IX. BÖLÜM

Araştırma



    Bu kitapta sizinle paylaştığım bilginin çoğu, insanlar tarafından, evrim süresinin çok ufacık bir bölümünde, son birkaç yüzyılda bulundu. Yeryüzünde canlıların görülmeye başlanmasından bugüne kadar geçen zamanı, takvimimizin bir yılına sıkıştırabilseydik, insanoğlunun en çok bilgi topladığı dönem bu yılın yalnızca birkaç saniyesi kadar sürecekti. Biz insanlar bu kadar kısa bir zaman içinde kendimiz hakkında bu kadar çok şey öğrenmeyi nasıl becerdik? Bu olgunun insanın, başka alanlarda gerçekleri arama tutkularıyla ilişkisi nedir? Son bölümümüzde bunları ele alacağız.

    Bilgi Toplama İşlemi
    insanların başarmış olduğu şaşırtıcı bilgi birikiminin kökleri her şeyden önce içimizde doğuştan var olan o yılmaz merak tutkusu ve doymak bilmez açıklama arzusundadır, ilk çağlardan beri, bizi kuşatan bilinmeyenlerin gizemini, onu anlamaya çalışarak yok etmeye çabaladık. Bilinmeyen, ister barınak yapmada olsun; ister savaşta, tarımda, denizcilikte veya yeni karalan keşfetmede, bütün insan uğraşlarında istenmeyen bir yoldaştır. Başarılı bilgi toplamanın armağanları ise şunlardır: belirsizlik, şüphe ve korkuya son vermek; olguları anlamanın rahatlığı, önceden tahmin edebilmenin zevki, düzen gereksiniminin sağlanması, iyi düzenlemeler yapabilmek ve güç; doğayı kontrol edebilecek güç.

    Gözlem
    Merak, araştırma yapmak biçiminde eylem doğurur. Ateş çıkartabilmek için taşlan birbirine sürterken, dünyanın alt ve üst ucuna ulaşmak için bir köpek kızağım yüzlerce mil buzda sürerken, dağlara tırmanırken veya denizin derinliklerine dalarken, uçmak için araç yaparken, kalıtım üzerine bilgi edinmek için binlerce meyve sineğinin davranışını ve görünüşünü sabırla saptarken, DNA'nın yapısını kavramak için karton ve tellerle modeller yaparken keşfe çıkıyoruz. Araştırmak gözlem yapmak demektir; hissetmek, duymak, koklamak, tatmak, tepki göstermek, işitmek, sormak. Gözlemlediğimiz şeyleri unutmayalım, kaybetmeyelim ve başkalarına da eksiksiz aktarabilelim diye yazıyoruz.

    Fikirler
    Merak ve bilgi toplamak, bilinmeyeni bilinir yapmak için yeterli değildir. Başka hayvanlarda da merak vardır ama bilgi biriktirmezler. Bizim her şeyin nedenini arama özelliğimiz, fikir üretme yeteneğimizle ve fikirlerimizi deneyle sınayabilmemizle birleşir. Bir fikir (teori veya hipotez) gözlemleri, anlamı olan düzenlere sokar, gerçeklerin birbiriyle bağıntılı olabileceği noktalan öngörür. Düşünce, anlamı olmayan şeylerden anlam olanları çıkarmaya çalışır. Size üzerinde bilgi verilmiş olan bir durumu düşünün. Diyelim ki bir haber bülteni dinliyorsunuz. Zihniniz çabucak gerçeklere bir anlam vermeye çalışacak, onları daha geniş bir çerçevede belirgin bir yere yerleştirecek, gerçekler arasında bağlantı nedenleri önerecektir. Örneğin kısa bir süre içinde batan veya yaralanan petrol tankerlerinden çevreye petrol yayılması gibi birbirine benzer birkaç olay görülse, bunlara bir ortak neden yakıştırmaya çalışabilirsiniz. Zihin, rastlantıdan hoşlanmaz. Bir neden bulmaya çalışmakta, niçin olduğunu sormakta diretir.
    Fikirler, beynimizin çok ilginç düşleme yeteneğiyle karmaşık bir biçimde bağıntılıdırlar. Düşleme, olabilecek iç bağlantıları gözümüzün önüne getirebilmemizi sağlar. Kafamızda bir resim şekillenince, gözlemlediğimiz olay üzerine teorik bir açıklama buluruz; bu sınanmamış bir fikirdir.

