C. W. CERAM

TANRILARIN
VATANI
ANADOLU
C. W. Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu



KAPAK
I - VAROLUŞUN SIRRI
1. Keşif ve Seziş
2. Kutsal Kitap ve Yeni Araştırı
3. Winckler'in Boğazköy Kazısı

II - YAZILARIN SIRRI
1. Yazıların Esrarını Çözme Sanatı
2. Hititler, Hititçe mi Konuşuyorlardı?
3. Hiçbir Şeyden Hiçbir Şey Çıkarılamaz

III - EGEMENLİĞİN SIRRI
1. Hattusas Kralları
2. Tarihleri Saptama Bilimi
3. Kadeş Savaşı ve Sonsuz Barış
4. Şehir ve Ülke - Halk ve Töre

IV - ARTAKALANLARIN SIRRI
1. Karatepe'nin Keşfi
2. Asitavandas Konuşuyor
3. Son Görünüm

HİTİT İMPARATORLUĞU KRONOLOJİSİ
AÇIKLAMALAR
HARİTA VE FOTOĞRAFLAR


www.1001Kitap.com







II

YAZILARIN SIRRI
BİRİNCİ BÖLÜM
Yazıların Esrarını Çözme Sanatı



ESKİ YAZILARI OKUMAK ilk bakışta sihirbazlık gibi görünür. İlkçağa yönelik bilgiler içinde bundan daha akıl sır ermez iş yoktur. Binlerce yıl kum ve moloz altında kalmış yazılardır bunlar. Yazanı da, yazanın ulusu da binlerce yıl önce kaybolmuştur. Üstelik bu ulusun bizimle ne soyca bir ilişkisi vardır, ne de tarihçe. Gelgeldim, yazılar yine de okunur.
    Bu sihirbazlığın bir iki temel ilkesini açıklamak istiyoruz. Ancak ne kadar çaba harcanırsa harcansın, bu açıklama hiçbir zaman hoş vakit geçirici biçimde yapılamayacaktır. Okuyucunun özellikle dikkat göstermesini ister. Bu yüzden sabırsız olanlara ve Hitit ulusunun yaşantısı hakkında bir an önce bir şeyler öğrenmek isteyenlere şimdilik bu üç bölümü atlamalarını öğütlerim. Daha sonra konuyla ilgili bilgileri biraz daha artmış olarak bu bölümlere dönebilirler.
    Ama, konumuzun mantıklı bir sıra içinde gelişimini izlemek isteyen ve bir parçacık kafa yormaktan çekinmeyenler, bu atlamayı yapmadan okumalıdırlar.


BİLİNMEYEN yazıların okunması sorunu - biz buna kısaca çözümleme diyeceğiz - başlangıçtan bu yana çok farklı biçimlerde ele alınmıştır.
    Latince, ölü bir dildir, fakat bugün pek çok kimse tarafından yazılabilir; iki binyıl önce Romalılar'ın zafer anıtları üstüne yazdıkları yazılar okunabilir; birçokları bunları sadece okumakla kalmazlar, aynı zamanda anlarlar da. Latince, bir ulusun dili olarak Roma İmparatorluğu'yla birlikte göçüp gitti, ama eğitim dili olarak yüzlerce yıl varlığını korudu, günümüze kadar geldi, ölü bir dil olmasına karşılık onunla ilgili bilgiler asla kaybolmadı.
    Böylesine ideal bir durum, eski Doğu dillerinin ve yazılarının çoğunda görülmüyor. Geçen yüzyılın arkeologları toprağın altından sayısız yazılı belge çıkardılar; taş yazıtlar, kil tabletler, mühürler, tahtadan kitaplar ve papirüsler.
    Bu belgelerin kimisinde bilinen bir yazı vardı, fakat kullanılan dil bilinmiyordu.
    Kimisinde ise hangi dilde yazıldığı biliniyordu, buna karşılık kullanılan yazı sistemi bilinmiyordu.
    Bir de öyleleri vardı ki; bilinmeyen dilde, bilinmeyen yazı sistemiyle yazılmışlardı. Bu yetmiyormuş gibi başka bir zorluk daha yüklenmişlerdi, hiç bilinmeyen bir ulusun yazılı belgeleriydiler.
    İşte William Wright "Hama Taşları"nı duvardan söktüğü an böylesine üç başlı bir muamma karşısında kalmıştı. Taşlarda şimdiye kadar hiç görülmemiş bir yazı sistemi vardı, bilinmeyen bir dil kullanılmış ve bilinmeyen bir ulus tarafından yazılmıştı.
    Bu çeşit olaylarla ilgili olarak (Girit yazılarının okunmasında hizmeti görülmüş bir araştırıcı olan) Amerikalı Alice Kober, 1948'de hâlâ şöyle konuşmaktaydı:
    "Şu gerçeği aklımızdan çıkarmayalım: Bilinmeyen bir dilde bilinmeyen bir alfabeyle yazılmış yazı okunamaz!.."     Oysa biz, bugün William Wright'ın taşlarında Hitit ulusunun icadı olan bir hiyeroglif yazısının kullanıldığını bilmekteyiz. Bu hiyerogliflerin esrarı hemen hemen çözülmüş, dilleri de hemen hemen öğrenilmiştir.
    Muammanın çözülmesi nasıl başarıldı?
    Bunu açıklamak için Hititbilim çalışmalarının başladığı yerden başlamak gerekir. Hareket noktası; Boğazköy metinlerinden biridir. Okunabilen çivi yazısıyla, fakat bilinmeyen bir dilde yazılmıştı.


