METİN ÖZBEK
DÜNDEN
BUGÜNE
İNSAN
Metin Özbek, Dünden Bugüne İnsan



KAPAK
ÖNSÖZ
BÖLÜM I
EVRENDE İNSAN
- İnsan nedir?
- İnsanın canlılar dünyasındaki yeri
- Antropoloji: insanı en iyi anlayan ve anlatan bilim dalı
- Kültür nedir?

BÖLÜM II
PRİMAT DÜNYASINDA İNSANIN YERİ
- İnsan bir primat olarak kabul edilmektedir. O halde, primat nedir?

BÖLÜM III
İNSAN AİLESİNİN
BİYOKÜLTÜREL EVRİMİ
- İnsan ailesi öncesinde ne vardı?
- İnsan ailesi tarih sahnesine çıkıyor
- İnsan cinsinin ilk basamağı: homo habilis
- İnsan cinsinin ikinci basamağı homo erektus
- İri beyinli insanlar tarih sahnesinde (homo sapiens)
- Neandertal fosil insanları
- Kromanyon insanları (homo sapiens sapiens)
- Sanatın doğuşu
- Buzul çağı sonrasındaki dünya (mezolitik ve neolitik)
- Uygarlığa giden ilk adımlar

BÖLÜM IV
YAŞAYAN IRKLAR
- Irk kavramının tarihsel gelişimi
- İnsanın biyolojik çeşitliliği
- İnsanın biyolojik uyum yeteneği-ırksal farklılaşma
- Deri rengi ve iklim arasındaki bağlantı
- Büyüme ve gelişme süreçleri
- Bedensel tipler (Biyotipoloji)
- İnsan toplumlarının ırklara ayrılması
- Beyazlar
- Siyahlar
- Sarılar
- Avustraloidler

BÖLÜM V
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BÜYÜ
YA DA GÜZELLEŞME AMACIYLA YAPILAN UYGULAMALAR
- Başın biçimini değiştirme adeti
- Kulak biçimini değiştirme adeti
- Burun takıları
- Dudaklara takılan süs eşyaları
- Diş üzerinde yapılan dövmeler
- Boyuna takılan halkalar
- Ayak biçimini bozma adeti
- Sünnet

BÖLÜM VI
ESKİ ÇAĞLARDA İNSAN SAĞLIĞI
- Bazı hastalıkların tarihsel gelişimi
- Mumyaların paleopatolojideki önemi
- Doğumsal hastalıklar
- Travmatik rahatsızlıklar
- Metabolizma rahatsızlıkları
- Eklem hastalıkları (arthritis)
- Kalp ve damar hastalıkları
- Enfeksiyonel hastalıklar
- Kanser
- Tarihöncesi beyin ameliyatları ve büyü
- Tarihöncesinden günümüze diş sağlığı
- Diş çürümesi

KAYNAKÇA

www.1001Kitap.com





Kültür nedir?


    Biyolojik donanımımızın, yeryüzünde varlığımızı sürdürmemizde tek koşul olmadığını hepimiz biliyoruz; kültürün de burada önemli bir yeri vardır. O halde, kültür nedir? Kültür ve kültür düşüncesi ile ne anlatılmak isteniyor? Her şeyden önce, karmaşık bir örüntü olan kültürün tanımını yapmak oldukça zordur; kültür, etimolojik anlamda işlemek, ıslah etmek yoluyla bir toprağı daha verimli kılmak, bitki yetiştirmektir. Freud, kültür ve uygarlığı bir gerçeğin iki yüzü şeklinde algılar; kültür düşüncesini kültür örüntüsü içinde dikkate alır. Aslında Freud'un kültürle anlatmaya çalıştığı, insan yaşantısının hayvansal niteliklerden sıyrılarak insani bir görünüm kazanmasını sağlayan her şeydir. Littre'nin Fransız Dili Sözlüğü'nde (1878) kültür, bilgi ve eğitimle eş anlamda kullanılır (Hell, 1981).