    Fikirleri Sınamak
    Bir fikir, tek başına ne kadar akıllıca olursa olsun yalnızca sizin kafanızdadır. Zihninizin bir yaratmasıdır, tıpkı toprağın bir çiçek veya çalı üretmesi, ateşten duman çıkması gibi. Her zaman doğru olması gerekmez; bu anlamda, yaşamına tatsız ve dayanıksız bir başlangıç yapmıştır. Fikirler deneyle kanıtlanılınca sağlamlaşıp yönlendirilirler. Bir fikrin, gerçeğin karşılığı olup olmadığını anlamak için, onun doğayla gerçekten uyuşup uyuşmadığını sınamamız gerekir. Doğanın gerçeklerine uygunluğunu anlamanın en iyi yolu ise size bir şeyi önceden tahmin edebilme olanağı sağlayıp sağlamadığına bakmaktır. Fikriniz belirli şeylerin nedensel bağlantıları olduğunu önerebiliyorsa,bir sınama uygulandığında, önceden bilinebilen bir şey gerçekleşebilir. Beklenen şey olmazsa fikir yetersizdir. Yetersiz veya yanlış bir fikrin mutlaka fena bir fikir olması gerekmez. Sizin bir dizi deney yapmanıza yol açabilir. Bunlar fikrinizin yanlışlığını kanıtlasa bile yeni ve daha gerçek bir öneriye yönelebilirsiniz. Bundan önceki bölümde anlattığım bitkiler üzerine deneylerim, yanlış bir fikre dayanılarak, başlanmış olsa bile, bitkinin büyümesinde berilyumun, kısmen magnezyumun yerini alabilmedeki şaşırtıcı yeteneğini ortaya çıkardı.
    Diyelim arabanızın motoru çalışmıyor. Motor kapağının altında bir incelemeden sonra, bozukluğun benzin pompasında olduğu kanısına varıyorsunuz. Pompayı değiştirirseniz, motorun çalışacağını öne sürüyorsunuz. Eğer bu gerçekse, o zaman düşünceniz dikkate değerdir. Çünkü önermeniz doğrudur. Düşüncenizi bu örnek dışında sonra da genelleyebilirseniz daha fazla değer kazanır. Bir dizi bilinen özellikler gösteren her bozuk araba, benzin pompasının değiştirilmesini gerektirecektir.
    Fikrinizi sınama yolumuz bir deney yapmaktır. Bir fikir yalnızca üzerinde yapılması düşünülen deneyin iyiliği ölçüsünde değerlidir. İyi deneyler, arabanızın benzin pompasını değiştirmenizde olduğu gibi basit olabilirler veya daha geniş hayal gücü ve yaratıcılık gerektirebilirler. İyi bir model sisteminin seçilmesinin büyük önemi vardır. Örneğin, insanlarda kalıtım üzerine gözlemlerden bir sürü açıklayıcı fikir üretildi, ama bunların yalnızca birkaç tanesi doğrudan doğruya deneye vurulabildi. İnsanlardan daha basit, onlardan daha çok elegelen (denetlenebilen) ve bir kuşağı otuz yıl yerine, birkaç saat süren model sistemlere gerek vardı. Sonunda bezelyeler, meyve sinekleri, ekmek küfü ve bakteriler, insan genetiğini anlamamız için temel bilgiyi sağladılar.

    Yinelenen Deneyler
    Öngörülenleri doğrulayan bir deney keyifli bir iştir, özellikle de deneyi yapan kendinizseniz. Ama iş henüz bitmemiştir. Bilim adamlarının deneylerini, herhangi bir hata olasılığını ortadan kaldırmak için tekrarlamaları gerekir. Meslektaşlarının fikirlerini sormalı, deneylerdeki sakıncaları bulmalarını rica etmelidirler. Bilimsel toplantılara katılıp eleştirici meslektaşlar topluluğuna bulgularını sunarlar. Sonunda, uluslararası bilim topluluğunun da öğrenip, deneyleri yineleyebilmesi için yeterince ayrıntılı bir biçimde yayınlarlar. Çoğu bilimsel buluşlar, aynı deneyler birkaç bilini adamı tarafından tekrar yapıldıktan sonra herkesçe kabul edilir hale gelir. Ancak o zaman fikirlerimizin gözlemlerimize verdiği anlam gerçek haline gelir.
    Bunların hiçbiri kolay değildir. Bilim adamlarının öğrendiği en önemli gerçek, bir şeyin doğruluğunu sonuna kadar kanıtlamanın ne kadar zor bir iş olduğudur.

    Beklenmeyene Hazır Olmak
    Size, herhalde tamamen mantıksal olduğunu sizin de kabul ettiğiniz bir süreci anlattım. Şimdi de bu işte beklenmedik şeylerin, insanı hayal kırıklığına uğratacak kadar sık olduğunu söyleyebilirim. Beklenmedik sonuçların bunca sık olmaları nedeniyle, bilgi toplayıcının başka bir niteliği de sürprizlere karşı uyanık olmaktır. Beklenmedik bulgular, özgün fikrin yanlışlığı olasılığına karşın, deneyin yanlış tasarlanmasından da kaynaklanabilirler. Yanlışlık, çok ufak önemsiz nedenlerden de doğabilir. Ama hepsinin üstünde sürpriz, bilimin kendine özgü doğası gereği beklenmelidir. Bilimin konusu, ne de olsa bilinmeyendir.

