C. W. CERAM

TANRILARIN
VATANI
ANADOLU
C. W. Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu



KAPAK
I - VAROLUŞUN SIRRI
1. Keşif ve Seziş
2. Kutsal Kitap ve Yeni Araştırı
3. Winckler'in Boğazköy Kazısı

II - YAZILARIN SIRRI
1. Yazıların Esrarını Çözme Sanatı
2. Hititler, Hititçe mi Konuşuyorlardı?
3. Hiçbir Şeyden Hiçbir Şey Çıkarılamaz

III - EGEMENLİĞİN SIRRI
1. Hattusas Kralları
2. Tarihleri Saptama Bilimi
3. Kadeş Savaşı ve Sonsuz Barış
4. Şehir ve Ülke - Halk ve Töre

IV - ARTAKALANLARIN SIRRI
1. Karatepe'nin Keşfi
2. Asitavandas Konuşuyor
3. Son Görünüm

HİTİT İMPARATORLUĞU KRONOLOJİSİ
AÇIKLAMALAR
HARİTA VE FOTOĞRAFLAR


www.1001Kitap.com





İKİNCİ BÖLÜM
Hititler, Hititçe mi Konuşuyorlardı?



HROZNY'NİN ÇÖZÜMLEMESİYLE Hattusas devlet arşivinin ikinci kısmı konuşmaya başladı. Olup bitenleri bir kez daha hatırlamaya çalışalım:
    1906-1912 arasında Boğazköyde yığınla kil tablet meydana çıkarıldı. Bunların bir kısmı hemen orada çözümlendi: Winckler'in üstesinden gelebildiği bir işti bu; çünkü Hititler, resmi yazılarında başkalarından alınma bir dil ve yine başkalarından alınma bir yazı kullanmışlardı. Bu dil o zamanın diplomat dili Akadçaydı, yazı da Babil-Asur çivi yazısı. Akadça, çoktan beri biliniyordu, çivi yazısı da çözümleneli hayli olmuştu.
    Bir kısım tabletlerde ise, yine başkalarından alınma aynı çivi yazısı vardı, ama bu defa Hititler, kendi dillerini kullanmışlardı. Hrozny de bunları okudu. Kanun, hukuk, din, tıp, kralların ve ulusların yaptığı işler, töreler ve görenekler bu ulusal dille anlatılmıştı. Bu durumda ulusun tarihinin biraz daha aydınlığa kavuşması gerekmez mi? Elbette, ama tarihsel bilimlerin tarihinde kesin bilgi değil, sadece durağan bilgi vardır.
    Hrozny'nin çözümlemesi yayımlanır yayımlanmaz yeni sorunlar da ortaya çıktı; yeni sorunlarla birlikte yeni tartışmalar da.
    Eskiçağ tarihçileri hemen büyük çapta hoşnutsuzluk gösterdiler. Küçükasya'da Hint-Avrupalıları egemen sınıf olarak kabul etmek yaygın anlayışa uymuyordu. Tarihçiler, küçümseyen edayla filologlara bu Hint-Avrupalıların nereden gelmiş olmaları gerektiğini soruyorlardı. Yanlış adrese yöneltilmiş bir soru! Bunu cevaplandırmakla yetkili olanlar, yine tarihçiler değil miydi?
    Arkasından İndo-Cermenciler metin çözümleyicilerine karşı saldırıya geçtiler. Bu arada şunu belirtelim: Kendisi İndo-Cermenci olmayan Hrozny, keşif sarhoşluğu içinde bazı yerlerde tökezlemişti, özellikle kelime akrabalığı konusunda atladığı yerler vardı. Bunların düzeltilmesi zorunluydu. Ancak bu düzeltme zorunluluğu, onun özgün başarısını asla azaltmaz. Ne var ki, bu düzeltmeleri yapmadan da ileri gitmek olanağı yoktu.
    İlk düzeltmeyi, 1875'te Trier'de doğmuş Alman Ferdinand Sommer 1920 yılında yaptı. Hrozny'nin bütün tezlerini filolojik açıdan bir bir taramıştı. Sommer'in çalışmasını birçok noktalardan Johannes Friedrich ile Albrecht Götze geliştirdi. İlk gramer çalışmasını da 1919'da Fransız dilcisi L. Delaporte yaptı; 1933'te Amerikalı Sturtevant bu çalışmayı geliştirdi; Johannes Friedrich de 1940'ta tamamladı. Friedrich'in "Hititçe'nin İlkeleri" adlı eserinin 2. bölümü 1946'da yayımlandı. Bu eserde çok sayıda okuma parçaları transkripsiyona geçirilmiş, bunların açıklamaları yapılmış ve ayrıca kelime cetvelleri eklenmişti. 1952-54'te de büyük eseri "Hitit Sözlüğü"nü yayımladı.
