C. W. CERAM

TANRILARIN
VATANI
ANADOLU
C. W. Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu



KAPAK
I - VAROLUŞUN SIRRI
1. Keşif ve Seziş
2. Kutsal Kitap ve Yeni Araştırı
3. Winckler'in Boğazköy Kazısı

II - YAZILARIN SIRRI
1. Yazıların Esrarını Çözme Sanatı
2. Hititler, Hititçe mi Konuşuyorlardı?
3. Hiçbir Şeyden Hiçbir Şey Çıkarılamaz

III - EGEMENLİĞİN SIRRI
1. Hattusas Kralları
2. Tarihleri Saptama Bilimi
3. Kadeş Savaşı ve Sonsuz Barış
4. Şehir ve Ülke - Halk ve Töre

IV - ARTAKALANLARIN SIRRI
1. Karatepe'nin Keşfi
2. Asitavandas Konuşuyor
3. Son Görünüm

HİTİT İMPARATORLUĞU KRONOLOJİSİ
AÇIKLAMALAR
HARİTA VE FOTOĞRAFLAR


www.1001Kitap.com





ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Hiçbir Şeyden Hiçbir Şey Çıkarılamaz



    "Keşifler yapmak istiyorsan, yaptığın yanlışlara çoğu kez sevinmen gerekeceğini düşün."
    Bütün ömrünü Doğu dillerini incelemeye adamış İngiliz bilgini Archibald Henry Sayce'ın anılarından alınmış bir söz bu. 1845'te doğdu, 1876'da 31 yaşındayken, o zamana göre çok atakça bir tezi, Hama'dan İzmir'e kadar dağılmış hiyeroglif yazıtların bir Hitit İmparatorluğu'nu doğruladığı tezini ileri sürdü ve bu yazının çözümlenmesi için ilk hamleyi yaptı.
    Hayatı boyunca sürekli olarak hep bu sorunla uğraştı ve bir kısmı kendi öğrencileri olan araştırıcıların uğraşlarını kimi zaman heyecanlanarak, kimi zaman keyiflenerek izledi; kimi zaman da bizzat katıldı.
    1931'de, 86 yaşındayken konuyla ilgili son makalesini yazdı ve iki yıl sonra da öldü.
    Modern Hititbilimciler, çözümlemelerin tarihine göz attıklarında, onun ilk çalışmalarını genellikle verimsiz olarak değerlendirirler. Friedrich bunları "zaman harcama" diye adlandırır. Bu adlandırmayı da "hayal gücüne göre okuma, gelişigüzel okuma" olarak nitelediği diğer çalışmalarıyla karışmasın diye yapar.
    Yaşlı bilgin de 1923'te yazdığı anılarında, çoğu zaman çok kusurlu ve çok acele çalışmış olduğunu içtenlikle doğrulamaktadır, özür dilemek amacıyla da bu bölümün başına aldığımız sözü söylemektedir. Gerçi ters ve dolambaçlı yollara sapmış öncüleri suçlamak kolaydır. Gerçekte, A. H. Sayce, yalnız Hititler'i ilk kez kültür yaratmış bir ulus olarak tanıtlamakla kalmamış, onların hiyeroglif yazılarındaki bazı işaretleri kendine özgü yöntemiyle doğru çözümleyerek bu yolda ilk olumlu adımı atmıştır.
    Geçen bölümlerin birinde birkaç çözümleme ilkesini öğrenmiştik. Sınama-yanılma-yeniden sınama yoluyla kazanılmış birkaç ilkeye de değinmemiz yerinde olacaktır. Eski ulusların yazılarında belirli özellikleri saptama bunlardan biridir. Bu özelliklerin ise, az ya da çok farklılık gösteren değişik örneklerde (varyantlarda) aranması doğaldır.
    Bu konuda en tanınmış özelliklerden biri, kral adlarının - Mısır hiyerogliflerinde kartuş denilen oval bir parantez içine alınmasında olduğu gibi - göze çarpıcı biçimde gösterilmesidir.