    Kültür, cultum fiilinden gelir; bu da yetiştirmek, korumak ve göz kulak olmak anlamındadır. Ruth Benedict'e göre kültür, bir topluluğun tüm faaliyetlerini yansıtan ve onu diğer tüm toplumlardan ayıran eylem ve düşünceler dizinidir. Bozkurt Güvenç'e (1991) göre kültür, oldukça karmaşık bir örüntü olup; toplum, insanoğlu, eğitim süreci ve kültürel muhteva gibi değişkenlerin ve bunlar arasındaki karmaşık ilişkilerin bir bütünü ve işlevidir. Taylor'un kültür tanımı oldukça kapsamlıdır (Kottak, 1997). Ona göre kültür, bilgi, inanış, sanat, ahlak kuralları, kanun, gelenek ve görenek, ayrıca topluluğun bir üyesi olarak insan tarafından kazanılan, geliştirilen daha birçok yetenek ve becerileri içeren karmaşık bir bütündür.

    Kültür ve kültürlü sözcükleriyle tam olarak ne anlatılmak istenir? Bir kez her ikisinin de içerdiği anlamlar, belirlediği sınırlar farklıdır. Kültürlü olarak kabul edilmese de her toplumun bir kültürel kimliği vardır. Birine kültürsüz yakıştırmasında bulunmak pek anlamlı sayılmaz. Zira, kültürlü ya da kültürsüz olmanın ölçüleri, bu bağlamda geliştirilen değer yargıları bir toplumdan diğerine değişebilir.

    Yaşayan Fransızca Sözlüğü kültürü mecazi anlamda ancak iki biçimiyle varsayar (Hell, 1981). İlki kültür fizik olup bedeni geliştirmeyi amaçlar; düzenli, sistemli çalışmalar, sportif faaliyetler ve oyunlar sayesinde bedenin dinç, zinde ve esnek kalmasını olanaklı kılar. İkincisi ise, zekânın kültürü olup insanın zihinsel yeteneklerini, yaşadığı çağın uygarlığı içinde yer alan her şeyle ilgili bilgileri geliştirmek anlamında ele alınmıştır. İnsan, kültür sayesinde gerçekten insanca bir yaşam sürmeyi başarmıştır. Kültür, insanın varolma sorunsalının özgül bir ifadesidir. Kültür, aynı zamanda insanın simgeler yaratma ya da simgelere yanıt verme yeteneğinin bir sonucu şeklinde algılanabilir. Simgelerin olmadığı bir dünyada insanı düşünemeyiz; zira böyle bir dünyada insan kendi yaşam süresinden daha kısa bir geçmişle sınırlı kalacak, asla öngöremeyeceği ve hazırlığını yapamayacağı bir geleceğin de insafına terk edilmiş olacaktı (Relethford, 1990; Kottak, 1997).

    Kültür, insan el becerisi ile zekasının yaratıcı gücü arasındaki diyalogtur. Kültürü tanımlarken, aslında insanın ayırt edici, tanımlayıcı birçok yönünü de gündeme getirmiş oluyoruz: İnsan; duyan, düşünen, olaylar karşısında kafa yoran, bilimi ve sanatı yaratan, kendine özgü iyilik ve kötülük kavramlarına sahip, kanunlar yapan, bunları uygulayan bir yaratıktır (Güvenç, 1991; Kottak, 1997).

    Kültür düşüncesi dinamik bir olaydır. Zaman zaman bu düşünce milli sınırlar dışına taşıp, bölgesel olmaktan çıkarak evrensel bir niteliğe dönüşebilir. Kültür; opera, şiir, resim, bale ya da herhangi bir sanatsal etkinlikten daha fazla bir anlam ifade eder. Kültür bir yaşama biçimidir; bu yolla insanlar davranışlarını örgütler, çevre ile olan ilişkilerini düzene koyar. Bu anlamda ele alındığında kültürün üç temel unsuru da hemen netlik kazanıyor: 1. Davranış örüntüsü, 2. Bilişsel süreç, 3. Maddi unsurlar.

