Fransızca kopyası


BAŞSIZ AT

PAUL BERNA

Fransızcası: Le Cheval Sans Tete, Google'da ara
İngilizcesi: The Horse Without a Head, Google'da ara
Sinema filmi: The Horse Without A Head (1963)




Yarım Gün Tatil


        1


    Gaby ve çete, Petits Pauvres Sokağının tepesinde kalan Fernand Douin'in evindeydiler. On çocuk, sırayla ata binerek hızla tepeden indiler ve aşağıdaki Vache Noir Sokağına vardılar. Bu sokağa gelen her çocuk yere atlıyor ve Atını sürükleyerek arkadaşlarının sabırsızlıkla sıra beklediği tepeye çıkıyordu.

    Yolun sonunda bir yamaç vardı. At ve binicisi buradan geçerek etrafı dikenli telle çevrili olan alanın yanındaki sete varıyordu. Buraya geldiğinizde ufka doğru uzanan bomboş kırlardan başka bir şey göremezdiniz. Onun için de atın Üstünde iki saniye kadar uçtuğunuzu sanırdınız. Fakat topuklarınızla fren yapmazsanız bir anda atın üstünden düşer ve kendinizi yerde bulurdunuz. Çocuklar bu tür düşmeyi 'Başarılı İniş' diyorlardı. Her binişin sonunda at, kaldırıma devriliyor ve parke taşlarına çarpan sağrılarından boşluktan gelir gibi bir ses çıkıyordu. Hiçbir biniş böyle olamıyordu doğrusu!

    Fernand Douin, bir yıla yakın süredir atın sahibiydi. Faubourg Baccus'dan bir eskici üç paket kara tütüne karşılık atı Mösyö Douin'e vermişti. Fernand da Noel sabahı bunu astığı çorabın yanında bulmuştu. Çocuk, sevinç ve coşkudan beş dakika süreyle konuşamamıştı. Oysa atın, dış görünüşünde öyle bir olağanüstülük de yoktu. Hatta daha başlangıçta bile atın uygun bir başı olmamıştı. Mösyö Douin, ona kalın mukavvadan bir baş yapmışsa da bu iki gün bile dayanmamıştı. Marion, ata ilk binişinde altmış kilometre hızla yokuştan inerken Mösyö Mazurier'in kömür kamyonuna bindirmiş ve o anda atın başı kopmuştu. Baş ve diğer kazalarda kaybedilen ön bacaklar çöplüğe bırakılmıştı. Sonra çocuklar, Ponceau yolundaki tünelde bir deney binişine kalkışınca atın arka bacakları da kopmuştu. Kuyruğundan da söz etmek gereksiz. Çünkü kuyruğu yoktu zaten.

    Artık geriye kalan sadece atın gövdesiydi. Cilâsı yer yer kalkan bedeni gri renkteydi. Üstüne de boyayla küçük, kahverengi bir eğer yapılmıştı. Eskici bu atla birlikte üç tekerlekli bir bisikletin alt kısmını da vermişti. Bunun da ne pedalları ne de zinciri vardı ama insan herşeye de sahip olamazdı ya! İşte artık üç tekerlek üstüne yerleştirilmiş bir at geçmişti ellerine. Hem bu at, tıpkı bir saf kan hayvan gibi Petits Pauvres sokağının asfalt yokuşundan aşağı iniyordu.

    Cite Ferrand'lı çocuklar bu atı pek kıskanıyorlardı ve sadece en gerekli kısımları kalan bu atın bir merkep veya domuz olabileceğini söylüyorlardı. Çocuklar 'domuz' sözcüğünün atı çok daha iyi tanımladığını ileri sürmekteydiler. Hem Petits Pauvres sokağının kovboylarının budalalık ederek bazı olmayan eski bir domuz yüzünden yaşamlarını tehlikeye atmalarının da gereksiz olduğunu öne sürmekteydiler. Çünkü atı durdurmanın zor bir iş olduğunu inkâr olanaksızdı. Fernand, Hurdacı Cesar Aravant'ın avlusunu çevreleyen tele takılarak dizini fena sıyırmıştı. Marion da Poncrau tünelinde iki dişini kaybetmişti. Bu olaylar ikisi için de hiç hoş olmamıştı. Fakat neyse diz üç gün sonra iyileşmiş ve düşen dişlerinin yerine de iki hafta sonra yenileri çıkmıştı. At da hâlâ işlek durumdaydı. Hemen hemen her erkeğin demiryollarında görev yaptığı ve trenlerin işlemesini sağladığı bu isli küçük arka sokak ölçülerine göre bile at iyi çalışır durumdaydı.