    Bir başka özellik de, belirli bir işaretin çizilen bir figüre eklenmesidir. Bu işaretin kendine özgü çizimi ile bir kral ifade edilmiştir. Böylece işaret, kralı "belirleyen" işaret haline gelmiştir, öyle ki, bu özelliği başka ilişkilerde - düpedüz harf yazısında bile - sürüp gider. O halde bu öyle bir işaret olacaktır ki, bir harf yazısında da sadece kralı ifade edecek, başka hiçbir anlama gelmeyecektir. Tıpkı masal figürlerimizin birinin başında görülecek altın tacın yaptığı işi yapacaktır. Bütün eski yazılarda böyle "belirleyen" işaretler vardır. Bu sayede kral adları, şehir ve ülke adlan başka anlama gelmeyecek şekilde belirlenir. Böyle bir "belirleyen"in (bir çözümleme denemesi sırasında) keşfedilmesi, hiçbir şey anlaşılmayan bir yazıda en azından bir noktanın anlaşılması demektir; bu "belirleyen" ile ilişkili işaretler grubunun mutlaka bir kral, bir ülke ya da bir şehir ifade etmesi demektir. Bu işaretler grubunun uzunluğu ya da kısalığı, araştırıcının daha sonraki akıl yürütmelerine olanak verir. Bu sayede araştırıcı yazıda tarihsel bir ilişki görür ve komşu ülkelerin paralel gelişim göstermiş tarihinden daha önce öğrenmiş bulunduğu adları burada arar. Hiyerogliflerin çözümlenmesinde küçük bir eğri çizginin kelimeleri birbirinden ayırmakta kullanıldığının daha işin başında fark edilmesi, böyle "belirleyici" bir rol oynamıştır. Böylece virgüle benzer bu küçük işaretin önceden doğru değerlendirilmesi, ilk kesin çözümleme çalışmalarında en önemli hareket noktası oldu. Çünkü hiç ara vermeden uzayıp giden resim işaretleri, bu küçük çizgiler olmadan söz söz nasıl ayrılabilirdi? Bu küçük işaretler, sözlerin başını sonunu göstermeseydi, Girit yazısının baş ve son heceleri nasıl anlaşılabilirdi? Bir çözümlemenin başlaması için her şeyden önemli önkoşul, yazının nasıl, nereden okunacağının bilinmesidir; yani soldan sağa mı, yoksa bunun tersi mi, yukarıdan aşağıya mı, yoksa aşağıdan yukarıya mı? (Bir Avrupalı için yazının soldan sağa yazılıp okunması doğaldır, ama çözümlemede yazıp okumanın her çeşidini akla getirmek zorunluluğu vardır). Grotefend, 150 yıl önce ilk çivi yazısı kopyasını eline aldığında kendisi için ilk ve en önemli sorun, okumak için bunu nasıl tutması gerektiğiydi. Çünkü dört köşe bir tablette dört türlü okuma olanağı vardı. Bu son güçlük Hitit hiyeroglif yazılarında yoktu; çünkü hepsi ya kayalara, taşlara ya da heykeller üstüne yazılmıştı. Dolayısıyla bunları yazanların okuyacak olandan tepesi üstü durmasını istemeyeceği doğaldı. Hitit yazılarında görülen başka bir kolaylık da, okumaya nereden başlanacağını gösteren işaretin basit olması ve hemen fark edilmesiydi. Okunuş sistemi, öküzün tarlayı sürerken izlediği yolun aynıydı. Buna bustrophedon deniyor, ilk satırda bu hiyeroglifi görünce başlangıç yerinin burası olduğunu anlamak güç olmasa gerek. Sonra da son satırın boş yerinin hangi yönde olduğunu araştırmaya sıra gelir. Metnin başı ve sonu belli olunca satırların nasıl bir sıra izlediğini kestir mek olanağı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu olanağı pekiştirmek için her satır TANRILARIN VATANI ANADOLU 71 da el, ayak, baş gibi resim işaretlere bakmak yeter. Çünkü bunlar, satırdan satıra birbirine aksi doğrultuda yer almaktadır; yani, birinde sola bakıyorlarsa, bir alttakinde sağa bakmaktadırlar. Bilinmeyen bir yazının niteliği kestirilmek isteniyorsa, araştırıcı için bir olanak daha vardır, bu da işaretlerin sayılmasıdır. İlk bakışta çok basit bir iş gibi görünürse de, bu sayma şu bilgileri elde etmeyi sağlar: Birbirinden farklı işaretlerin sayısı 30'dan az olan bilinmeyen bir yazı, asla hece yazısı değildir. Çünkü 30 heceli hiçbir dil yoktur; o halde burada bir