    Kültür, öğrenme ile elde edilen değerler yumağıdır (Wells, 1972). İçinde yaşadığımız dünyanın değişen durumları karşısında davranış örüntümüz de değişmektedir. Öğrenme bir bakıma tüm canlılar için geçerlidir. Ancak, hiçbir organizma insan kadar engin bir öğrenme ve öğrendiklerini depolama kapasitesine sahip değildir. Çoğu canlı organizma hayatta kalabilmek için gerek barınma, gerek beslenme ve gerekse tehlikelerden korunma açısından çoğu kez içgüdüleriyle hareket ederken, insan giderek en aza indirgediği içgüdüleri, buna karşın öğrenme yoluyla edindiği davranış örünrüleri sayesinde soyunu bir bakıma yok olmaktan kurtarmıştır. O halde, varolabilmek için içgüdü yeterli sayılmaz.

    Sosyal (kültürel) antropoloji, adından da anlaşılacağı üzere kültürün yanısıra, daha doğrusu onunla iç içe, toplumla da ilgilenir. Kültür, zaten bireysel değil toplumsal bir anlam ifade eder. Dolayısıyla, bireyden çok bir toplumun kültüründen söz edilir- Kültür aslında bir grup içinde birinin sahip olup da , diğerinin sahip olmadığı bir değer değildir. Kültürü herkes farklı biçimde günlük yaşantısında kullanabilir. Örneğin bu insanlar yüksek sosyeteye mensupturlar, dolayısıyla kültürlüdürler, diyenlere sık sık rastlarız. Kültür sözcüğü bunun ötesinde beslenmeden sağlık alanına kadar her yerde karşımıza çıkar. Nitekim, markete gidip kültür mantarı var mı diye sorabilir, ya da boğazımızda bir enfeksiyondan şüpheleniyorsak tahlil laboratuvarına gider, boğaz kültürü yaptırırız.

    Aslında böylesine iç içe yaşadığımız kültür kavramının yüzlerce değişik tanımlamasının olması da doğaldır. Ancak, günlük yaşamımızda zaman zaman kullandığımız kültür mantarı, boğaz kültürü gibi özel durumlar bir kenara bırakılırsa, kültürel antropolojinin ele aldığı kültür kavramı üç ana başlık altında şekillenir: 1. Kültür öğrenilir, 2. Kültür tesadüfi ve amaçsız bir olay değildir, 3. Bireyden bireye, kuşaktan kuşağa aktarılan ve değiştirilen sistematik bir davranış örüntüsüdür. Kültür, doğarken beraberimizde getirdiğimiz genetik bir miras değildir; öğrenme yolu ile kazanılır. Bir başka biçimde söyleyecek olursak, kültürle doğmayız, ama kültürel bir ortamda dünyaya geliriz. İster Eskimoların iglu denilen ve çok ilkel koşulları yansıtan kar evinde, isterse tam teşekküllü bir doğum kliniğinde doğmuş olsun, bebeğin dünyaya gözlerini açmış olduğu yer yine de bir kültürel çevredir. Dünyaya gelen her bebek ait olduğu topluluğun kültürel değerleri doğrultusunda, o ortamın koşullarına göre yetiştirilir. Örneğin bir Eskimo çocuğu, kutup ikliminde ısının son derece düşük olduğu bir ortamın; bir Pigme yavrusu ise Afrika'nın balta girmemiş ekvator ormanlarında tropikal iklimin belirlediği gereksinmeler doğrultusunda yetiştirilir. Oysa her iki toplumun da temel ekonomik yapısı avcılık-toplayıcılıktır. Kültür, biz insanları adeta bir güvenlik kuşağı gibi sarmıştır. Bu kuşaktan bir an için yoksun kalsak acaba ne yaparız? Bu durumda, savunmasız organizmamızı doğanın her tür acımasız etkenleriyle karşı karşıya bırakırdık, ki bu da bizim sonumuz olurdu.

    Kültür uyumsal bir mekanizmadır. İnsanda, tüm diğer canlılardan farklı olarak, dışarıdan gelen bilgi alınır, beyin korteksi-nin ilgili bölgesinde depolanır, yorumlanır ve bir başka bireye aktarılır. O halde burada insanı doğanın biricik yaratığı kılan süreç karşımıza çıkıyor: Öğrenme> depolama> yorumlama> öğretme (Hell, 1981).