    Bir Buluşun Öyküsü
    Bir hastalık bakterisini, laboratuvarda cam kabın dibinde, jöle gibi maddenin üzerinde üretiyorsunuz. Bir sabah laboratuvara giriyorsunuz ve deney kaplarından bir tanesinin farklı göründüğünü saptıyorsunuz. Aslında hepsinin şöyle görünmesi gerekiyordu:
    Kaptaki noktaların her biri tek hücreden üremiş bir bakteri kolonisidir. Ama bu kapların biri şimdi aşağıdaki gibidir:
    Hiç bakterinin üremediği büyük bir açıklık var. İlk tepki, bekleneni yapmayan kabı atmak. Önce bu beklenmedik ve sinirlendirici gözlemi zihninizde şöyle bir tartıyorsunuz. Biliyorsunuz ki bakteriler bir nedeni olmadıkça kapta böyle bir boşluk bırakmazlar. Öyleyse o boşlukta bakterinin üremesini engelleyen bir şey var. Bu, bir gün önce kabın kapağını kaldırdığınızda içine düşmüş zehirli bir madde olabilir mi? Pencerenin açık olduğunu, odanın biraz tozlu olduğunu hatırlıyorsunuz. Kaba bir toz parçasıyla gelen zehir, kapta her yöne yayılarak, bakteri büyümeyen yuvarlak alanı oluşturabilir. Bu fikri sınamak için, odanın çeşitli yerlerinden toz örnekleri alıp, yetiştirdiğiniz yeni bakterilerin kaplarının ortasına ufacık toz parçaları atıyorsunuz, iki gün sonra bakterilerin normal geliştikleri görülüyor.
    Yeniden başa dönmüş oldunuz! Bu sefer dikkatinizi bir sıranın arkasında kalmış, çok eski küflenmiş bir fıstık ezmeli sandviç çekiyor. Heyecanlanıp küflü sandviçten bir şeylerin kaba ulaşıp bakterileri zehirlediğinden kuşkulanıyorsunuz. Fıstık ezmesinden ve ekmekten ufacık parçalar alıp, tozlarla denediğiniz gibi bunları da bakterili kaplara koyuyorsunuz, iki gün sonra kabın görünüşü şöyle:
    Nefretle kapları ve sandviçi kapıp çöpe atıyorsunuz. Ellerinizi yıkayıp bu pis işten kurtulmayı düşünüyorsunuz. Bu arada ellerinizden birinde, mutlaka küflü sandviçten bulaşmış, ufak, mavimsi yeşil bir leke dikkatinizi çekiyor. Birden aklınız başınıza geliyor. Acaba o kaba ekmeğin küfü mü bulaştı? Çabucak sandviçin küflü kısmından ufak bir parça alıp, bunu bakterinin üzerine bir kaba koyuyorsunuz. Bundan sonraki kırk sekiz saat geçmek bilmiyor, içinizde bir şeylerin olacağı gibisine bir his var. Nihayet bir şeyler oluyor da.
    Ekmek küfü, hastalık yapan bakterilerin üremesine izin vermiyor.
    Bu ufak öykü, daha önce anlattığımız bilimsel buluş yapmanın bazı özelliklerini örnekliyor.
    Bunu burada keselim. Olabilecek en iyi sonucu vermiş olan gerçek bir öykü var bizim öykümüze benzer. Sir Alexander Fleming, bildiğimiz kadarıyla fıstık ezmeli sandviçlerle ilgili olmadığı halde, yukarda anlattığıma benzer bir şekilde penisilini buldu.

    Yine Avery'nin Ünlü Deneyi
    İsterseniz, DNA'nın kalıtımın temel malzemesi olduğunu kanıtlayan Avery'nin deneyine dönelim. Şimdi ikinci bölümden anımsayacaksınız, Avery bir model sistem kullanmıştı: Zatürree yapan bakteriler. Ölü zatürree bakterilerin salıverdiği bir molekül karışımın, zararsız bakterileri zatürree yapan bakterilere dönüştürdüğünü gözlemlemişti. Kanısınca, karışımdaki hastalık yapan moleküller, DNA'ydı. Tasarladığı ilk deney, ölü bakterilerden dağılan moleküllerin karışımına DNA'yı çözen bir enzim katmaktı. Aktif neden DNA ise enzim katmak, karışımın zararsız bakterileri zatürreeye neden olan bakterilere dönüştürme yeteneğini bozacaktır, düşüncesini öne sürüyordu. Sonunda elde edilen de tamı tamına buydu. Bu çok basit deney, öngörüleni doğru çıkardıktan başka, kendisinden sonraki bilimsel deneyleri çokça etkileyecek bir gerçeği de ortaya çıkarmıştı. Bu noktadan sonra, kanıtları sağlamlaştırmak için daha yapacak çok şeyimiz olsa da DNA'nın kalıtımın temel malzemesi oluşundan kuşku duymak için pek neden kalmamıştı.

    Bilimin Sınırları
    Fikirlerin, çoğunlukla sınanabilecekleri deneyleri çağrıştıran öneriler olduklarım söylemiştik, insan belirli olayların nasıl gelişebileceğini önceden düzenli olarak söyleyebildiği zaman, tahminlerin dayandığı fikirler, herkesin kabullendiği gerçekler haline gelir ve bunlara "doğanın kanunları veya prensipleri" denir. Bunlar bu kitapta tartıştığımız gerçeklerdir. Diğer yandan günlük yaşantımızda, sosyolojide, psikolojide, felsefede, sanatta ve dinde "iyi" fikirler olarak nitelediklerimizin parlak, özgün ve zekice dediklerimizin, bilimin kriterlerine göre ille de iyi olmaları gerekmez. Çünkü bu fikirlerin çoğu, deneyle sınanabilmek için çok karışık olan olgulardan kaynaklanmaktadırlar. Bu fikirlere dayanan tahminler, bazı rastlantılar dışında, çoğu zaman önerenin beklediği şekilde gerçekleşmezler.
    Büyük bir ressamın bir resmiyle "gerçeği" açığa çıkardığını, psikoloji ve psikiyatrinin insan davranışının gerçeklerini gösterdiğini, dinbilimcinin Tanrının varlığı gerçeğini keşfettiğim söyleyebiliriz. Burada gerçek sözcüğünü bilimde kullanıldığından farklı anlamda kullanıyoruz. Daha önce tartıştığımız kriterlerden hiçbiri böyle durumlarda uygulanamıyor. Bu durumlarda söz konusu olan şeyin, birçok insanda bir gerçeğin açıklandığı gibisine içgüdüsel bir duygu doğuracak açıklamalar olduğunu söylememiz daha doğru olur. Ama birçokları da bu duyguyu paylaşmayacaktır. Bu gerçeklerin evrensel geçerliliği olduğu söylenemez.
    Kuşkusuz, insanların karmaşık davranış ve değerlerinde fikirler çok bol, "bini bir paraya"dır. Bunları, hepimiz, özgürce, çevremizdeki şaşırtıcı insan düşünce ve eylemlerinden anlamı olan bir şeyler çıkarmak amacıyla üretiyoruz. Böyle fikirler, kısmen de tartışılamaz, sınanamaz olmaları nedeniyle bol bol üretiliyora benziyorlar. Bazıları aksi kanıtlanamadığı için çekici gelirken, bazıları da doğruluklarının kanıtlanamaz olmasıyla iticidirler. Tarih boyunca, insanın düşünce ve araştırmalarının bütün alanlarında işin çetin yönü, sınanabilir fikirler ortaya atmak olmuştur.
    İnsanın ikilemi, biraz da kişisel ve toplumsal eylemlere, sınanmamış fikirlere dayanarak girişme zorunluluğundan kaynaklanır. Kişiler ve hükümetler, bilgimizin sınırlı olduğu konular üzerine karar almak zorundalar. Bunu böylece kabul ettikten sonra bile politik kararların el altındaki bilgi çerçevesinde rasyonel olabilmeleri bir bilgelik sorunudur. Rasyonalizmin (akılcılık), bilimsel prensip ve yöntemlerin, bilimin çoğunlukla çözmek için seçtiklerinden daha büyük problemlere uygulanması olduğu söylenebilir.
    Bilimin, insan davranışıyla ilgili daha karmaşık ilanlardan üstün olduğunu kastetmek istemiyorum. Bilim, yalnızca daha basit, daha küçük sorular sorarak, bilinçli olarak, araştırmayı sınırlar. Bir sürü küçük soru bir sürü küçük yanıtı doğurur. Bunların her biri anahtar deneyleri tekrarlamak zahmetine katlanacak her şüphecinin (skeptik) geçerliliğini onaylayacağı cinstendir. Kısacası bilim kendi sınırlarını koyar: Öne sürülen gerçeklerin deneyle sınanabilir olmasını, aksi halde öne sürmeye değer olmadıklarını kabul eder. Sağlamca biriktiği ve kalıcı olduğu için, bu tür gerçek elde etmenin, uzun dönem içinde, insan yaşamı üzerindeki etkisi çok büyük olmuştur.