harf yazısı söz konusu demektir. Buna karşılık yazıda 100'den fazla işaret görülüyorsa, karşımızda bir hece yazısı bulunduğunu rahatça söyleyebiliriz, işaretlerin sayısı çok daha fazlaysa, o zaman da bunun bir söz yazısı olduğunu kabul etmemiz gerekir. "Hiçbir şeyden hiçbir şey çıkarılamaz" diyor Friedrich ve örnek olarak Paskalya Adası yazısı ile Mohenjo-Daro'daki1 Indus yazısını gösteriyor. Çünkü bu yazılarda az önce sözünü ettiğimiz cinsten hiçbir dayanak noktası yoktur. Üstelik bilinen yazılarla da herhangi bir bağlantı kurmak olanağı bulunamamıştır. Hitit hiyerogliflerinde ise, yukarıda birkaç örnekle açıklamaya çalıştığımız olanaklar daha işin başında fark edilmiş, yazının karakteri derinlemesine belirlenmiş ve iki çözümleyici neslinin kazandığı tecrübeye dayanılarak birkaç işareti hemen anlamak olanağı bulunmuştur. Sayce, 1880 yılının başlarında ilk anlam verme denemelerine giriştiği zaman, iyiliksever bir tanrıçanın da yardıma koştuğunu söyleyebiliriz. Daha ilk anda araştırıcının kucağına bir armağan fırlatılmıştır, her çözümleyicinin rüyasına giren şeydir bu; bir bilingue, iki dilli bir metin. 1860 yıllarında istanbullu bir madeni para koleksiyoncusu olan Jovanoff, İzmir'de küçük bir gümüş madalyon ele geçiriyor, üstünde bir insan resmi vardır; resim, bilinmeyen garip işaretlerle çevrilidir, kenarında da çivi yazıları bulunmaktadır. Sayce, araştırmalarına başladığında bu disk madalyonun hikâyesini öğreniyor. 1862'de Dr. Mordtmann, bu konuda kısa bilgi vermiştir. Diskte okunabilen çivi yazısının bulunduğunu duyunca, iç taraftaki garip işaretlerin Hitit hiyeroglifi olacağını sezinliyor, aynı zamanda kendisi için "çözümleme çalışmasının ilk döneminde bir bilingue bulunması" rüyasının da gerçekleştiğini anlıyor. Ancak bu mühür diskini görebilmek için harcadığı bütün çabalar hiçbir sonuç vermiyor; bu durumda neler hissettiğini kestirmek doğrusu çok zor. Diskin ingiltere'ye gelmiş olduğu kesinlikle bellidir; ne var ki hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmuştur. Sayce müzelere, bu işlerle uzaktan yakından uğraşanlara, kamuoyuna başvuruyor. Mektuplar yazıyor, mührün bulunduğu yer hakkında bir şeyler bilenin kendisine hemen haber vermesini duyuruyor. (1) Bkz: Açıklamalar bölümü. C. W. CERAM Tarkumuva Mührü (Tarkondemos) Hitit hiyerogliflerinin çözümlenmesine bu mühürden başlandı Derken bir British Museum memurundan haber geliyor. Evet, memur bu mührü çok iyi hatırlamaktadır; 1860 yılında böyle bir acayip mührü satmak üzere müzeye getirmişlerdi. Peki, sonra ne oldu? Satın alınmadı. Niçin? Şunun için: Mühür öyle acayip ve öyle yabansıydı ki, bir sahtekârlık olabileceği kanısına varıldı. Sayce o anda bütün umudunu yitiriyor. Ama memur, bir an düşününce bir şeyler hatırlıyor; yanılmıyorsa, o zaman her ihtimale karşı bu mührün galvanoplastik kopyası çıkarılmıştı, bu kopyanın ise müzede olması gerekiyordu. Az sonra mührün kopyası Sayce'ın elindedir ve tahminlerinin doğruluğunu anlaması için uzun boylu incelemesine de gerek yoktur: Evet, bu bir bilin-gue'dir. Fakat bu iki dilli metnin çok önemli bir kusuru vardı: Çok kısaydı ve hiyeroglifler ile çivi yazısı arasındaki anlam ilişkilerini ortaya çıkarmak, gerçekten güvenilir bir karşılaştırma yapabilmek için işaret sayısı çok azdı. Çivi yazılı metin şöyle okunuyordu: "Tar-rik-tim-mesar mat Erm-me-e": Tarriktimme, Erme ülkesinin beyi. O zamanlar bu diske Tarkondemos mührü adı verilmişti, bugün düzeltilmiş olarak Tarkumuva mührü deniyor. Sayce çivi yazısıyla hiyeroglifi karşılaştırınca, uyurgezerlerde görülür bir sezinlemeyle, bu işaretlerin çivi yazısında-kilere benzemesine dayanarak bunların kral ve ülke anlamı vermesi gerektiği kanısına