    Çete, uzun tartışmalar sonucu atı günde bir kez kullanmaya karar verdi. Böylece atı fazla yormamış olacaklardı. Her çocuk ata iki kez binecekti. Hiç kimse atın uzun süre dayanacağını sanmıyordu. Böyle biniş zamanını kısaltmakla birlikte hepsi de ona en fazla Paskalyaya kadar binebileceklerini umuyorlardı. Oysa en korkunç düşmelerde bile paralanmamıştı at. Yine de Petits Pauvres'den son hızla iniyordu aşağı.

    İçlerinde tek fren yapmadan aşağıya kadar inen Gaby olmuştu. Hem o bir rekor da kırmıştı. At, bu yolu otuz beş saniye içinde aşmıştı.

    Fernand, atı sayesinde arkadaşı Marion'u çeteye sokabilmeyi başarmıştı. Oysa çete Louvigny Triagedaki gizli örgütlerin en sıkı olanıydı.

    Bu cesaret isteyen sporu sadece kendileri yapabildikleri için üyeler birbirlerine daha da yakınlaşmışlardı. Gaby, mahsus bir yaş sınırı koymuş ve bunu aşağı tutmuştu. Çeteye on iki yaşından büyük kimse alınmıyordu.

    Çünkü Gaby, "On iki yaşını geçtin mi tamamiyle budala olursun," diyordu. "Eğer bütün ömrünce böyle budala kalmazsan talihlisin demektir." Yalnız bu sözler biraz da tuhaftı. Çünkü Gaby bu yaş sınırını aşmak üzereydi. Fakat çocuk gizli gizli bu sınırı on dörde çıkarmayı plânlıyordu. Böylece aradaki bu küçük farktan yararlanabilecekti.

    Şimdi Bonbon'un ağabeysi Tatave, arkadaşlarının eleştirici bakışları altında atla yola çıkmaya hazırlanıyordu.

    Marion, Fernand'a, "Bak o ne kadar ağır," diye yakındı. "Aslında onun ata birden fazla kez binmemesi uygun" Günün birinde atın bu yağ tulumunun altında paralanacak. Atın, bütün tekerlekleri ezilmiş olarak yukarıya cıkarıldığını göreceğiz."

    Yüz metre kadar aşağıda küçük Bonbon, yolun Cecille sokağıyla kesiştiği yere bakıyordu ve ortalıkta bir şey olmadığını belirtmek için elini salladı. Tatave, bir roket gibi onun yanından geçti, Başını öne eğmiş, elleriyle atın paslı gidonunu sıkıca kavramıştı.

    Küçük bir İspanyol olan Juan, omuz silktı. "O iyice ağır ama Gaby'le yarışamaz. Korkar. Vache Noir sokağına elli metre kala frene basıyor. Bir gün onun ayaklarını gidonun altına bağlayıp buradan öyle yollamalıyız doğrusu."

    Daha aşağıda Petits Pauvres sokağının dönemeci vardı ve orası yukarıda duranlar tarafından görülemiyordu. Çocuklar bekledilerse de bu uzun sürmedi. Yolun sonundan kırılan camın çıkardığı büyük şangırtı yankılandı. Bunu bir çığlık, birbirine bağlı küfürler ve patlayan iki tokadın sert sesi izledi.

    Çene kasları gerilen Gaby, "Amanın!" diye içini çekti.

    "Tatave bir yere çarptı!"

    Fernand, "Gidip bir bakalım," diye önerdi. Çocuk at yüzünden kaygılanmıştı.

    Marion, "Zidore ve Melie aşağıda kaldılar," diye atıldı. "Bizim uğraşmamıza gerek kalmadan ikisi Tatave'yi bu tatsızlıktan kurtarırlar."

    Gaby, hemen etrafına bakındı. Orada Marion, Fernand ve Juan'dan başka Berthe Gideon, ve Fabourge Baccus'lu küçük zenci çekirge Larique vardı.

    Gaby, kararını vererek, "Cecile sokağına kadar inelim. Onları öyle kendi başlarına bırakamayız. Belki de gerçek bir kaza oldu," dedi.

    Dört yol ağzına geldiklerinde diğerlerinin köşeden çıktığını gördüler. Çocukların bakışlarında bir karamsarlık okunuyordu. Zidore Loche, zavallı talihsiz atı iki tekerleğinin üstünde itiyordu. Tatave de onun yanında yürümekteydi. Çocuk hafif hafif topallıyordu ve yüzü de epey kızarmıştı. Atın üçüncü tekerleği de onun elindeydi.

    Çetenin ilk yardım uzmanı olan Amelia Babin, gerideydi ve durmadan sırıtıyordu. Zaman zaman da öfkeli boğuk seslerin geldiği Petits Pauvres sokağına bakmak için dönüyor ve vücudu tutmaya çalıştığı kahkahalarla sarsılıyordu.