    Akıl Hastalığı ve Kimyasal Beyin
    Kendi zihinlerinin çalışması çok eski zamanlardan beri insanları büyülemiştir. Akıl hastalığı bizi hem heyecanlandırmış, hem kafamızı karıştırmış, her zaman da acele bir açıklamaya gereksinme duyulmuştur. Geçmişte akıl hastalığı; tanrılara, şeytana, karmaşık toplumsal ve ailevî ilişkilere bağlandı. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu açıklamalar çok ender olarak deneyle sınanabilirler, însan bilincinin çalışması, birçok bakımlardan şimdiki bilimsel yöntemlerle yaklaşabilmemiz için fazla karmaşıktır. Buna rağmen, yaygın olarak kabullenilmiş bir çok fikir, yanlışlarıyla birlikte, psikiyatrik tedavinin temeli sayılabiliyor.
    İnsanın akıl hastalıklarıyla ilgilenişinin tarihinde, bazı aksilikler ve beklenmedik sapmalar vardır. Bu örnekler, beklenmeyen şeylerin ortaya çıkışı üzerine söylediklerimizi doğrular. Akıl hastalığının kendine has özelliklerini anlamak ve çeşitli psikoterapi yöntemleriyle tedavi edebilmek için insan, çok uzun yıllar, umduğu başarıyı elde edemeden uğraşıp durmuştur. Sonuç olarak, insan davranışının birtakım kimyasal maddelerle değişebileceğini gösteren bir sürü bilimsel bulgu birikmiştir. Canlıları yaşatanın kimyasal işlemler olduğunu gösteren bütün diğer kanıtlarla birlikte, durmadan artan sayıda doğal ve sentetik kimyasal maddeler, akıl hastalığı belirtilerinde etkileyici bir azalmaya yol açıyorlar. Amerikan toplumunda kimyasal maddelerin, uyuşturucu ve keyif verici olarak yaygın kötüye kullanımı dahi, zihinsel işlemlerin kimyasal temelini vurgulamaktadır.
    Yıllar önce, pellagra denilen bir psikozun, B vitamini alınarak tümüyle ve sürekli olarak kaybolduğu anlaşıldı. Araştırmayla, esrarlı bir akıl hastalığı, basit bir vitamin eksikliğine dönüşmüştü. Araştırmacılar, başka bir ciddi ve çok yaygın şizofreni benzeri psikozun da bir antibiyotikle tedavi edilebildiğini buldular. Bu psikozun sebebi frengi idi.
    Yirmi yıl kadar önce de manik-depresif psikozun ortaya çıkmasının, ağızdan düzenli olarak alınan basit bir tuzla, lityum karbonatla önlenebildiği bulundu.
    Kısa bir süre içinde, bu çok yaygın kötü hastalığın belirtileri, birdenbire tedavi edilebilir duruma geldi. Lityumun mani ve depresyon üzerine etkisi, beyin kimyası bilgisinden kaynaklanan bir öneriyle değil, deneysel gözlemle saptandı, ilginç bir noktayı belirtmekte yarar var; lityum, sodyumun çok yakın akrabasıdır ve sodyumun, beynin işlemesinde gerekli olduğu, bilim adamlarınca çok uzun zamandan beri biliniyor. Ama henüz lityumun etkileme biçimini bilmiyoruz
    Kimyasal maddelerin etkileri üzerine çoğunlukla rastlantıya dayanan buluşlar, bilim adamlarının, insan davranışını ayrıntılarıyla incelemeye yönelmelerine yol açmıştır. Sonuç, akıl hastalarının üzücü belirtilerinde etkin bir azalmanın görülmesidir. Bu çeşit gelişmelerin sürmesini bekleyebiliriz.