vardı. Böylece bunlar Hitit hiyeroglifinin doğru okunan ilk işaretleri oldu. Fakat, ne yazık ki Tarkumuva mühründen başka bir şey çıkarılamadı. Çivi yazısıyla hiyeroglif arasında daha başka bazı uyarlılıklar bulmak için yapılan bütün denemeler hep çıkmaza saplandı (bu denemeler sürüp gidecek, çok sonraları Kurt Bittel'in Boğazköy'de bulduğu başka mühürlerden daha iyi sonuçlar alınacaktır; ancak bu metinler de çok kısaydı). Yılmak bilmeyen Sayce, başka malzemelere yöneldi. İlişkileri karşılaştırdı, sıraladı, benzerlikleri ortaya koydu, ilk çözümleme denemelerinin ürünü işaretlere (birçok yanlışların yanı sıra) doğru anlam verildi. Yetmez mi? Bir ulusun keşfedildiği yılda, bu ulusun bilinmeyen dilde yazılmış yazısından altı işaretin doğru çözümlenebilmesi hayranlık uyandıracak bir olay değil midir? Burada şunu belirtmekte yarar var: Sayce'ın bundan sonraki anlam vermeleri çoğunlukla hayal ürünüydü, fakat bu çalışmalarıyla, bu hayal gücüyle ve bu yanlış anlam vermeleriyle kendisinden sora gelen araştırıcıların işlerini lAMKILAKin VMAIN1 a«au hızlandırmış olduğunu da kabul etmeliyiz. Onun ilk çözümlemeyi yapmasından sonra, Hitit hiyerogliflerinin esrarıyla uğraşmada tıpkı kendisi gibi heyecan uyandıran birinin, daha genç birinin gelmesine kadar tam yirmi yılın geçmesi gerekti. Bu arada şimdi başka bir çalışmanın yapılması zamanı gelip çatmıştı. Keşif dönemi bütün heyecanlarıyla birlikte aklın verdiği kısa bir molayı beklemek zorundaydı. Bu molada bir adam sessizce bir şeyler topluyor ve topladıklarını sıraya koyuyordu ve çalışmasına henüz yeni başlamıştı. YÜZYILIMIZIN başlarında Arthur Evans, Girit Adası'nda "Minos Sarayt"mı keşfedip yıllarca süren çalışmalardan sonra sarayı ortaya çıkardığı zaman, daha ilk kazılar sırasında 2000 kadar kil tablet de gün ışığına kavuşmuştu. Evans bu tabletlerin yayımlanmasını üzerine aldı, keşfeden sıfatıyla en doğal hakkıydı bu. 1909'da yazıların bir kısmını "Scripta Minoa I." adlı eserinde yayımladı. İkinci cildin de yakında çıkacağını bildiriyordu. Fakat bu sözünü tutmadı. Tabletler, Avrupa'nın en eski tarihi için çok önemli olan bu belgeler parça parça çuvallara doldurulup Girit'te barakalara ve Atina Müzesi'nin bodrumuna istif edildi. Böylece çözümlemeyle uğraşan araştırıcılar bu orijinal tabletleri incelemek olanağından yoksun kaldılar. Aradan kırk yıl geçti. Evans ölmüştü. Öğrencisi ve dostu olan John Myres, 1952'de "Scripta Minoa"nın ikinci cildini yayımladı. Bundan daha önce de, bir rastlantı sonucu Amerikalı Blegen, Pylos'da2 yeni tabletler keşfetmiş ve bunları 12 yıl sonra 1951'de yayımlamıştı. Bunlara ek olarak son yıllarda tek tek birkaç buluntu daha yayımlanmış bulunuyordu. Böylece Girit yazısı bir insan ömründen daha uzun süre boş yere sır olarak kaldıktan sonra, iki yıl içinde bir parça çözümlenmesi olanağını elde etti. Hititler'e komşu bir kültür çevresinden verdiğimiz bu örnek gösteriyor ki, yeteri kadar yazı malzemesinin el altında bulunmayışı, çözümlemeyi engelleyen bir etmendir. Bundan başka engeller de vardır, tam anlamıyla teknik engeller. Çoğu hallerde araştırıcının olanakları sınırlıdır, örneğin orijinal metne el atamaz. Tabletler dünyanın bütün müzelerine dağılmış durumdadır. Bu yüzden de reprodüksiyonlara başvurmak zorundadırlar. Yerinde hazırlanmış kopyalar çoğu kez okunur durumda değildir. İlk kopyalar ya da fotoğraf çok güzel olabildikleri halde, daha sonrakiler ve bunlardan yapılmış reprodüksi-yonlar değerinden gittikçe kaybetmektedir. Eskiçağ anıtlarını ve yazılarını bilimsel incelemeye sunmak üzere kopya eden ressamlar ilk zamanlarda pek çok yanlış davranışlarda bulunmuşlardı; (1) Efsanevi Girit Kralı Minos'un labirentler halindeki sarayı. (2) Güneybatı