    Zidore, yaklaşınca bağırdı. "Er geç bunun olacağı belliydi zaten! Tatave daima en hatalı anda fren yapıyor. İhtiyar Zigon, el arabasına şişeleri doldurmuş ana yoldan geliyordu. O sırada Tatave, dönemeçten çıktı. Ben yerimden kımıldamadım. Ama Tatave ne yaptı dersiniz? Hemen orada frenlerine dayandı. O zaman Şak diye el arabasının içine girdi tabii!"

    Melie, gülerken vücudu sarsılıyordu. Sarı saçlarına siyah bir eşarp bağlanmış olan küçük kızın ince yüzünde hiç de acıma yoktu.

    "Tatave, olağanüstü başarılı bir iniş yaptı doğrusu! Onu görmeliydiniz! Setin orada teli aşarak bir bomba gibi gitti. İnanın böyle oldu! İhtiyar Zigon, tıpkı bir morina balığı gibi ağzını açarak ona öyle bakakaldı."

    Gaby, "İhtiyar Zigon'a bir şey olmadı ya?" diye sordu.

    "Hayır, ona bir şey olmadı. Fakat bir kaç düzine şişesi kırıldı. Zigon çok öfkelendi."

    Marion, "Ona yarın tam beş düzine şişe götürürüz," diye atıldı. "Yan makasın oradaki eski demiryolunun gerisindeki çukur şişe dolu. Hem orasını bilen kimse de yok."

    Tatave, sol dizini fena berelemişti. Ayrıca pantalonunun arkası sarımsı renkli, yapışkan çamurla adeta kaplanmıştı.

    Tatave, öfkeyle, "Kan... Kovalar, kovalar, kovalar dolusu kan," diye söylendi.

    Sonra utana sıkıla elindeki tekerleği Ferdinand'a verdi. Diğerleri o sırada Zidore'un etrafına toplaşarak atı incelemeye koyuldular. Sonra Gaby, kaygıyla başını kaldırarak, "Galiba sonunda bu iş başımıza geldi," diye mırıldandı. "Atın ön kısmındaki demir tamamiyle parçalanmış. İki tekerlek bu ön demirin parçasının üstünde kalmış. Olağanüstü bir iş başardığını söylemek zorundayım doğrusu, Tatave!"

    Tatave, kızarıp başını önüne eğerek burnunu çekti.

    Bu kazaya neden olduğundan ötürü bir dakika kadar öyle susup kaldılar.

    Fernand, yüreğinde derin bir sızı duydu. "Atım!" diye düşünüyordu. "Benim atım! Louvigny'den Villenueve Saint Georges'e kadar olan bölgede onun bir benzeri bile yoktu."

    Marion, elini usulca onun omzuna dayayarak teselliye çalıştı. Fısıldayarak konuştu. "Baban atını onaracaktır. Bak görürsün. Hem düşünecek olursan bu ilk kez başına gelmiyor ki..."

    Fernand, başını sallayarak, "Bilemiyorum?" diye cevap verdi. "Bilemiyorum. Demir çatalı kırıldı. Bunun ne demek olduğunu anlıyorsun. Bunu onarabilmek çok zor bir iş."

    O sırada küçük Bonbon da Cecile sokağından çıktı. Çocuk avaz avaz ağlıyordu.

    "Her zaman böyle oluyor!" diye haykırdı Bonbon. "Daha ikinci kez ata binmemiştim. Gittiniz atı paraladınız..."

    Gaby, çetenin en küçüğü olan Bonbon'u avutmak için döndü. "Haydi ağlama öyle. Gelecek sefere seni iki yerine üç kez ata bindireceğiz."

    Bonbon, "Haydi oradan!" diye bağırdı. "Gelecek kez diye bir şey olamayacak. At parça parça oldu."

    Tatave, bu sözler üzerine fena halde telâşlandı. Adeta diğerlerinden gizlenmek ister gibi büzüldü.

    Bonbon hâlâ bağırıp ağlıyordu. Sonunda ağabeysi Tatave, umutsuzluk ve üzüntüyle durumu anlatmaya yeltendi. "İhtiyar Zigon'un sol taraftan çıkarak geldiğini görünce hemen fren yaptım tabii. Bu durumda yerimde kim olsaydı aynını yapardı tabii."

    Gaby, sert sert, "Ya öyle!" diye çıkıştı. "Sen tam orada fren yaptın ve bu yüzden ihtiyar Zigon'un arabasının içine girdin. Ah zavallı ahmak! O anda yapmaman gereken de buydu işte. Bu durumda fren yapmaman gerekirdi."