    İnsan, içinde yaşadığı dünyaya iki biçimde uyum sağlar: Biyolojik uyum ve kültürel uyum. Kültürel uyum, biyolojik uyumun aksine vücudun dışında (ekstrasomatik) gerçekleşir. Oysa, insan dışındaki canlılar çevrelerine genellikle sadece somatik yapıları aracılığı ile uyum sağlar. Böyle bir uyum çevrenin canlıyı biçimlendirmesi olarak tanımlanır. Değişen çevre koşulları karşısında kültür, insanın yetersiz kalan biyolojik uyum kapasitesini adeta takviye eder. Ilıman iklimde yaşamını sürdüren bir grup hayvanı kutup bölgesine götürelim; ya da örneğin Çin'de step ikliminde yaşayan pandayı Afrika'da ekvatorun sıcak ve nemli ortamına bırakalım, yeni ortama ayak uyduramayan hayvan kısa sürede ölür. Oysa, ekvator bölgesinden aldığımız insanları kutuplarda Eski-moların yaşadığı bölgeye koyalım. Bu insanların ilk yapacağı iş hemen kendilerine kardan bir sığınak yapmak, sonra ateş yakmanın yollarını aramak, etinden ve kürkünden yararlanmak için kısa sürede örgütlenerek, bulundukları ortam içinde geliştirdikleri silahlar yardımıyla bir kutup ayısını avlamak olur. İşte insanların bu davranışı bir kültürel uyum sürecidir. Gerçekten de insan beyninin kültür denilen ekstrasomatik olayı gerçekleştirme potansiyeli, onun her tür ortama uyum sağlamasında anahtar rol oynamıştır.

    Kültür bir toplumun tarihsel zenginliğidir. İnsan açısından, içinde yaşadığı dünyada sadece karnını doyurmak yeterli değildir; o, aynı zamanda resim, müzik, felsefe ve din gibi çeşitli ilgi alanlarına da gereksinme duyar. Bu temel kültürel değerlerden yoksun tutulan toplum, topraktan köküyle sökülüp çıkarılmış bir bitki gibi kendini boşlukta hisseder, beslenemez ve yok olur.

    Kültür, insanın doğal çevresine yapmış olduğu uyumsal sürece değişik bir boyut kazandırdı, ama onu doğaüstü bir yaratık yapmadı; sadece doğa ile olan ilişkilerini farklı bir zemine oturttu. İnsan her zaman doğa ile bütünleşen bir varlık oldu. Bu bütünleşmeyi sürdürdükçe mutluluğu da devam etti. Ne zaman doğaya yabancılaştı, ona sırtını döndü, işte o zaman mutsuz oldu. Ancak, geliştirdiği kültür değiştikçe o da değişti. Binlerce, on binlerce yeni çehresiyle yeniden sahneye çıktı (Kottak, 1997). Tıpkı bir kaleidoskop içindeki renkli nesnelerin, kaleidoskopu her sallayışta yeni biçimler alışı gibi.

    Dil antropolojisi (Linguistik antropoloji): Antropolojinin bir diğer alt bilim dalıdır. Dil önemli bir kültürel öğedir. Kültür yumağını meydana getiren davranış örüntüleri ve fikirler büyük ölçüde dil adı verilen karmaşık simgelerle dışa vurulur, nakledilir (İzbul, 1984; Kottak, 1997). Tüm canlı organizmaların kendilerine özgü iletişim sistemleri vardır. İnsanlar ise biricik ve son derece karmaşık bir iletişim yolu geliştirdiler. Dil olmasaydı, insanoğlunun, kültürel değişim sürecini çağlar boyu geliştirerek günümüze kadar getirmesi belki de olanaksız olacaktı (Lieberman, 1975).