Yunanistan'da liman kenti. Eski adı Navarin'dir. 74 C. W. CERAM kişisel bir anlayışı resimlerine aktararak sanat bakımından kusursuz olmak istemişler, fakat böylece bilimsel açıdan kusurun tam göbeğine düşmüşlerdir. Bereket fotoğrafın icadıyla arkeoloji dünyası rahat bir soluk aldı. "Kameranın aldanmayan gözü"nün her şeyi aslında nasılsa aynen gösterebileceğine inanılıyordu. Burada fotoğrafçılık sanatının incelikleri üzerinde duracak değiliz; yalnız şu kadarını söyleyelim ki, hiyeroglifli bir mührün atölyede fotoğrafını çekmenin hiç kuşkusuz bir güçlüğü yoktur. Fakat bir araştırıcı, fotoğrafa aktarmak üzere bir kaya yazıtın önüne gelince iş değişiverir. Güneşi, gölgeyi, uygun ışığı ayarlamak zorunluluğu ortaya çıkar. Işığın uygun sanıldığı an birden bir bulutçuk havayı karartıverir. Bir araştırıcının kendisi ve kamerası için elverişli anı yakalaması, kimi zaman günlerce sürüyordu. Aşınmış gitmiş yazının plastik özelliğini göze batıcı hale getirmek için hangi güneş ışığının en uygun olduğunu öğreninceye kadar araştırıcının saatlerce beklemesi gerekiyordu. Gün olmuştur, bir kaya yazıtının değişik zaman aralıklarıyla değişik koşullarda çekilmiş birbirinden farklı yarım düzine fotoğrafı yayımlanmıştır. Bunlara dayanarak araştırıcılar, önemli kararlara yönelmişlerdir. Sonra günün birinde yedinci ya da sekizinci kez çekilmiş fotoğraf gelmiş ve daha öncekilerin yanlışlığını gösteren işaretler ortaya çıkıvermiştir. Konumuzdan bu şekilde bir parça uzaklaşmakla, bu nankör ve çok zahmetli ödevi yüklenen birisi çıkarsa, bir çözümleme çalışması için bazı işlerin ne kadar önemli olduğunu belirtmek istedik. Bu işlerin birincisi, belirli bir araştırma alanı içinde o zamana kadar ortaya çıkmış malzemenin toplanmasıdır; ikincisi, bunların sıraya konmasıdır; üçüncüsü de, bütün olanakların seferber edilerek, aslına tıpatıp uyacak nitelikte kopyalar elde etmeye özen göstermektir. Hitit hiyeroglifleri için bu görevi üzerine alan 1900 yılında Alman Leopold Messerschmidt (1870-1911) oldu. Onun "Corpus inscriptionum Hettiticarum" adlı eseri 1902 ve 1906'da iki ek bölümle genişletilmiştir; bunlarda o güne kadar elde edilmiş ne kadar hiyeroglif yazısı varsa hepsi, hoşgörüsüz bir eleştiriyle bir kez daha gözden geçirilmektedir. Bu işe Hama Taşlarının 4 yazıtıyla başlanmıştı, Messerschmidt'in Cor-pus'unda 100 tane metin vardır; kimi anıttır, kimi taştandır, kimi kilden; uzunu, kısası ve işaretten yana fakiri vardır, sapasağlamı, kırık döküğü vardır. Başka eski dillerin çözümlenmesinde bazı araştırıcıların yararlandığı malzemeden çok daha fazlası bu koleksiyonlarda ilk kez bir araya getirilmiştir; şaşırtıcı bir olaydı bu. Şimdi artık yeni bilgiler kazanmak yolunda bir şeyler yapılması gerekmez miydi? BU TARİHTEN birkaç yıl önce bir araştırıcı çözümleme sorununa el atmıştı. Hemen kırk yıla yaklaşan bir süre içinde başka hiç kimse gerek verimli TANK1LAK1IN VAlAnı nnnı olmak bakımından, gerekse zihinleri altüst etmek bakımından onun kadar etkili olamamıştır. Bu araştırıcının ilk ve aynı zamanda önemli makalesi, 1894'te yayımlanmıştı. Bu inceleme dört yıl sonra kitap haline getirilerek "Hititler ve Ermeniler" adıyla çıktı. Onun hakkında, Friedrich gibi bu alanda yetkin bir uzman 45 yıl sonra şöyle konuşuyor: "Makale, anlama konusunda hayli savlar ortaya koyuyor; bu yazıda zihin çalışmasının ardında saklı yatan şeylerin hepsi üzerinde bir kez daha düşünmek hiç de kolay değil." Böyle olağanüstü bir zekâ keskinliğiyle yeni tezler ortaya atmış bulunan araştırıcı, Asurbilimci Peter Jensen'di (1861-936). Çalışması başlıbaşına bir olaydır. Bunda zekice yorumlanmış dörtbaşı mamur yanlışlar ile doğru, seçkin, önemli bilgiler birbirine