    Bu sözler üzerine bütün çocuklar dayanamayarak kıkır kıkır güldüler. Sadece Marion ve Fernand, onlara katılmadılar. Fernand, bir eliyle tekerleği tuttu. Diğerleriyle de atın paslı gidonunu yakaladı. Atı arkasında sürükleyerek ağır ağır yokuşu çıkıp eve doğru gitti.

    Diğerleri epey gerideydiler. Ellerini ceplerine sokmuş yürüyor ve bu kazayı tartışıyorlardı.

    Fernand, atını dikkatle bahçe duvarına dayadıktan sonra arkadaşlarının yanına döndü. "Atı şimdilik burada bırakacağım," diye açıkladı. "Babam işten dönünce atımı bu durumda görecektir. Eğer o demir çatalı onarabilirse bunu hemen yapacaktır."

    Zidore, arkadaşlarına bakarak, "Peki şimdi biz ne yapacağız?" diye sordu.

    Diğerleri de birbirlerine baktılar.

    Gabby, atıldı. "Biz de Perşembe Pazarına gidip etrafa göz atabiliriz. Hem karnım da acıktı. Doğrusunu isterseniz yiyecek bir şeyler bulmamız yerinde olur."

    Bunun üzerine çocuklar Marion'a döndüler. Çünkü kız çetenin veznedarıydı.

    Marion, ceketinin ceplerini karıştırdı. Sırtındaki bir erkek ceketiydi. Bu kızın giyebilmesi için kesilip ufaltılmıştı. Marion, bunun altına da kısa, gri bir etek giymişti. Bir bale dansözünün tül eteği kadar kısaydı bu. Bu yüzden de kızcağızın uzun, sıska bacakları eteğin altından iki değnek gibi gözüküyordu.

    Marion, bulduğu parayı tekrar tekrar saydı. Sonunda, "Hepimize birer polonais alabilecek kadar paramız var," diye açıkladı. "Yalnız Madam Macherel geçen seferden borcumuz olan yirmi frangı istemezse tabii. Bunu isterse bir şey alamayız."

    Gaby, mırıldandı. "Bu durumda Madam Macherel'in tanımadığı birini göndermeliyiz. O bizim Karayı tanımıyor. Çünkü Kara hiçbir zaman buralarda dolaşmıyor. Haydi, git Çekirge... Seni istasyonun orada bekleyeceğiz."

    Madam Macherel'in fırınında diğer çöreklerin yanı sıra dilimi on frank olan yapışkan, bulamayı andıran siyahımsı renkli bir nesne yapılıyordu. İşte bu ünlü polanais'di. Bu pek pahalı olmakla birlikte çok da tatlıydı. Polonais insanın midesine tıpkı kurşun gibi iniyordu fakat yemek vaktine kadar da tok tutuyordu.

    Gaby'nin çetesi ağır ağır Liberation Alanını geçti. Aslında burası sıska ağaçların çevrelediği kahverengi bir toprak parçasıydı sadece.

    Gaby, yanında Zidore ve Juan'la önden yürüyordu. Tatave, Fernand ve küçük Bonbon onların biraz arkasındaydılar. Fifi de bir gruptan diğerine koşuyor, bir okşayış veya tatlı bir sözcük bekliyordu. Fifi, sarımsı renkli, kısa tüylü bir köpekti. Vücudu bir tazıyı andırıyordu fakat uzun, ince kuyruğu daha çok bir fareninkine benziyordu. Marion, onu Louvigny Cambrouse'un altında kalan Louvigny Triage denilen mahallede bulmuştu. Orada tarlaların gerisinde gölcüğü andıran su birikintileri vardı. Bunların etrafını da yüksek otlar ve bodur ağaçlar sarmıştı. Çevrede oturanlar ve hatta Paris'de yaşayanlar hasta, yaralı veya ölmek üzere olan köpeklerini getirerek oraya bırakıyorlardı.

    Marion, bu köpeklerle dost oluyordu. Onların hastalıklarından veya yaralarından korkmuyor ve hepsine de bakıyordu. Sonunda sanki bir büyü yapılmış gibi hayvanlar iyileşip ayağa kalkıyorlardı.

    Marion'un evinde hiçbir zaman bir düzineden az köpek olmuyordu. Bunları bayat ekmek ve çevredeki dükkâncıların seve seve verdikleri artıklarla besliyordu.

    Marion'un annesi Madam Fabert, pek çok kez içini çekip başını sallamış ve gözlerini umutsuzlukla gökyüzüne dikmişti fakat hiçbir zaman kızına bu işten vazgeçmesini söylememiş ve onun cesaretini kıracak bir şey de yapmamıştı.

    Çete, alanın köşesine geldiği sırada Gaby, geriye dönerek arkadaşlarına göz kırptı ve, "Roublot burada!" diye seslendi. "Onun sesini buradan duyabiliyorum."

