daha bekleselerdi köpekler onları parça parça edecekti."

    Juan, bilgiç bilgiç, "Eğer düşündükleri bir şey varsa geri geleceklerdir," diye söylendi.

    İspanyolun bu sözleri Fernand'ın merakını uyandırdı. Hayretle arkadaşına bakarak, "Atımın olağanüstü bir yanı yok ki!" diye bağırdı. "Bu som altından yapılmamış. Aslına bakacak olursan at bir kalıntı haline gelmiş."

    Juan, dudak büktü. "Orası belli olmaz. Belki de bu atta bilemediğimiz bir özellik var. Bizim farkına varamadığımız bu özelliği onlar öğrenmiş olabilirler."

    Çocuklar, yepyeni bir ilgiyle atı incelediler. Sanki o anda ellerine geçmiş gibi baktılar ata. Fakat at eskisinden farklı değildi.

    Gaby, "Ben bu işi anlayamıyorum. Çite Ferrand'lı veya Fabourg Baccus'lu çocuklar bu atı ele geçirmeye çalışsalardı anlardım. Hem bunun bir anlamı olurdu... Fakat öyle kocaman iki adam!"

    Güneş batıyordu. Karanlık kentin üstüne çökmekteydi. Birden hava da soğudu.

    Marion, ceketinin içinde titredi. "Haydi gidelim."

    Bir söz söylemeden Petits Pauvres sokağının yolunu tuttular. Çocuklar Fernand'ın gidonundan çektiği atın etrafını almıştı. Her çocuk farkına varmadan elini atın içi oyuk gövdesine dayamıştı. Onu korumak ister gibiydi. Ama bu at onlarındı.

    Fernand, verdiği sözü unutmamıştı. Onun için de aynı gece olanları bir tek ayrıntıyı bile atlamadan babasına anlattı.

    Mösyö Douin, bir söz söylemedi. Bu olayın onu çok şaşırttığı belliydi. Bir an düşündükten sonra dönerek mutfağın köşesine yerleştirilmiş olan ata baktı. Gölgeler ata esrarlı bir hava vermekteydi. Sonunda, "Acaba durumu polise haber vermek daha mı doğru," diye mırıldandı. Fakat bunu da yapmadı. Müfettiş Sinet'in çok önemli bir tutuklama yaptığı söylentisi çıkmıştı. Yasalara saygı duyan bu mahallede böyle bir şey pek ama pek ender olurdu. Müfettişin başarısından sonra ona gidip çocukların atıyla ilgili bir öykü anlatmak pek saçma olurdu. Ayrıca müfettişi bu işe karıştırmak da tatsızlık yaratırdı. Sinet, durmadan çocukları kovalıyor ve onlann anneleriyle babalarını da polis karakoluna çağırıyordu. Belki Sinet bu yüzden önemli olduğunu düşünmekteydi fakat buna karşılık o çevrede kendisini hiç sevmiyorlardı. Dolayısıyla da Mösyö Douin polise baş vuramayacağı kanısına vardı.

    Bununla birlikte adamcağız bir hayli kaygılanmıştı. Onun için de ertesi akşam işten çıkınca Faubourg Bacchus yakınındaki pis mahalleye gitti. Çöplüklerden topladıkları eşyaları satan eskiciler burada oturuyorlardı.

    İhtiyar Blache, kulübesinin bir köşesinde oturmuş gaz lambasının ışığında bazı paçavralara bakıyordu. Bu ihtiyar adam yaz kış birbirine dikilmiş iki eski ceketi giyerdi. Başında da bir rahibinkini andıran geniş kenarlı eski şapkası olurdu. Siyah şapkanın rengi zamanla yeşilleşmişti ve bu kulaklarına kadar geçiyordu. Yaşlı adamın onbeş günde bir kör bir makasla düzelttiği kızılımsı, siyah sakalı karma karışıktı. Onu gören pek pis olduğu için yanına yaklaşmayı istemezdi. Buna karşılık aslında iyi kalpliydi ve konuşması da tatlıydı.

    İhtiyar Blache, Mösyö Douin'i görünce pek sevinip dolaptan kocaman bir şişe çıkardı. İki adam lambanın yakınındaki masaya oturdular.

    Mösyö Douin, sinirli sinirli kafasını kaşıyarak mırıldandı. "Şey... O baş belâsı at yüzünden seni görmeye geldim."

    Blache, bir şey anlamayarak hayretle ona baktı. "At ha!"

    "Evet. Tekerlekli at."

    Eskici, olanca sesiyle bir kahkaha atarak arkasına yaslandı. "Ne dediğini anlayamadım önce. Çünkü son iki günden beri Louvigny'deki ahmağın birinden bir at satın almayı düşünüyorum."

    Mösyö Douin, her şeyi ihtiyar Blache'e açıklamak istemiyordu. Onun için çetedekilerin derdine biraz değindi. Böylece konuyu istediği gibi açmış oldu. Onun bütün arzusu bir soru sormaktı. Bu da o atın nereden geldiğiydi.