öylesine karışmıştır ki, kendisinden sonra gelen bütün araştırıcılar, çalışmalarına Jensen'in hep yeni kalmış eleştirilerinden biriyle başlamak zorunda kalmışlardır. Ve onda öyle zekice kurulmuş yanlışlar vardır ki, bunları doğrularından ayırmak için yıllarca uğraşmak gerekecektir. Onun çok geniş filolojik bilgilerle dolu düşünce sistemini kabataslak çizgilerle anlatmak olanağı yoktur. Bu bakımdan biz burada yanlışı ve bilgiyi yansıtan birkaç örnek vermekle yetineceğiz. Söz konusu hiyeroglifin doğru anlamının "ben... im" olduğunu gösterdi, böylece buna "ben konuşuyorum" diye anlam veren Sayce'ı düzeltti. Sonra da Sayce'ın en doğru keşiflerinden birini ise düzelteyim derken bozdu: "Kral", "Şehir" ve "Ülke" ideogramlarını karmakarışık etti. ikisi arasında fark görmüyordu, her ikisini de kral olarak okudu, dolayısıyla da bu işareti iki defa kral, yani büyük kral diye yorumladı. Buna karşılık - özellikle daha sonraki araştırmalar için büyük önemi bulunan - bir şeyi, Karkamış şehrinin adını doğru çözümledi. Bunları kimi doğru, kimi yanlış çözümlemeler izledi; derken sonunda çalışmasının doruk noktasını belirleyen bir yargıya vardı: Hitit hiyerogliflerinin Ermeni yazısıyla akraba olduğunu öne sürdü. Bu teze karşı çıkarılacak en azından bir düzine sağlam kanıt vardır. En güçlüsü de ilk kez Friedrich tarafından söylenmiş olanıdır; Friedrich "Hitit hiyerogliflerinin kullanılması ile (M.S. 400 yıllarında) Ermeniler'in yazı kullanması arasında 1000-1200 yıllık bir boşluğun bulunduğuna" dikkati çekmişti. Jensen'in davranışlarında garip olan bir şey de, yanlışı düzeltmeye yanaşmamasıdır, hatta yanlış görüşlerine daha da hırsla sarılmış ve görülmemiş bir dikkafalılıkla tartışmalara girişerek bunları savunmuştur. Ancak çok sonraları ilk görüşlerinin bazılarını düzeltmeye razı olmuş, bu sefer de başka bir trajikomik ortaya koyarak, önceleri - Karkamış gibi - doğru okuduklarının yanlışlığını ileri sürmüştür. Şu da var ki... Çalışmalarıyla esrar perdesinde türlü delikler açmıştı. Ve Jensen'den bu yana, uzun süre üstün değerde hiçbir yeni şey görülmedi. 76 C. W. CERAM ÇÖZÜMLEME sorunuyla daha yakından ilgilenmek isteyen okuyucular için, Jensen'e dayanarak 1920 yılının sonuna kadar geçen zaman içinde bu konuyla uğraşmış araştırıcıların adlarını vermek yerinde olur. En önemli çalışmalarını yayınlayış sıralarına göre bunlar: C. J. Ball, J. Me-nant, J. Campbell, F. E. Peiser, J. Halövy, C. R. Conder, L. Messerschmidt, Fritz Hommel, A. Gleyse, R. Rusch, R. C. Thompson, A. E. Cowley, G. Artha-ud, Cari Frank'tır. Üzerinde dolandıkları yerin ne kadar kaygan olduğunu göstermek için, bu araştırıcıların anlam verme işinde hiçbir zaman hiçbir noktada görüş birliğine varamamış olduklarını söylemek yeter sanırım. Yine bunlarda görülen başka bir durum da, baştan yanlış hareket noktası seçip, boşu boşuna çalışmalara girişmeleridir. Nitekim Peiser'in başına gelen böyle bir olaydır: Bir Karkamış metni üzerinde zekice anlam vermelere girişiyor; ancak, satırların sırasını baştan yanlış saptamıştır. Görüşleri arasındaki zıtlıklara da bir örnek verelim: Hale"vy, Hititler'in Se-mitik ulus olduğu kanısındaydı; Gleyse, hiyeroglifleri Fin-Ugur dillerinin özelliklerine göre okumaya kalkışmıştı; Cowley ise Kafkas dilidir, diye tutturmuştu. Bunlara rağmen 1920 yılının sonlarına kadar birkaç isim (Tyana, Hmath, Gurgum) doğru olarak okunmuş ve bu şekilde daha sonraki okumalar için birkaç işaretin durumu sağlam esaslara bağlanmıştı. Bu arada konuya yabancı olana çok önemsiz görünecek şeyler için öfkeli tartışmalara tutuşulmuştur. Bu tartışmalar, giderek kişisel atıp tutmalara dönüştü. Kavgaların hepsinde araştırıcıların güç kaynağı da dediğim dedik