    Çocuklar, bunun üzerine adımlarını sıklaştırdılar. Küçük Perşembe Pazarı alanına girerek kalabalığa karıştılar. Roublot, her zamanki gibi işportasını alanın öbür köşesine yerleştirmişti. Onun bulunduğu yeri Cafe Parisien'in pembe ışığı aydınlatıyordu. Adam, müşterileri çekebilmek için türlü laf ediyordu ama hiç kimse onun sebze rendeleriyle ilgilenmiyordu. O hiç de hoş bir yaratık değildi. Solgun, şişman yüzünden kötülük akan, küçük kirli işler çevirdiği belli olan bir adamdı.

    Roublot, geçen yaz Gaby'i bir çakmağı cebine atmakla suçlamıştı. Gaby'i tutup Müfettiş Slnet'in karşısına çıkarmışlardı. Bu ciddi bir olay olmuştu. Gaby, ömründe hiçbir şey çalmamıştı. O böyle şeyler yapacak bir çocuk değildi. Ayrıca çetesinde de hiçbir zaman hırsız olmamıştı. Daha sonra bu tatsız işi Gaby'nin babası Mösyö Joye halletmişti.

    Yüz kilodan daha ağır bir adam olan Mösyö Joye, demiryolları onarım atölyesinde teknisyendi. Adam, ertesi Perşembe pazara inmiş ve herkesin önünde Roublot'a, "Bir daha böyle bir münasebetsizliğe kalkışırsan sana unutamayacağın bir ders veririm," demişti. Bu sözler de Roublot'a yetmişti. Ondan sonra çocuklara ilişmemişti. Roublot, çocukların derme çatma işportasına yaklaştıklarını görünce, "Ah işte sonunda dinleyicilerim geldi!" diye bağırdı. "Gerçek uzman onlar. Onlar hiçbir zaman bir şey satın almazlar. Fakat modern teknolojinin harikalarını beğenirler. Bu harikalar ev kadınları için yaratılmıştır. Haydi, işportanın etrafına toplanın çocuklar... Yok o kadar sokulmayın..."

    Marion, "Bir tane bile satamayacaktır," diye fısıldadı. "Bu eski şeyler sadece bir kez çalışır. Kullandığının ertesi günü de çöp tenekesine atarsın."

    Gaby de ilâve etti. "Bu adam hiçbir şey satmıyor. Veya pek az şey satabiliyor. Fakat bu durum da onun umurunda değil. Onun buraya başka amaçla geldiğini sanırsın."

    Fernand, hayretle Gaby'e dönerek, "Başka ne amacı olabilir ki?" diye sordu.

    Gaby, sırıttı. "Orasını bilemiyorum. Pek çok kimse gizli gizli işler çevirirken böyle satış yaparmış gibi davranırlar. Aslında bu sadece bir gösteriş sayılır."

    O sırada Çekirge, soluk soluğa geldi. Fakat çocuğun elinde dikkatle yağlı kâğıda sarılmış olan on parça polonais vardı. Hepsi Çekirgenin etrafını aldılar. Gaby de tatlıları paylaştırdı. En büyük olan iki parçayı Çekirgeyle Bonbon'a verdi. Zengi çocuk, polonais'leri aldığı için bunu hakketmişti. Bu arada en küçük parça da Tatave'ye düştü. Böylece , bir daha atı parçalamamasını öğrenecekti.

    Sonra tatlılarını yiyerek yine dönerek Roublot'u seyretmeye koyuldular. Adam, makineye sırayla bir havuç, bir patates, bir elma, bir portakal ve bir parça da peynir attı. Makinanın öbür ucundan tiksinilecek bir karışım çıktı.

    Gaby, tatlısının son lokmasını da yutup parmaklarını yaladı ve Fernand'a yaslandı. Usulca, "Görüyor müsün?" diye fısıldadı.

    Fernand, "Görüyorum," der gibi başını salladı. Durumu farketmişti tabii. Bu sırada Fifi'ye tatlısından biraz vermek için eğilmiş olan Marion da doğruldu. O da aynı anda çocukların dikkatini çeken şeyi gördü.

    Roublot makinanın parçalarını her zamanki gibi hızla ve ustalıkla takıp çıkartıyordu. Fakat aklının başka yerde olduğu da belliydi. Başını hafifçe sağa, isli istasyon binasına doğru çevirmişti. Hiç durmadan konuşurken küçük siyah gözlerini o yönden ayırmıyordu. Yoğun bir dikkatle oraya bakıyordu.