    Ancak bütün bu eserlere rağmen, Hititçe'nin kelime hazinesi ve gramer özellikleriyle ilgili bilgilerin henüz tamamlanmış sayılmayacağını, Friedrich, bir önsözünde belirtiyor, özellikle dinsel metinlere dikkati çekerek bunlarda "çok sayıda yapma-terim bulunduğunu, hiçbirini anlama olanağının sağlanamadığını, belki de daha uzun süre sağlanamayacağını"kaydediyor. Bu nedenle de ihtiyatlı davranmayı tercih ederek bazı kelimelere anlam verirken "bir elbise, bir çeşit hamurişi" gibi cins adı genellemeleri yapıyor ya da sadece "anlamı belirsiz adı" demekle yetiniyor.
    Burada giriş bölümünün son cümlelerinden biri üstünde durmak gerekir; bu cümlesinde sanki dünyanın en olağan şeyinden söz ediyormuşcasına bir edayla, tüm ayrıntı gibi gösterdiği şey, aslında çözümleyicinin en büyük zaferini bildirmektedir:
    "Sayıları az olan birkaç yerde eski yazıcıların gözünden kaçtığı hemen belli olan kusurlar, yanlış ya da iki kez kullanılmış birkaç takı ve benzeri şeyler ayrıca belirtilmeden düzeltilmiştir."
    Bizim burada yaptığımız gibi, sadece tarihleri saymakla yetinilirse, anlattığımız bu gelişimin göründüğü gibi sürekli olmadığı anlaşılır. 1919'da bir İsviçreli, o güne kadar önemsenmemiş şeylerin bazılarını ele aldı. Çünkü kimse tek yanlı durum arzeden sorunları, bu durumda kaldıkları sürece gereksiz yere karmaşık hale getirmek istememişti. Bu konuya parmak basan İsviçreli dil araştırıcısı Emil Forrer oldu; "Boğazköy Yazılarında Sekiz Dil" adlı makalesi bir karmaşıklığı esaslı biçimde incelemekteydi.
    Sekiz dil!...
    Bu küçük, fakat içerik bakımından çok yüklü yazı, şu noktayı saptayarak başlar:
    "Boğazköy metinlerinin topluca gözden geçirilmesi, bunlarda en az sekiz dil kullanılmış olduğu gerçeğini ortaya koyuyor. Bunlar: Sümerce, Akadça, şimdiye kadar Hititçe diye adlandırılan, fakat bizce Kanezce denilmesi daha doğru olan dil, eski Hintçe, Hanice, Protohattice, Luvice, Balayca'dır."
    Forrer tarafından saptanan dillerin çok çeşitli nitelikte oluşu, şaşırtıcıydı. Ancak saptadığı durum da bir gerçekti. Yalnız bu dillerden ikisi daha ağır basıyor, ötekilere ise sadece bazı parçalarda rastlanıyordu. Çok dil kullanılması her büyük şehrin özelliğidir. Londra günün birinde göçüp gitse, aradan yüzyıllar geçtikten sonra harabeleri içinde Çince yazılar, örneğin Çin mahallesine ait dükkân tabelaları bulunsa, 20. yüzyılda Çince'nin Londra'da kullanılan önemli bir dil olduğu sonucu çıkarılabilir mi?
    Forrer'in Hititçe'yi Kanezce diye adlandırmak gerektiği yolundaki tezi ise, daha da şaşırtıcıydı. Hrozny'nin büyük eserinin yayımlanmasından iki yıl sonra böyle bir görüşün ortaya atılması, Hititçe'yi çözümleyenin gerçekten Hititçe'yi mi çözümlediği konusunda kuşkuları akla getirmekteydi.
    Forrer artık herkesçe benimsenmiş bir vasayımdan, Hititler'in Hint-Avrupa ulusu olarak Küçükasya'ya göçünden hareket ediyordu. Bu da, hemen, göçten önce buralarda kimler oturuyordu? sorusunu akla getirmekteydi. Bu konuda uzun zaman hiçbir bilgi saptanamamış, dolayısıyla bölgenin ilk sakinlerine "Protohatti'ler - Hititler'den öncekiler" adı verilmekle yetinilmişti.