tutumları ve bağnazlıkları olmuştur. Bu konuda tipik örnek olarak 1923-24 yıllarında Cari Frank ile Jensen'in yaptığı bilimsel (!) polemiği gösterebiliriz. Frank, "Mahut Hitit Hiyeroglif Yazıları" adında yeni bir çözümleme makalesini yayımlar. Bu incelemeyi Jensen, "Asurbilim Dergisi"nde eleştirir. Bunun üzerine kapışırlar. Hitit mühürleri İki yazılı mühür ve Tabama mührü Jensen, yeni diye Frank'ın öne sürdüğü çözümleme yöntemlerinin otuz yıl öncesi tarafından kullanılmış olduğunu saptayınca, büyük bir öfkeye kapılmıştır. Frank'ın çalışmasını satır satır didiklemeye koyuluyor: "Sonunda utançtan kapkır-mızı kesilerek kalemi bir yana fırlatıyor." Frank hemen "Hitit Hiyeroglif Yazıları Üzerine încelemeler"de cevabı yapıştırıyor: "Bütün bu şeyleri birbirinden ayırt etmeme fizik bakımından gücüm yetmez"; "yazıların anlaşılmasını sağlamak bakımından çalışma gerçek anlamda herhangi bir etkiden yoksundur, ne bir yerinde ileriye doğru atılmış büyük bir adım vardır, ne de dâhiyane bir hamle". Ve bu son cümleyi özel biçimde bastırmıştı. Hiç kuşkusuz, ikisi de hem haklıydı, hem haksız! Haklıydı, ötekinin önemli yanlışlar yaptığını söylemek istiyorsa; haksızdı, kendisinin hiçbir yanlış yapmadığını söylemek istiyorsa. Böylesine bir bilginler kavgasını sadece yakışık almaz bir iş diye nitelemeye kalkışan, yanlış bir yargı vermiş olur. Çünkü bu adamlar yüklendikleri ödev bakımından saf akılla ilişkili bir iş görmekteyseler de, gerçek bir araştırıcı hayatına kendilerini adayabilmeleri için her şeyden önce yüreklerinin sesini dinlemek ve coşkulara kapılmak zorundadırlar; bu bakımdan coşkun heyecanlarını doğal karşılamak gerekir. Gerçekten çok şiddetli dönemler geçirmiş bu hesaplaşmadan sonra Hitit hiyeroglifleri sorunu, araştırıcıların çoğuna dokunurlarsa ellerini yakacak kızgın birdemir gibi görünmeye başladı. Böylece yıllar gelip geçti; kimsede bir hamle görülmüyordu. îlk kıpırdanma 1928'de İtalyan dilcisi Meriggi'de görüldü. Meriggi yeni yorumlarda bulundu. Onu 1930'dan itibaren yeni nesilden bir grup genç araştırıcı izledi. Bunlar sorunu yeni baştan kökten ele aldılar. Genç araştırıcılar Ignace J. Gelb, Emil O. Forrer ve Helmuth Th. Bos-sert'ti; bir Amerikalı, bir İsviçreli, bir Alman. Bu araştırıcıların denemeleri hemen olağanüstü ilgi topladı, çünkü sayıları hayli kabarık metinlerin okunmasında aralarında görüş birliğine varmışlardı; bu da çözümleme tarihinde ilk kez görülmekteydi. Aynı sonuçlara ilk varanlar, Meriggi ile Bossert oldu. Hiç beklemedikleri bir onaylama, Hititbilimin eski ustası Friedrich Hrozny'den geldi. Yıllarca süren bir susuştan sonra birden söze karışmış ve çok iyi bildiği çivi yazılı Hititçe'yle yaptığı karşılaştırmadan gençleri doğrulayan sonuçlar çıkarmıştı. /° Hükümdarlığı "belirleyen" edikula, her kral adının üstünde durur. Buradaki, kral Tudhaliyas'a aittir. O sırada mutlu bir rastlantı oldu, bu sayede yıllardan beri sürüp giden çalışmaların bir türlü karanlığını dağıtamadığı şeyler birdenbire aydınlığa kavuştu. Alman arkeologu Kurt Bittel, Boğazköy'de, daha önce Winckler'in paha biçilmez değerde malzemeler elde ettiği Hititler'in başkentinde 1934 yılında kazıya başlamış ve daha ilk hamlede 200 kadar "iki dilli metin" bulmuştu. Başlangıç döneminin bir sürü yanlış okumasından sonra, çoktandır mühürlere anlam verme işinden vazgeçilmiş bulunuyordu. İki yüz "iki dilli me-tin"in bulunması, küllenmiş hevesleri yeniden alevlendirdi, çalışmalara başlandı. Bittel ile Güterbock 1936'da ilk kral adını okudular, daha önce bu adın okunuşu nice tartışmalara konu olmuştu. Bu seferki okunuş, başka türlü okunmasına olanak vermeyen bir kesinlikteydi. Bu ad "Suppiluliuma" idi; M.