    Gaby, usulca Tatave'nin arkasına geçti ve sanki hiç ilgilenmezmiş gibi uzaklaştı. Alanın köşesindeki iki işportanın orada epey kalabalık vardı. İnsanlar dolaşıp duruyorlardı. Bu yüzden de Foublot'un kimi gözetlediğini ilk bakışta anlayabilmek zordu. Çocuk önce, işportaların gerisinde kalan kaldırıma baktı. Kaldırımın taşları işportalarından vuran ışıkla yer yer parlıyordu. Depodan çıkmış olan insanlar da evlerine giderlerken buradan geçmekteydiler. İşçiler Cite Ferrand'daki evlerine dönüyorlardı. İşte Gaby, bu adamlara bakarken onların arasında eski bir şapka ve koyu yeşil yağmurluk giymiş uzun boylu, zayıf birini seçti. Müfettiş Sinet'di o.

    Gaby, ağır ağır giden adamı seyretmeye başladı. Koyu yeşil yağmurluk kalabalıkta kayboluyor ve sonra işportalar arasında beliriyordu. Gaby, ona bakarken, "Müfettişin acelesi var galiba," diye düşündü. "Sanki birine yetişmeye çalışıyor. Onu gözden kaçırmak istemiyor."

    Gaby'nin gözleri çok keskindi ve sonunda geçenler arasında başka birini daha seçti. O mavimsi bir işçi tulumu giyminişti. Louvigny Triage'da her gün bu kılıkta yüzlerce adam görebilirdiniz. Bu tulumlu adam iyice iri yarıydı. O ağır ağır uzaklaşıp gitti ve Müfettiş Sinet de kendisini izledi. Kısa süre sonra da Liberation Alanındaki kalabalığa karışarak gözden kayboldular. Gaby daha fazlasını göremedi.

    Çocuk, tekrar Roublot'a döndü. Satıcı hâlâ türlü laflarla seyircilerini oyalıyordu. Louvigny Chambrouse'dan bir ev kadınıyla Cite Ferrand'dan beş fabrika işçisi kız da çocuklara katılmıştı. Sinsi adam, şapkasını hafifçe geriye itmiş duruyordu. Alnında ter taneleri parlıyordu. Marion, Sinet'i görmemişti. Hele gri mavi işçi tulumu giymiş olan adamdan haberi bile yoktu. Fakat dikkatli gözlerinden diğer şeyler kaçmamıştı.

    Kız, "Roublot korkuyor," diye mırıldandı.

    Roublot, bu arada durmadan eline geçen şeyleri makinede kıyıyordu. Hem paniğe kapılanlara özgü bir hızla hareket etmekteydi.

    Bonbon, birden yüksek sesle, "Bu eski makine bir işe yaramaz," diye düşüncesini açıkladı. Hem küçük çocuk yıkıcı bir güvenle konuşmuştu.

    Bu sözler herkesin gülmesine neden oldu ve böylece adeta sihir bozuldu. İşportanın önündeki kalabalık dağıldı. Öfkeden deliye dönen Roublot'nun karşısında sadece ev kadını kaldı.

    Gaby de çeteyi alarak pazarın karşı tarafındaki tuhafiye işportalarına götürdü. Fakat daha bu işportalara varmadan Fernand, dayanamayıp arkaya, Cafe Parisien'in pembe ışıklarıyla aydınlattığı yere baktı.

    Marion, sordu. "Neye bakıyorsun?"

    Fernand, hayretle, "Roublot gitmiş," diye cevap verdi. "Her şeyi orada bırakıp gitmiş. Çabucak gitmiş!"

    Allies sokağının köşesine geldiklerinde Bonbonla Tatave'nin annesi Madam Louvier karşılarına çıktı. Kadının ellerinde içleri sebze dolu kocaman iki sepet vardı. O durup oğullarını çağırdı. Tatave ve küçük Bonbon istemeye istemeye çeteden ayrıldılar.

    Fernand, Tatave'ye, "At için üzülme!" diye seslendi.

    Vakit geç olmaya başlamıştı. Hava kararıyordu ve yola gölgeler çökmüştü. Yarım tatil sona ermişti.

    Kısa süre sonra Çekirge Larique ve Juan da diğerlerinden ayrılıp Faubourg Bacchus'a gittiler. Berthe Gideon da arkadaşlarıyla vedalaşarak hızlı hızlı Cite Ferrand'a doğru yürüdü. Sonra ayrılma sırası Gaby'e geldi. O da caddeyle Aubertin sokağının kesiştiği köşedeydi. Marion ve Fernano yalnız kaldılar.

    Fernand, başını kaldırıp Louvigny'nin eski saat kulesine baktı. Sonra, "Babam eve dönmüştür artık," diye mırıldandı.

    Marion da köpeğine ıslık çaldı. Sonra el tutuşarak Petite Pauvres sokağına doğru gittiler. Bu da alanı ortadan böler yoldu zaten. Tam köşeyi döndükleri sırada Fernand, evinin önünde kaldırımda yatan bir şey gördü. Gözlerini hayretle açarak buna yaklaştı. Yerde böyle yatan atıydı.