    Forrer'in tanıtladığı, bazı Boğazköy metinlerinde Hint-Avrupalı olmayan bir dilin de kullanılmış bulunması ve bunun da hep Hattili (Hattice) diye nitelendirilmesiydi. Bu niteleme kuşkusuz ülkenin adından, Hatti'den geliyordu, öyleyse, bu Hatti, Hattice (Hititçe) konuşulan yer, Hint-Avrupalı egemen ulus Küçükasya'ya gelmezden önce de bir krallık olarak var demekti. Bunu Nesa Kralı Anittâ'nın üç levha yazısı tanıtlıyordu; bu levhalarda bir "Hatti Kralıyla"yapılan başarılı savaş anlatılmaktaydı.
    O halde Hatti - Hatit, Avrupalı fatihlerin değil, Protohattiler'in adıydı. Aksi bir rastlantı sonucu Hattice konuşanların varlığı, Kutsal Kitap metinlerine dayanılarak Hitit adının Hint-Avrupa kökenli fatihlere yöneltildiği bir zamanda öğrenildi. Bu apaçık yanlış artık düzeltilmeliydi.
    Forrer'in yazısından sonra kısa bir süre bu soruna önem verildiyse de zamanla önemini yitirdi. İngiliz bilgini Gurney, şu sözleriyle sorunun tartışma konusu olmasını önledi:
    "Bu krallık 'Hitit' adıyla ve onun resmi dili 'Hititçe' olarak tanınmıştır. Bu bakımdan bu adların böylece kabul edilmesi zorunludur."
    Hrozny'nin çözümlediği dil için Forrer'in "Kanezce" adını önermesi, Hitit dinsel-tören şarkılarının bir "Kanez şehri şarkıcısı" tarafından söylendiği bilgisine dayanmaktaydı. Bu dayanağın değeri ise ancak önerilen öteki adların dayandığı temellerin değeri kadardı; bir kelimeyle hepsi yetersizdi. Hititler'in Küçükasya'ya geldikleri zaman kendilerine ne ad verdikleri konusunda bugün hâlâ sağlam bir bilgiden yoksunuz.
    Her ne kadar Hititler'in Hint-Avrupa dil ailesinden oldukları anlaşıldığı ve dilleri de hemen bütünüyle çözümlendiği halde, bu bilgiler ancak ulusun tarihini aydınlığa çıkarmaya yaramış, buna karşılık dilin ait olduğu aile sorunuyla ve yazısıyla ilgili birkaç problem bugüne kadar çözülemeden kalmıştır. Biz bunlardan sadece üçü üzerinde duracağız:
    Birincisi; Hititler'in Küçükasya'ya göç ettiklerinden kuşkumuz yok! Sorun şudur: Nereden göç etmişlerdir bunlar?
    Hrozny'nin çalışmasına göre, bu problem, yazıların çözümlenmesiyle birlikte aydınlığa çıkmıştır. Zira Hrozny, sadece Hititçe'nin Hint-Avrupa karakterini tanıtlamakla kalmamış, ayrıca Hititçe'nin Hint-Avrupa dillerinden "Kentum" denilen zümreden, yani Grekçe, Latince, Keltçe ve Cermence'nin de bulunduğu Batı grubundan olduğunu göstermiştir (Hint-Avrupa dillerini "100" sayısının ifade edilişine göre iki büyük gruba ayırırlar. Birinci gruba Kentum, ikinci gruba da Satem denir; Satem grubuna Doğu dilleri, Slavca, Farsça, Hintçe girmektedir).
    Hititler'in Batı'dan, Balkanlar ve İstanbul Boğazı üzerinden gelmiş olmaları, akla en yatkın gelen varsayımdır. Bugün bütün acayip göçler hakkında, Hint-Avrupa dillerini konuşan ulusların göçleri üzerinde daha iyi bilgilere sahip bulunuyoruz. Bu bakımdan akla en yatkın diye nitelediğimiz bu varsayıma da kesinlikle güvenemiyoruz. Nitekim bazı araştırıcılar, Hititler'in Kafkaslar üzerinden gelmiş olmaları gerektiğini açıklayan kanıtlar öne sürmektedir. Bu konuda Ferdinand Sommer, bir duanın baş kısmını tartışma konusu yapıyor. Bu dua, Hitit Kralı Muvatallis'in (M.Ö. 1300) yazdırdığı bir dinsel-tören metninden alınmıştır:

    Göklerin güneş tanrısı, insanlığın çobanı!
Denizden çıkıp yükselirsin göklerin güneş tanrısı!
Göklerde dolaşıp gidersin.
Göklerin güneş tanrısı, tanrım benim!
İnsanoğluna, köpeğe, domuza, kırların yaban hayvanına
Adaleti sen dağıtırsın her gün, ey güneş tanrı!


    Burada dikkate değer nokta, ikinci mısradır: "Denizden çıkıp yükselirsin göklerin güneş tanrısı!" Muvatallis zamanında Hititler, en az 400 yıldan beri Anadolu'nun iç kesiminde oturmaktaydılar. Anadolu'da oturanlar için ise güneş asla denizden çıkıp yükselemeyeceğine göre, bu seslenişte ancak geçmiş yüzyılların bir anısı söz konusu olabilir. Fakat bu durum, her iki yön için de geçerlidir: Göçleri sırasında Hititler, Karadeniz'i de Hazar Denizi'ni de sol yanlarında görmüş olabilirler.
    İkincisi; bu Hint-Avrupa ulusunun kral adları, Hint-Avrupa dilinden değildir. Başlangıçtan itibaren hep Protohattice'dir.
    Aynı durum Hititler'in tanrı adlarında da görülüyor. Tanrı adları da ya Protohattice ya da Hurrice'dir. Bu da Protohatti halka ait öğelerin Hititlerce benimsendiğini gösterir. Durumu egemen sınıfın yerli halkla kaynaşmak istemesi, sonra da meydana gelen bileşik kültürü temsil yoluna gitmesi şeklinde açıklayabiliriz. Fakat bu açıklama yeterince doyurucu değildir.


Belirgin kalın işaretleriyle bir Karkamış yazısı



Bulgar Madeni'nden bir yazının parçası. Karkamış
yazısının aksine, çok ince yazılmıştır.

    Üçüncüsü; ilk Hitit kralları zamanında Anadolu'da, gelişmiş durumda birçok Asur ticaret merkezi bulunuyordu; en önemlilerinden biri de Kayseri yakınlarında bugünkü Kültepe'deydi. Yığınla kil tablet buranın çok hareketli alışverişlere sahne olduğunu tanıtlıyor (bu tabletler, ilkin Kapadokya diliyle yazılmış sanılmıştı). Hitit halkının başlangıçtan itibaren belgelerinin ve haberlerinin çoğu Babil-Asur çivi yazısıyla yazmış olması da yadırgatıcı bir durumdur. Üstelik bu yazı ticaret merkezlerinde tüccarların kullandığı yazıdan da değildir. Bambaşka bir yazı biçimidir. Başka hiçbir yerde görülmemiştir. Bu bakımdan, herhalde çok eski bir yazı olması gerekir.
    Hititler ister kuzeydoğudan, ister kuzeybatıdan gelmiş olsunlar, böyle bir çivi yazısını birlikte getiremezlerdi. Çivi yazısı Güney Mezopotamya'nın bir icadıdır, öyleyse bu yazıyı nereden almış olabilirler?
    Bunun cevabı, Boğazköy çivi yazılı Hititçe tabletlerinin çözümlenmesinin tarihinde yatar. Hititler'in kendi dillerinde, fakat yabancıdan aldıkları Asur çivi yazısıyla yazdıkları metinlerdir bunlar.
    Fakat bir de şunu hatırlayalım:
    Gezginlerin ve bilginlerin dikkatini ilk kez Hitit ulusuna çeken yazılar, hiç de Boğazköy'ün çivi yazılı tabletleri değildi. Bunu sağlayan o garip hiyeroglifler olmuştu. Bu hiyerogliflere de en çok Karkamış'da, daha seyrek olarak da Orta Suriye ve Orta Anadolu'da rastlanmıştı. Ancak bu hiyeroglifler, Mısır'ınkilere hiç benzemiyordu.
    Bunlara bakarak Sayce ve Wright, o zamana kadar bilinmeyen kültür yaratmış bir ulusun varlığını ve Toroslar'ın hem kuzey, hem güney kesimlerinde yaşamış olduklarını öne sürmüşlerdi.
    Boğazköy tabletleri bulununca, üzerindeki yazılar okunur cinsten olduğu için araştırmalar - özellikle tarihçiler açısından - zorluğun az olduğu yana kaymış ve bilginler vargüçleriyle çivi yazılı bu metinlere yüklenmişlerdi. Bunun yanı sıra birkaç araştırıcı, hiyerogliflerin esrarını çözme çabalarını yine de sürdürmekteydiler.
    Bu da eski Doğu biliminin en karanlık esrarıydı. Çünkü bu taşların üstündeki dil de bilinmiyordu, yazı da. Ancak durumun böyle oluşu, çekiciliğini de artırmaktaydı; zira Hititler'in bu hiyeroglifle dünyasal şeyleri değil kutsal şeyleri, güncel işleri değil önemli işleri yazdıkları besbelliydi. Hiyerogliflere tanrıların ve kralların yazısı olarak ayrıcalık tanımışlardı.
    Hitit hiyerogliflerinin çözümlenmesi çalışmaları, Hititler'in keşfedilmesiyle başladı. Bu da çivi yazılı Hititçe'nin çözümlenmesinden yuvarlak hesap otuz yıl daha öncesini gösterir. Böyle olduğu halde ancak bugün, kesin sonuca yaklaşmak olanağı bulunabilmiştir.


<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>