    Dillerin nasıl oluştuğu, ses ve dilbilgisi gibi çeşitli öğelerin tutarlı bir iletişim sisteminin kurulmasında nasıl bir etkileşim içinde bulundukları dil antropologları tarafından incelenir. Dillerdeki gelişme, değişme süreçleri dil antropolojisinin ilgi odağını oluşturur. Bu alt bilim dalı aynı zamanda dil ve sosyal olaylar arasındaki ilişkileri de araştırır.

    İnsanlar sahip oldukları kültürel örüntüyü bireyden bireye, kuşaktan kuşağa büyük ölçüde dil aracılığıyla aktarırlar. Dil yetisi ile kültürel içeriğin tarihsel süreç içinde nasıl bir yere oturtulması gerektiği dil antropologlarının temel uğraşları arasında sayılır. İnsan dili diğer tüm canlılarda varolan türlü iletişim sistemleri arasında toplumsal bir bilişim/bildirişim örüntüsü olarak karşımıza çıkar. Dil antropologları insana özgü iletişim sistemine sadece içeriden bakmakla yetinmez; aynı zamanda onu kültür kuramının oluşturduğu çerçeveye oturtarak daha geniş bir perspektifle ele alır (İzbul, 1984).

    Dilin bizzat kendisinin de bir kültür ürünü olduğunu burada vurgulamak gerekir. İnsan türünün diğer canlı türlerinden sıyrılıp bugünkü biricik konumuna ulaşmasındaki temel unsur dildir. Dil antropolojisi insan dilinin başlangıçtan itibaren geçirdiği aşamaları inceler; beyin korteksi ve gırtlak bölgesinde zaman içinde ortaya çıkan değişmenin ışığında kültürel faaliyetleri de göz önünde tutarak dilsel evrimi açıklamaya çalışır; bu konuda çeşitli kuramlar geliştirir. Dil antropolojisi aynı zamanda insan dil dizgesi ile hayvanların iletişim dizgelerini karşılaştırmalı olarak inceler; aralarındaki benzerlik, benzemezlik durumlarını davranışsal, tutumsal ve bağlamsal açılardan ele alır.

    Kültürü meydana getiren davranış örüntüleri ve fikirler büyük ölçüde dil adı verilen karmaşık bir simgeler yoluyla aktarılır (Otçu, 1991). İnsanlaşma sürecinde başdöndürücü hızıyla gelişmesine tanık olduğumuz kültürel değişme ve gelişmenin anahtarı dil dediğimiz karmaşık sistem içinde yatar. Dil/kültür dizgesi dil antropologlarının kuramsal ve mekânsal düzeyde ortaya koymuş oldukları önemli bir belirlemeyi içermektedir. Dil, kültür denilen olayın simgesel düzeyde ifadesidir (İzbul, 1984).

    İnsanoğlu, bir yandan içinde yaşadığı dünyada gerçekleştirdiği değişikliklere damgasını vururken, diğer yandan başka canlıların bu açıdan ortaya koydukları edilgen davranışlarının aksine, giderek çevresine egemen olmuş, bu mücadelesinde de sadece kendisiyle yarışmıştır. Her defasında artan yeni kültürel etkinliklere paralel olarak yeni yeni bilişim-bildirişim dizgeleri geliştirmiştir.

    Bir toplumun dil adı verilen en belirleyici özelliğinin tarihi işlevi ve fizyolojisini araştırırken çoğu dil antropologları, ilgi odaklarını dilin sosyal ve kültürel örüntüleri üzerine yoğunlaştırmışlardır. Sosyal ve kültürel çevre genelde dile yansır ve onu etkiler. Dolayısıyla bir toplumun sosyo/kültürel örüntüsü hakkında o toplumun dilini analiz ederek çok şey öğrenebiliriz. Avrıca, dillerin analizleriyle toplumlar arasındaki tarihsel bağlar hakkında da önemli ipuçları yakalanır (Otçu, 1991). Kültür ve dil birebir etkileşim içindedir. Bir kültür dil yoluyla gelecek kuşaklara aktarılmaktadır ve aynı zamanda kültür, varolan ve konuşulan dili de etkilemektedir. Kültürel değişimin ve çeşitliliğin temel kaynağı dil ve düşünce arasındaki bağlantıdır.


<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>