    Marion, "Atını içeriye alman gerekirdi," dedi.

    Fernand, talihsiz atı usulca yerden kaldırıp iki arka tekerleğinin üstüne dayadı.

    Öfkeyle, "Biri buradan geçerken atımı devirmiş olmalı," diye söylendi. "Ne budala insanlar var. Ben kimsenin yoluna engel olmasın diye atımı duvara dayamıştım."

    Marion, içini çekti. "Bazı insanlar sırf eğlenmek için her şeyi böyle devirirler. En iyisi atına bir bak. Kırılan bir şey olmadığını umarım, Fernand."

    Çocuk, atın tekerleklerini çevirip, gövdesini yokladı.

    Sonra rahat bir soluk aldı. "Neyse atın bir şeyi yok. Eğer babam demir çatalı onarabilirse Cumartesi veya en geç Pazar günü buna tekrar binmeye başlayabiliriz. Babamın bizi düş kırıklığına uğratmayacağını da bilirsin."

    Fernand, bu sözleri söylerken başını kaldırdı ve birden bir adamın usulca alandan çıktığını gördü. Süzülen kimse bir gölgeyi andırıyordu. Fakat sokak lambasının sarı ışığı vurunca Fernand adamı tanıdı. Bu Roublot'du. O adi adam, şapkasını iyice gözlerine doğru indirmişti. Düğmelerini iliklememiş olduğu yağmurluğu bacaklarının etrafında adeta, dalgalanıyordu. Roublot, çocukları farkedince kalakaldı ve halinden şaşırmış olduğu da belliydi. Ne yapacağını bilemez gibiydi.

    Fernand, gizlemeye gerek duymadığı bir düşmanlıkla, "Ne istiyorsun?" diye sordu.

    Roublot, cevap vermedi. Bunun yerine kollarını açarak çocukların üstüne geldi. Sanki onları duvara yapıştırmak istiyordu.

    Marion, bunu görür görmez iki parmağını dudaklarına götürdü ve son derece tiz bir ıslık çaldı. Bu ıslığı da boş sokakta yankılandı.

    Roublot, sanki bir büyü yapılmış gibi sokağın sonunda beliren üç kocaman köpeği görünce dehşete kapıldı. Köpekler birer canavara benziyorlardı. Uzun tüylü, yüzleri çirkin hayvanlar hiç ses çıkarmadan geliyorlardı. Onların böyle sessiz sedasız ve hızla gelmeleri inanılacak gibi değildi.

    Roublot, yarı döndü ve sonra canını kurtarmak ister gibi koşmaya başladı. Olanca gücüyle koşuyordu. Marion, kahkahalarla gülmeye başladı. Üç köpek, hızla kızın önünden geçtiler. Bunlar Sezer adlı Büyük Danuva, Hugo ismindeki kocaman tazı ve Fritz adındaki Alsas köpeğiydi. Aslında üçü çevrenin en sert ve amansız köpekleriydi. Yine üçü de bir zamanlar Marion'un Petits Pauvres'deki köpek hastanesinde tedavi edilmişlerdi.

    Küçük kız, dilini şaklatınca hayvanlar Roublot'ya kovalamaktan hemen vazgeçerek iyi eğitilmiş köpekler gibi geri döndüler. Sevinçle kuyruklarını sallayarak Marion'un etrafını aldılar. Sonra sevgiyle köpekleri okşadı. Bu iri yarı köpekler de Fifi'yle ahbap oldular. Kısa süre sonra da Marion onları savdı ve köpekler Cecile sokağına doğru giderek gözden kayboldular.

    Marion, arkadaşına baktı. "Seninle bir süre kalmamı ister misin? Annem tam beşte beni bekliyor. Fakat bir kaç dakika geç kalmamın önemi yok."

    Fernand, istasyon tarafına bakarak, "Buna değmez," diye mırıldandı. "Babam neredeyse gelir."

    "İyi ama ya Roublot geri dönerse?"

    "Dönemez. O korkağın,biridir."

    Marion, "Neyin peşinde olduğunu bilmek isterdim," diye içini çekti. Sesinden endişesi belli oluyordu.

    Fernand, başını salladı. "Bazı insanlar böyledir. Ortada bir neden yokken saldırmaya kalkarlar. Roublot, küçük Bonbon'un şakasına öfkelendi anlaşılan. Neyse, sen artık git Marion. Eve geç kalmanı istemem doğrusu."

    Marion, arkadaşıyla vedalaşarak tepeden indi.

    Mösyö Douin, işinden eve dönünce oğlunu eşikte çömelmiş buldu. O bir kolunu atına dolamış bekliyordu.