    Temel Araştırma Ve Uygulamalı Araştırma
    Bu kitapta "bilim" ve "araştırma" sözcüklerini, temel araştırma yani yeni bilgiler elde etmek için keşfe çıkmak anlamına kullandım. Araştırmanın, uygulamalı araştırma veya teknoloji dediğimiz temel araştırmalara dayanılarak elde edilen bilgiyi, insan ihtiyaçlarının karşılanmasında uygulayan çok daha geniş bir dalı var.
    Temel ve uygulamalı araştırma yapmak birbirinden oldukça farklı. Uygulamalı araştırmalarda temel bilgi el altında bulunduğundan, ulaşılması istenen özel üretim amaçlan önceden belirlenebilir, araştırmacı gruplarına belirli görevler verilebilir, anlaşmalar yapılabilir, işadamları böyle bir projeye sermaye yatırabilirler. Örneğin, Ay'a ve Mars'a araç göndermeyi planlamak ve araç yapmak veya çok büyük miktarlarda çocuk felci aşısı üreterek topluma bağışıklık sağlamak, bu tür girişimlerdir.
    Temel araştırmaysa, aksine, bilinmeyenin incelenmesidir. Yol gösteren yoktur. Araştırmacı, aklı, düş gücü ve merakıyla baş başadır. Beklenmedik olaylar, olağandır ve araştırmacı bunlardan işe yarar şeyler çıkartmaya çalışmalıdır. Başlangıçta hiç zamanlama yapılamaz. Ortaya çıkan çalışma ancak birkaç yıl sonra değerlendirilebilir, bu arada bilim adamı yeteneğini ve hipotezlerini geliştirmeyi sürdürmelidir.
    Uygulamalı araştırmacılar, bilinen prensipleri kendi özel amaçlarım gerçekleştirmekte kullanmak zorundadırlar. Temel araştırmacılar ise bunların dayanacağı prensipleri bulur.
    Teknolojinin durmadan ilerleyen yeni bilgi cephesi olmasaydı, zavallı ve aptal bir dev olacağını söylemeye gerek yoktur sanırım. Bugün Amerika'daki sağlık bakımına bir göz atmak durumun özelliğini kavramaya yeter. Temel araştırma, birçok hastalığın yok edilmesini ve tedavisini, bir dizi büyük gelişmeyle olanaklı hale getirdi. Ama geri kalan hastalıkların dizginlenmesi, henüz bilmediğimiz geniş bir alan oluşturuyor. Ancak yeni bilgiler elde edilmesi, kanserin ilerlemesini, kalp hastalıklarını, enfarktüsü, genetik hastalıkları ve benzerlerini durdurabilir. Uygulamalı araştırma, sürekli daha ayrıntılı ve pahalı makineler yapıyor. Bunlar ancak birkaç hastanın yararına kullanılabiliyorlar. Fakat kaçınılmaz olarak gittikçe hepimize daha pahalıya mal oluyorlar. Kanser ameliyatı, yapay böbrek makinesi (dializ), yapay kalpler, benzer tedavi araçları bilinen yeni temel prensiplerin yaratıcı uygulamalarda kaynak olduğu birçok durum; hastalıklar üzerine bugünkü temel bilgimizin yetersizliğinden doğan boşluğu doldurmaya çalışan pahalı tamponlardır.
    Amerikalıların tıbbi ve koruyucu sağlık bakım masrafı, şimdi yılda 200 milyar dolan aşmakta ve bu miktar durmadan artmaktadır. Yine de bu sağlık faturasının sadece yüzde 1/2'si, hastalıkları yenmek için gerekli bilgiyi üreten temel araştırmanın desteklenmesine harcanmaktadır.

    Bilimin Desteklenmesi
    Temel tıp araştırmasına sağlanan sınırlı destek, Amerikan hükümeti tarafından yeterli ve dikkate değer bir açlıkla yönlendiriliyor. Öğrenim kurumlan ve kuruluşlar, yetenekli öğrencilere hem mezuniyet öncesi, hem sonrası eğitim için burslar veriyorlar. Bu, öğrenciye kendisinin seçtiği bir yönetici öğretmenle laboratuvarda, öğrenimi bitip uzmanlık alanı belirlenene kadar çalışma olanağı sağlıyor.
    Öğrenci, bundan sonra bir üniversitede veya bir araştırma kurumunda çalışan, bağımsız bir araştırmacının yanında işe girmek için başvurabilir. Başvurusu, genç bilim adamının uğraşmak istediği problemle ilgili kesin durumunu belirler; fikirlerini, tasarladığı deneyleri, işinin insan sağlığı için önemine inancını, bütün yeteneğini ve düş gücünü toplayarak geleceğini çizer.
    Başvurular hükümete danışmanlık yapan bir grup bilim adamı tarafından incelenir (bu iş "gözetleme-inceleme" olarak bilinir). Bilimsel yetenekler tartılarak, başvurular öncelik sırasına sokulur. İşe alma, her yıl Kongrenin ayırdığı fonlar tüketilene kadar sürdürülür. Bursu kazandıktan sonra, araştırmacı çalışmasını istediği gibi yürütmekte ve sonuçlarını yayınlamakta oldukça bağımsızdır.
    Bu sistem temel araştırmayı desteklemek konusunda herhangi bir yerde uygulanan sistemler içinde en iyisidir. En çok ümit veren projelerin seçilmesini sağlama alır, bağımsız çalışmayı yüreklendirir, diğer yanda bilim adamını hesap verme durumunda tutarken, incelemelerde gerekli esneklik için ve beklenmedik olayların araştırılması yeterli payı da bırakır.