    Sonunda, "O atı nereden aldın?" diyebildi.

    İhtiyar eskici, mırıldandı. "Şimdi sordun da aklıma geldi. Bu acaip bir şekilde elime geçti. Fakat bu durumun oğluna olanlarla ilgisi bulunduğunu da sanma. Şimdi dinle Zigon'u tanıyorsun değil mi?"

    "İhtiyar Zigon'u mu?"

    "Evet, şişe satan Zigon'u. Geçen yıl bu aylarda Zigon bana gelerek Petit Louvigny'deki bombaların neden olduğu yıkıntıları sonunda kaldıracaklarını haber verdi. Biliyorsun 1944'de demiryollarını onarırlarken o döküntüleri bir araya toplamışlardı. Neyse, görevliler toplanan döküntüleri isteyenlerin alabileceğini söylemişler. Yalnız oraya gideceklerin dikkatli olmalarını ve açık bırakılmış olan mahzenlere düşüp boyunlarını kırmamalarını da belirtmişler. Bu durumu duyunca el arabamı alarak oraya gittim. Fakat çok geç kalmışım. Bizim arkadaşlar orada işe yarayabilecek ne varsa almışlardı. Yani ortalıkta ne bir paçavra ne de bir demir parçası vardı. Fakat yine de etrafı güzelce aradım. Sonunda ne buldum dersin? Bir yığın döküntünün altından küçük bir hayvanın kafasını seçtim. O yuvarlak gözlerini bana dikmiş bakıyordu, önce bunun yıkıntı altında kalmış bir köpek olduğunu sandım! Demir çubuğumla üstteki şeyleri yana ittim. O zaman kafa ayaklarımın dibine yuvarlandı. Bunun tahta bir atın başı olduğunu gördüm."

    İhtiyar eskici bir soluk alıp sözlerine devanı etti. "Atın kafası testereyle kesilmişti sanki. Sanırım bir bombanın küçük bir parçası buna neden olmuştu. Neyse, bu kez etrafı daha iyi aradım ve sonunda hayvanın vücudunu da buldum. Bana inanmayacaksın belki fakat bu atı bulunca bir tuhaf oldum. Kendi kendime, 'Böyle aramaya devam edersem' dedim. 'Buna binen çocuğu da bulurum.' Tam atın gövdesini oradan çekerken yıkıntıların bulunduğu yere iki adam geldi. Ben de gövdeyi çıkarmış tekerlekleri çöplerden kurtarmaya çalışıyordum. Neyse adamlar yaklaştılar. İkisinin elleri de ceplerindeydi. İkisi de hoşa gidecek tip değildi. Sinsi bakışlı, tilki suratlı adamlar.

    "Neyse onlardan daha uzun boylu olanı bana, 'Yerinden kalkma!' dedi. 'Burası evinmiş gibi davranabilirsin. Yalnız gideceğin zaman anahtarı paspasın altına koymayı unutma!' Böyle tipler beni pek etkilemezler. Onun için kendisine nazik nazik basıp gitmesini söyledim.

    "Bunun üzerine adam daha yumuşadı ve, 'Biliyorum sözlerim sana tuhaf gelecek,' dedi. 'Fakat bu ev bombalarla yıkılmadan önce o at benimdi.'

    "Yerimde olsaydın ne yapardın, Mösyö Douin? Bunun üzerine hemen bağırdım. 'Pekâlâ, öyleyse atını al!' Adam bu sözlerime güldü.

    "'Yok, buna değmez' diye karşılık verdi. 'Bunun bana pek yararı olmaz, işe yaramaz o at. Artık ben dört tekerlek üstünde çok daha hızlı gidebiliyorum. 'Evet böyle dedi adam." Eskici Blache, "O zaman dikkatle adamı süzdüm," diye konuşmasını sürdürdü. "Onu gözüm tutmamıştı. 'Ben buralıyım,' dedim. Pepit Louvigny'deki bütün çocukları tanıdım. Onun için seni de tanımam gerekir. Söyle bakalım sen kimsin?'"

    "Bu sözlerim ne onun hoşuna gitti ne de yanındaki arkadaşının. Bana, 'Sen kendi işine bak,' diye çıkıştı. 'Haydi atı al ve buradan bas git.' Sonra ikisi Ponceau yoluna doğru gittiler. Ama o sırada ben serserinin kim olduğunu anladım. Onu tanıdım. Benimle konuşan genç Mallart'dı. Annesiyle babası, Petit Louvigny'de küçük bir lokantayı işletirdi. Mallart da daima lokantada masaların arasında dolaşırdı. Ayakkabılarının bağlarını bağlamazdı ve kasketi de bir gözüne indirirdi. İnan bana, büyüyünce hiç de yakışıklı olmamıştı. O tam anlamıyla belâlı bir tip. Ve ben neden söz ettiğimi de iyi biliyorum. Güneyde polis bir silahlı soygun dolayısıyla onu arıyordu. Her halde Mallart, doğduğu kasabada güvende olacağını düşünmüştü. Veya belki de burada pis bir iş planlıyordu. Neyse, burada gerekenden fazla kalmakla büyük bir yanlışlık yaptı."