ö. 1375'ten 1335'e kadar egemen olmuş Hitit kralı. Bunun mantıksal devamı başka bir sonuca da hemen varıldı. Boğazköy'de Nişantaş denilen bir kayada, çoktan beri bilinen hayli yıpranmış büyük bir hiyeroglif yazıt vardı, öteden beri bunun Suppiluliuma'ya ait olduğu sanılmaktaydı. Şimdi bunun böyle olduğunu kesinlikle tanıtlamak olanağı doğmuştu. Burada kralın adı edikula denilen bir simgeyle "belirlenmiş" bulunuyordu - Benzeri belirlemeyi firavun adlarını çevreleyen kar-tuş'larda görüyoruz . Ne var ki, bu edikula'nın hemen yanında başka ediku-la'lar da vardı; yani, bir kral adının yanında başka kral adları. O halde burada bir soy sop sayılması var demekti (bütün Doğu hükümdarları yazıtlarda atalarını saymayı severler). Buradaki soy sayma ise üç göbek öteye kadardı. Yazıtta babanın adıyla dedenin babasının adının aynı, dede adının başka olduğu görüldü. "iki sığır üstünde tanrılar sütunu ". Karatepe'de ilk büyük kesiftir. Dört yanı Fenike yazısıyla kaplıdır. Altın arayan göçebeler devirdiği için üç yanı hayli zedelenmiştir. Bu durumda yeni bir sorun ortaya çıkıyordu: Suppiluliuma'nm ataları arasında aynı adı taşıyan iki kral, bunların arasında hükümdarlık etmiş, adı başka bir kral mı vardı? Evet, vardı. Bunun böyle olduğu da çoktandır biliniyordu, çünkü Hitit krallarının soy sırası Boğazköy'ün daha önce çözümlenmiş çivi yazılı belgelerinde defalarca görülmüştü. Bu metinlerden Suppiluliuma'nm babasının Kral III. Tudhaliyas ve dedesinin babasının da II. Tudhaliyas olduğu öğrenilmişti. Dedesinin adı ise başkaydı: Hattusilis. Bu adlar Nişantaş yazıtındaki adlara tıpatıp uyuyordu. İncelenen başka mühürler de bu okunuşu doğrulamış ve sağlamlaştırmıştı. Böylece sonunda hiyeroglifle yazılmış dört Hitit kralının adı kesin biçimde okunmuş oluyordu. Bu okunuş, o güne kadar çift yazılı metinlere başvurmadan üzerinde çalışılmış işaretlerin doğru okunmuş olduğunu da kanıtlıyordu, ingiltere'nin, Almanya'nın, Amerika'nın ve italya'nın çalışma odalarında, sık sık kuşkulara düşülerek elli yıldır sürdürülen çabaların kesin zaferiydi bu!... Bununla birlikte, burada yine de bir sıralama yapmak gereği vardır, zira ilerleme henüz buluntu mühürlerden elde edilmiş olanlardan daha büyük görünmüyordu. Mühür metinleri çok kısaydı ve çoğu zaman da hayli silinmiş ve parçalara ayrılmış halde ele geçiyordu. Ankara'da Alman profesörü Güterbock, mühür buluntuların okunmasına önemli katkıları olduğu halde, çözümlenmenin geleceği konusunda karamsarlık göstermekteydi. Nitekim, Sayce da kadere boyun eğmişcesine bir edayla şöyle yazmamış mıydı? "Gerçek anlamda kelime çözümlenmesi konusunda tüm umudumu yitirdim; şans yüzümüze gülüp, bize biraz uzunca bir bilingue nasip etmezse, bu umutsuzluk sürüp gidecektir." Sorunu çevresini kuşatan sık çalılıklardan çekip çıkarabilmek için Sayce'ın son çıkar yol olarak bel bağladığı, gerçekleşmesi olanağı çok uzak bir şeydi, ama gerçekleşiverdi. Aşağı yukarı 70 yıldır araştırıcıların rüyasını gördükleri koskocaman bir bilingue, 1946'da bulundu. İşin garibi bunu bulan, hiç kimsenin böyle bir şeyi kendisinden ummadığı bir adam oldu. O da Güterbock gibi mühürler üzerinde çalışıyordu, ama onun gibi karamsar değildi, aksine Hitit hiyeroglif yazısının günün birinde uzun bilingue olmadan da çözümleneceğine inancını defalarca belirtmişti. Bu adam Alman profesörü Helmuth Th. Bossert'ti ve ancak o, bu büyük bilingue 'yi bulabilirdi; çünkü 1933 güzünde Ankara'da Türkiye'nin Milli Eğitim Bakanı tarafından kabul edildiğinde, bir süre için profesör olarak istanbul'a gelip gelemeyeceği kendisine sorulmuş, o da uzun boylu düşünmeden hemen cevabını vermişti: "Ah, evet, tabii, niçin gelmeyeyim?"
<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>