    Bilginin Kullanım Alanları
    Bilgi ve sağlanması yöntemleri (bilim), ahlâk açısından tarafsızdır. Doğanın gizleri, insanların kendilerini keşfetmelerini bekliyor. Ama toplumun bilgiyi kullanışı, ahlâk açısından çok ender olarak tarafsızdır; çünkü bilgi güç kaynağıdır ve hem iyiyi, hem de kötüyü yapmak için güçlü olma isteği insanlığı başlangıcından beri şiddetle sarmıştır. Yalnızca sağlık alanındaki bilgi susuzluğumuz bile, yaşamdan beklentilerimizde etkileyici artışlara yol açmıştır. Kadınların çocuk doğurmalarını denetleyebilme olanakları, veba, kolera, tüberküloz, çocuk felci, çiçek ve difteri gibi hastalıkların yok edilmesi, vitaminler ve beslenmedeki genel ilerlemeler, tıpta hastalık belirtilerinin bulunmasında ve tedavide X-ışınlarının kullanılması, sayısız bağışıklık sağlayıcı, hormonal, nörolojik, genetik aksaklıkların önlenmesinde ve tedavisindeki ilerlemeler vb. kuşkusuz tıp bilimi için anıtsal bir birikim oluşturuyor. Ve temel bilimde, bu kitapta sözü geçen çok önemli son gelişmeler yüzünden, kanser, genetik hastalıklar ve kardiyovasküler hastalıklar gibi önemli insan hastalıklarını, daha etkin tedavi edebileceğimize veya tümüyle ortadan kaldırabileceğimize iyimserlikle bakmak için her türlü nedenimiz var (hükümetin politikası izin verirse).
    Diğer yandan karanlık görünen bir konu var. Dünyanın toplam DNA dağarını gittikçe artan nükleer araçlarla tehdit ediyoruz; suyumuzu, besinimizi ve havayı tehlikeli bir sayıya ulaşan endüstriyel kimyasal maddelerle zehirleyip kirletiyoruz; bütün yaratıkları güneşten gelen öldürücü radyasyondan koruyan ozon tabakasını bozuyoruz; doğum kontrolü yöntemleri olduğu halde, yeryüzünün besleyebileceğinden daha fazla çocuk yapıyoruz. Öyle görülüyor ki insanlar, ulaşılabilecek en yüksek mutluluğu ve en derin ızdırabı elde etmek için kendi kendileriyle yarışıyorlar.

    Bilimsel Araştırma Düzenlenmeli midir?
    Kısaca bilim, bilinmeyene ışık tutmak, doğada zaten var olan şeyleri açığa çıkarmaktır. Ama ivedi bilgi elde edilmesi insanlara ve hükümetlere güç sağlıyor; bilginin toplumun değerlerine göre iyiye veya kötüye kullanılması olası. Özgür bir toplumda, kötüye kullanılmayı önleyip iyiye yönelişi yüreklendirmek istiyorsak, çözümü insanların değer yargılarında aramalıyız. Bunun yolu bana çok açık geliyor. Diğer yanda, bilimi baskı altına almanın daha kolay bir yol olduğunu savunan bazı kimseler de var. Yalnızca kaynaklan kısarak da amaçlarını gerçekleştirebilirler, çünkü çağdaş araştırmanın çok pahalı olduğu bir gerçek. Ama biyomedikal araştırmayı sınırlamayı denersek, sonucu hızla görebiliriz. İnsanlar, kendilerini etkileyen hastalıkları anlamaya çalışmaktan alıkonamazlar. Eğer yeni bilgiler elde etmek için yapılan araştırmalar sınırlanırsa, yalnızca uygulamalı araştırmaya yönelerek, elimizdeki bilgiyi kullanmayı sürdürebiliriz. Örneğin, çocuk felci aşısını elde etmemizi sağlayan temel araştırmanın yapılması önlenmiş olsaydı, çocuk felci kurbanları için yeni ve daha iyi aletler bulacaktık, daha büyük ve karmaşık demir ciğerler vs. yapacaktık. Yeni bilgi elde etmek için araştırmanın bırakılmasının ve elimizdeki bilgiyle yetinmeye zorlanmanın neye varacağını söylemek mümkün; tıp yalnızca mekaniğe indirgenecek, tıkanacak, fiyatlarsa artmayı sürdürüp hastalar kötü duruma düşecekler.
    Bugün biz tarihte hiçbir zaman görülmemiş bir olgunun, son kırk beş yıllık hızlı gelişimin, güncel insan hastalıklarına uygulanmasının eşiğindeyiz, iyiye gidiş, başka bir deyişle insanların acılarını azaltacak daha hızlı bir gelişme için elimizde çok büyük potansiyel var.