    Fernand, babasına, "Annem Quartier Neuf'da birilerine yemek götürdü," diye haber verdi. "Sekizden önce eve dönemeyeceğini söyledi."

    Babası, onu azarladı. "Böyle soğukta bekleyecek yerde gidip komşulardan birinde otursaydın. Haydi, içeriye gir bakalım."

    Fernand, önden giderek eve girdi. Atını da iki tekerleğinin üstünde sürüyordu. Mösyö Douin, "Bu gün öğleden sonra ne yaptın bakalım?" dedi.

    Fernand, kekeledi. "A... At... at kırıldı. Parçalandı. Ön tekerleği çıktı."

    Mösyö Douin, neşeyle, "Neee?" dedi. "Yine mi?"

    "Korkarım bu kez durum ciddi."

    Adam mutfağın ışığını yakarak elindeki torbayı masaya bıraktı. O sessiz, sakin iyi bir insandı. Uzun, gür bıyığı kırlaşmaya başlamıştı ve yüzünde daima hüzünlüymüş gibi bir hal vardı.

    Mösyö Douin, bir iskemleye oturarak içini çekti. "Pekâlâ şu hayvana bir bakalım öyleyse."

    Oğlu, atı geri geri iterek mutfağa soktu. Geriye kalan iki tekerlek hiç bir zaman yağlanmamıştı. Bu yüzden de dönerlerken gıcırtılı sesler çıkarıyorlardı. Adam, gidonu tutarak zaran görebilmek için atın üstüne eğildi.

    Sonra birden irkildi. "Amanın! Demir çatal paralanmış."

    Fernand, umutsuzlukla omuz silkti. Mösyö Douin yine içini çekip gidonu dizlerine dayadı ve kırılmış demir çatalı daha büyük bir dikkatle inceledi. O iyi bir teknisyendi. Bu yüzden çok şey onarmış elini bilgiyle madenin üstünde gezdirdi.

    Sonunda, "Anlaşıldı," diye mırıldandı. "Buna bir şey yapmama olanak yok. öyle rasgele kaynak bunu tutmaz. Bunu yapacak olursam bu sefer gerçekten boyunlarınızı kırarsınız."

    Fernand, korkunç bir umutsuzluk duydu. Sessiz sedasız ağlamaya başladı. Babası, göz ucuyla bakınca bu durumu gördü. Atın gidonunu daha yumuşak bir hareketle masaya dayadı. Hafifçe boğuk olan sesini biraz yükseltti. "Böyle üzülme, ahbap. Neşelenmeye bak. Beni dinle. Yarın sabah işe giderken araba fabrikasına uğrayacağım. Orada atölyede çalışan Mösyö Rossi boş zamanında bize yeni bir demir çatal yapar. Onun için bunu yapmak çok kolay. Ne yazık ki kırılan çatalı buradan çıkaramıyoruz. Bunun demir testeresiyle kesilmesi gerekiyor. Onun için atı alıp götüreceğim." Birden güldü. "Yarın beni kolumun altında bu ihtiyar beygirle görecek olan bütün arkadaşlarım alay edeceklerdir!"

    Fernand, göz yaşları arasında gülümsedi. Sonra, "Arkadaki iki tekerleği çıkarabilirsin," diye önerdi. "Böylece daha az yük taşımış olursun. Zaten atın başı yok. Tekerlekleri de çıkarsa ne olduğu anlaşılmaz. O zaman kimse de seninle alay etmez."

    Mösyö Douin, gidip alet çantasını aldı. Kısa süre sonra ikisi de atın üstüne eğilip uğraşmaya başladılar. Madam Douin, saat sekizbuçukta gelip babayla oğlu yerde, atın yanında görünce güldü.

    "Bunu biliyordum zaten," diye mırıldandı. "Geri dönerken Zidore'un annesi olanları bana anlattı. Demek Tavate yıldızları gördü ha! Yalnız şunu bilmelisiniz. Bu günlerden bir gün biriniz boynunuzu kıracaksınız!"

    Mösyö Douin, başını kaldırdı. "Çocuğu kendi haline bırak. Onlar da biraz eğlensinler. Şimdi yaşamın tadını çıkarmazlarsa hiçbir zaman çıkaramazlar. On ikisine geldiler mi iş işten geçmiş olur."

    Fernand, annesine yardım etmek için yerden kalktı. Mösyö Douin de iki tekerleği çıkardı ve atın gövdesini koridora itti. Sonra gidip ellerini uzun uzun yıkadı. Karısı onun ıslık çaldığını duyunca başını kaldırdı. Sonra, "Otuz yıl önce Faubourg Baccus'daki eski çiftlikte sen de böyle yaşamın tadını çıkardın değil mi?" diye güldü.




Sayfa Başı  |  2. Bölüm - Ata veda >