    Mösyö Douin, bu hikâyeden endişelenmeye başlamıştı. Dayanamayarak, "Neden?" diye sordu.

    "Neden mi? Sinet, geçen Perşembe onu istasyon civarında yakaladı. Sinet de Mallart'ın çirkin yüzünü unutmamıştı anlaşılan."

    Mösyö Doubin, mendilini çıkararak alnını sildi. Kırmızı şarap da ihtiyar Blache'in hikâyesi de kafasını karma karışık etmişti. Buraya geldiğine pişmandı artık. Kendi kendine, "Keşke gelmeseydim," dedi. "Doğrusu Gaby'nin çetesindekilerin günde ikişer kez bindikleri atın bir zamanlar bir suçluya ait olduğunu öğrendim sadece. O atın çocukken Mallart'a büyük zevk verdiğini, bununla gururlandığını öğrendim. Oysa bunların bana hiç yararı yok."

    Yaşlı eskici sözlerine devam etti. "Senin için başı sakladım. Şuradaki eski püskünün altında olmalı."

    Mösyö Douin, daha da şaşırdı. "Neden söz ediyorsun sen? Neyin kafasını sakladın?"

    "Atın kafasını sakladım tabii! Bunu atın boynuna yapıştırabilmek için elimden geleni yaptım. Fakat bir türlü kafa boyun üstünde durmadı. Ama yine de tahta atın kafası senin tabii. Bunu da şimdi alıp götürebilirsin. Çocuğun bunu görünce sevinecektir."

    Blache, giderek kulübenin öbür köşesindeki eski püskünün yanında çömeldi ve aramaya başladı. Kısa süre sonra da elinde Mösyö Douin'in hiç görmemekle birlikte hemen tanıdığı bir şeyle geri döndü. Evet bu üç tekerlekli atın kafasıydı. Beyaz kafanın sağ yanı hafifçe kızarmıştı. Burun delikleri kabarık ve kırmızıydı. Hem atın, bir dizi iri dişi de vardı. Gözleri öfkeyle parlıyordu. Boyna doğru sarkan siyah yelenin birazı yanmıştı. İhtiyar eskici, bu başı oradan bulduğu eski bir gazeteye sardı. Mösyö Douin, adam teşekkür ederken kulübeden ayrıldı.

    Yola çıkıp ta istasyona doğru giderken de kendi kendine, "Hiç bu aklıma gelmemişti," diye düşünüyordu. Ayrıca bu olayı oğluna anlatmamaya karar verdi.

    Eve dönünce eşi onu karşıladı. Mösyö Douin, sordu. "Oğlumuz nerede? Henüz dönmedi mi?"

    Madam Douin, çorbaya bakmak için ocağa gitmişti. "Saat yedi olmadı. Fernand her halde Marion'un evindedir. Veya Gaby'e gitmiştir. Biraz sonra gelir."

    "Ya at?" Mösyö Douin, birden kaygılandığını hissetti. "Çocuklar hava kararır kararmaz atı eve getirirlerdi Bu işte bir tuhaflık var. Evet bir şey var."

    Onun halini gören eşi de telâşlandı. Çorba tenceresinin kapağını kapatarak döndü. "Ben eve döneli onbeş dakika oldu. Eğer bir olay çıktıysa bunu komşular bilirler. Onlar da bana anlatırlardı."

    "Sen burada kal. Ben Madam Fabert'e kadar gideceğim," diyerek Mösyö Douin, telaşla evden fırladı ve hızlı adımlarla Petits Pauvres sokağından aşağıya indi.

    Fakat Marion'un evinde hiç ışık yoktu. Ayrıca oniki köpek Mösyö Douin'i görür görmez bir ağızdan havlamaya başladılar. Ama yine de evde ne bir ışık yandı ne de bir hareket oldu.

    Adam, daha da telâşlanarak adımlarını sıklaştırdı. Vache Noir sokağını izleyerek ana caddeye geldi. Oradan sola geçti. Pek küçük bir sokak olan Aubertin'in ışıkları yoktu ve burası bir tünel kadar karanlıktı. Neyse Mösyö Joye'nin sokak kapısının altından hafif bir ışık sızıyordu.

    Mösyö Douin, içeriye girince arkadaşının telâşlı telâşlı iş kılığını çıkarmakta olduğunu gördü. Çocuklar orada yoktu.

    Mösyö Douin, güçlükle, "Çocuk... Çocuk... Çocuk Yani Fernand'ı arıyorum," diye kekeledi.

    Mösyö Joye, yenice olan ceketini sırtına geçirdi "Ben de Gaby'i arıyorum."

    "Ya..."

    "Haberi duymadın mı?"

    Mösyö Douin, daha da korkarak, "Ne?" diye bağırdı.

    "Çocukların atı çalınmış."




< 1. Bölüm - Yarım gün tatil  |  Sayfa Başı  |  3. Bölüm - Müfettiş Sinet >