    Tıp Araştırmalarında Yararlılık ve Risk
    Son zamanlarda kamunun ilgisi, yemden birleştirilmiş DNA veya genlerin birbirine dolanması üzerine deneylerin, insana zararlı olabileceği tartışmalarına yönelmiştir. Beşinci bölümde gördüğümüz gibi, herhangi bir bitkinin veya hayvanın DNA'sını bakterinin DNA'sına katmak olası. Bundan sonra bakteri üreyip eklenmiş DNA'dan bir sürü kopya yapabilir. Burada bakteriler, yalnızca eklenen herhangi bir seçilmiş DNA parçasının kopyalarını yapabilen fabrikalar durumundalar. Biyologlar bu yönteme, genler üzerine bilgimizi arttırabilmek için şimdiye kadar bulunmuş en önemli yöntemlerden biri gözüyle bakıyorlar. Böylece genlerin yapılarım, çalışma durma davranışlarının ayarlanışını inceleyebiliyoruz. Bundan önceki iki bölümde, embryogenesis ve kanser üzerine çözüm bekleyen "olgun" problemleri birlikte inceledikten sonra, bu yeni tekniğin çok geniş gen ifadesi problemini anlamadaki değerini gözünüzün önüne getirebildiğinizi umarım.
    Bazıları şöyle sorular yöneltmişlerdir: Eklenen genler bakteriyi insan için tehlikeli olabilecek bir biçime sokabilir mi? Böyle deneyler, evrimi doğal gidişinden saptırıp, ilerde tehlikeli olabilecek yeni canlı biçimleri oluşturabilirler mi?
    Hücrelerin kendilerine DNA eklenmesiyle değişebileceklerini görmüş bulunuyoruz: Örneğin Avery deneylerinde, hastalık yapan bakterilerin DNA'sı zararsız bakterilere verildiğinde, onları da tehlikeli bakteriler haline getirmişti. Ama böyle deneylerde gerçekleştirilen DNA-hücre bileşimleri, genlerin yapay eklemelerle birleştirilmelerine göre önemli farklar gösterirler. Avery deneylerinde yapılan yeni DNA bileşimleri doğaldı, hücrenin içinde bakterinin kendisi tarafından, tanışık olduğu genleri kullanarak gerçekleştiriliyordu. Yeni bir şey yaratılmıyordu (tehlikeli pneumococcus zaten yeryüzünün bir yaratığıydı). Öte yandan sonradan katmalı genler yapaydır; deneyci özel teknikler kullanarak herhangi bir DNA parçasını bakterinin DNA'sına dolar. Bu DNA bir sivrisinekten, bir filden veya bir insandan alınmış olabilir. Burada, en azından kuramsal olarak daha önce hiç görülmemiş, beklenmeyen sonuçlar doğurabilen, gerçekten yeni bir gen bileşimini yaratma olasılığı var. Bu nedenle bu dalda çalışan araştırmacılar, işlerini yaparken belirli önlemler alırlar. Daha fazla bilgi sahibi olana kadar bu hipotetik risklere karşı uyanık davranıyoruz. Rastlantısal olarak ortaya çıkabilecek bir organizmanın bize zarar verip veremeyeceğini, bu kitaptan öğrendiklerimizle değerlendirebilecek miyiz? Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki öğrendiklerimizin ışığında böyle bir olgu son derece olanaksızdır. Hatırlayacaksınız, hemen hemen her zaman bir organizmanın DNA'sında bir değişikliğin olması onun için zararlıdır; başka bir deyişle yaşamını sürdürebilme kapasitesinde azalmaya yol açar. Bir benzetme yapalım; Shakespeare'in oyunlarına rasgele eklenen cümlelerin onları daha iyi yapması pek olası değildir. Bu söylediklerimiz, sonuçta bir organizmanın evriminin DNA'daki "değişmelerle" olduğu, gerçeğiyle çelişmez; DNA'nın değişmesi veya DNA'ya ek yapılması gelişmeler üretebilir. Ama beşinci bölümde gördüğümüz gibi bu gelişmeler enderdir. Temelinde, DNA değişiklikleri ister mutasyonla, ister bizim dışardan bilerek eklediğimiz yabancı genlerle olsun, yaşamı sürdürebilme şansını azaltma özelliklerinden dolayı zararlıdır. Buna göre sonradan eklenmiş yabancı DNA'nın bir organizmayı tehlikeli hale getirmesi şöyle dursun, tümüyle tersi olur; hemen hemen her zaman organizmayı daha zayıf hale getirecektir.
    Bir bakterinin DNA'sını değiştirmenin, hemen her zaman bakteriyi yaşamını sürdürebilme bakımından daha az uygun hale getirdiği genel gözleminin yanı sıra, bu araştırmalardaki risk payını daha da azaltan başka bir düşünce daha vardır. Evrim ve genetik bize, hastalık yapan organizmanın yapısının son derece karmaşık olduğunu söyler. Tifo, veba, difteri, tüberküloza neden olan bakteriler ve benzerleri, milyarlarca yıldır evrimin potasında dövülmüş çok karmaşık gen organizasyonlarıdır. Biz insanların, birkaç yıllık gen hokkabazlığı deneyiyle, doğal evrimden geçmiş genlere benzer genler yapabilmemiz olanağı düşünülemez.
    Bir örnek... Virüsler bizim evrimsel geçmişimizde etkin hücre işgalcileri olup çıkmışlardır. Bunların DNA'ları hücre içine protein koruyucular içinde taşınır. Bir defa bir virüs DNA'sı bir hücrenin içine girdi mi, onun iç düzenini daha çok virüs üretmek üzere ayarlar. Virüsün DNA'sını çıkarsak ve bakterinin DNA'sına eklesek yararsız bir birleştirme yaptığımızı umarız. Bu öneri son zamanlarda sınanmıştır. Araştırmacılar, kansere neden olan virüsün DNA'sını alıp bakteri DNA'sına yerleştiriyorlar. Hücreleri bu virüsle kolayca kansere dönüşebilen farelere, kanser virüsü DNA'sı taşıyan bakteriler veriliyor. Ama fareler kansere yakalanmıyorlar. Sonuç; kuzu kılığında kurt DNA'sı işlemiyor.
    Umarım bu kitabın önceki bölümlerinde, mutasyonların ve DNA karışımlarının rastlantısal olaylar oluşu ve evrimin böyle olaylarla belirlendiği yeterince açık anlatılmıştır. İnsan denetimindeki DNA'nın üç milyar yıldır doğanın denetimindeki DNA'nın yanında bir anlamı olabileceği düşüncesinin, herhangi bir biyolojik kanıtlaması yoktur. Laboratuvarda DNA'ların karıştırılması da yeni bir olay değil. 1930'lardan beri bakterilere DNA ekleyip Avery'nin deneylerinde olduğu gibi kalıtımsal dönüşümler sağlıyoruz. Son yedi yıldır, yeni DNA karışımları deneyleri, önlem alınmadan sürdürülmektedir. Ve bu tür gen karışımının doğada sık sık olduğuna inanmak için nedenlerimiz de var.
    Açıkçası bütün insanların, hükümetin eylemlerim incelerken yararlılığa karşı riskleri tartarak seçme yapmaları görevleridir. Buna uygun bir örnek 1977'de, ABD'de Massachusetts, Cambridge'de DNA'nın yeni bileşimleri deneylerine bağlı olarak ortaya çıktı. Harvard Üniversitesinde gelişen yeni DNA bileşimi araştırmaları üzerine çıkan aşın söylentilerden rahatsız olan kent meclisi, bir vatandaşlar komitesini uzmanlardan bilgi almak, problemi incelemek ve ona göre bir eyleme geçmek üzere görevlendirdi. Tümü sorumlulukla ve sıkı çalışan komite üyeleri, araştırmanın NIH'nin (Amerikan Milli Sağlık Kuruluşu) şart koştuklarının yanı sıra, bazı akla yakın ek önlemlerle sürdürülmesini kararlaştırdı. Kent meclisi bunu kabul etti ve komite üyeleri hem kentte yaşayanların hem de bilim adamlarının takdirini kazandılar. Bu mutlu sonuç vatandaşların önemli bilimsel konulan anlayıp onlarla ilgili sorumlu kararlar alacağı inancımı destekliyor.
    Yeni DNA düzenlemeleri yapılması öyküsü şu sorulan getiriyor: Eğer görülen riskler nedeniyle bilgi araştırması engellenirse, o zaman yalnızca riskli olmayan konulan mı inceleyeceğiz? Risksiz bilgi ne çeşit bilgidir? Bilinmeyeni araştırırken neyin tehlikeli olduğunu nereden bileceğiz? Ne güvenceli olabilir? Kuşkusuz hangi konuda olursa olsun, güvenceli çalışan araştırmacı sadece yan gelip yatan araştırmacıdır.

    Gelecek
    İnsanoğlu, kendi gelecek evriminin koşullarını yaratmıştır. Diğer canlı türlerinin hepsinin aksine, yalnızca biz kendi çevremizi geniş ölçüde biçimleyebiliyoruz (çoğu zaman da kendi zararımıza). Şimdi kaderimiz doğal çevrinin bize etkilerinden çok, bizim kendimizin dünyaya yaptıklarımızla belirleniyor. Bu olguya "kültürel evrim" diyoruz. Tümüyle yeni bir oyun. Düşüncelerimizi haplarla değiştirebilir, havayı, suyu, besinleri zehirleyebilir, genlerimizi bozabilir bazı hayvan türlerini yeryüzünden hepten silebilir, enerji kaynaklarımızı bize gerçekten gerekmeyen şeyler üreterek harcayabiliriz. Diğer yandan, yaşam süresini uzatabilir, hastalıkları ortadan kaldırabilir, sefaleti azaltabilir, güzelliği, rahatlığı, neşeyi yaratabiliriz.
    Zehirle doldurduğumuz havayı müzikle de doldurabiliyoruz!
    Hem güzellik ve neşe yaratmak, hem de anıtsal sefaletleri oluşturmak için hemen hemen sonsuz denebilecek bir yeteneğimiz var. Evrimin bütün yaratıkları için yaşamı daha iyi yapmak görüşünde ve isteğinde olup olmadığımızın yanıtı geleceğin örtüsü altında gizli. Ama emin olabileceğimiz bir nokta var: Merakların özgürce tatmin edilmesini engelleyen toplumun, geleceğe bırakacak çok şeyi olmayacaktır. Anlamak için araştırmak, açlık ve seks gibi temel bir dürtümüzdür. Araştırmayı sürdürüp yine araştırmanın kendisi içinde ödülümüzü bulmalıyız.
    Bilgi birikimimizi, kocaman yaşayan bir kütüphaneye benzetebiliriz. Çağlar boyu kazanılmış bilgi orada herkesin incelemesine açık. Yeni yeni ciltler raflarda yerlerini bulmaya devam ediyorlar. Kitap adlan arasında, dünya üzerine kesinlikle bildiğimiz her şey var. Bunlar gelecekteki bilgiyi kurmak için temeli oluşturuyorlar. Her şeyi anlamamızı sağlayacak, daha çok ciltlerimizin olmasını isteyebilirdik; belki böylece insanın açgözlülüğünü denetlenebilir, daha çok akıl ve sevgi elde edebilirdik. Ama bazı şeyler henüz yazılmamış durumda! Yazılmamış ciltlerin eksikliği, raflardakilerin değerim azaltmamaktadır.
    Bazılarına göre bilim yoluyla sağlanan bilgi, bilinmeyen esrarlı konulan kaba ve duygusuzca aydınlatarak, yaşamı "insanlık dışı" hale getiriyor. Bilimin neleri aydınlattığını gördükçe, kendi yapımızdaki akıl almaz güzelliğe ve "marifete" hayran olmamak elde değil. Derimizin altındaki DNA, RNA ve protein arasındaki hızlı alışverişi anlamakla kazançlı mıyız? Yoksa bir şeyler kaybettik mi? Okuyucularımın kazançlı olduklarını hissettiklerini umarım. Moleküllerin işleyişini anlamaktan, hiç hoşlanmayanlar, kendi kişisel "gerçeklerini" beslemek için doğanın gizlerini olduğu gibi bırakmak gereksinimi duyanlar da bilimin, yalnızca bilinmeyenin yüzeyini hafifçe çizmiş olduğunu öğrenerek rahatlayabilirler. Keşfedilmeyi bekleyen bilgi, hâlâ şimdiye kadar açığa çıkanların kat kat üzerinde. Merak, güzellik, ilham, düşleme, büyü, esrar ve gönlünüzün seçtiği tanrılar için şimdi de her zaman ki kadar çok yer var.





www.1001kitap.com