ESKİ YAZILARI çözümleme işinin toparlak hesap 150 yıllık bir geleneği vardır. Georg Friedrich Grotefend ile Jean François Champollion adlarına bağlanan iki klasik çözümleme başarısı, eldeki metinde birden fazla yazı kullanılması ve bu yazılardan "birinin" bilinir cinsten oluşuyla gerçekleştirilmiştir. Çivi yazısını söken Grotefend için bu "bilinir" öğe, ünlü üç Pers kralının adının saptanmasıydı. Gerçi ilkin varsayımsaldı, ama daha ilk uygulamada doğruluğu anlaşıldı ve böylece daha sonraki çözümlemelere yol açtı.
    Mısır hiyerogliflerini çözümleyen Champollion için bu "bilinir" öğe, okunabilen Grekçe bir metindi. Üç dilde yazılmıştı. "Rozetta Taşı", ya da "Reşit Taşı" denilen bu taşın üstündeki Grekçe metinde yazılı Ptolemeus adının, hiyeroglif metinde özellikle çerçeve içine alındığını saptayınca ilk harfleri elde etti. Buradan hareketle diğer harfleri söktü.
    Grotefend olsun, Champollion olsun, çözümlemelerinin çıkış noktalarını, başka ilişkiler nedeniyle bilinen adlara dayandırmışlardır. Bu da bir çözümleme girişimine başlamakta en iyi yolun ad arama olduğunu gösterir.
    Bu konuda başka bir yolu da çok yakın bir zamanda Alman bilgini Ernst Sittig bulmuştur. Eski Girit yazılarını çözümlemek için elli yıl uğraşılmış, fakat olumlu bir sonuca varılamamıştı. Bu bilgin ise ordunun şifre çözmede kullandığı matematik-istatistik metot ile Eskiçağ filolojisinin dil karşılaştırma ve ad arama metodunu birleştirerek yeni bir yol ortaya koydu.
    Ancak, Girit yazılarının başarılı çözümleyicisi, aslında bir mimar olan, genç bir ingiliz, Michael Ventrist oldu. Bunun için uyguladığı metot da klasik adlan okuma yoluydu.
    Champollion'un zamanından beri "Bilingue" denilen iki dilli bu metinler, yeni keşfedilmiş yazılarla karşılaştıklarında bütün eski dil filologlarının rüyası olmuştu. Bu rüyanın Champollion'un eriştiği nitelikte olanı pek ender görüldü. Zaten gerekli de değildi artık; metotlar adamakıllı incelmişti, işe ilk başlayan öncüler için hiçbir şey ifade etmeyen noktalardan bugün çok önemli bilgiler elde edilmektedir. Her yeni çözümleme, eski dilleri birbirine bağlayan ilişkiler sistemini biraz daha aydınlatıyor, açıklayıcı bilgileri artırıyor.
    Ne gariptir, eski diller arasında bir zamanlar örülmüş ilişkiler ağının düğümlerini saptamak işi, ilk çözümlemelerden çok önce, 1786'da gerçekleştirilmiştir. Hem de önasya araştırmalarının bilinen merkezlerinde, Almanya'nın, İngiltere'nin inceleme odalarında değil, Hindistan'da.
    Bu ilişkiler ağını eşsiz bir dil yeteneğiyle ilk kez anlayan ve bu anlayışla alabildiğine geniş filolojik keşifleri sağlayan adam, aslında bir hukukçuydu. Kalküta'da Yüksek Mahkeme'nin Başyargıcı'ydı. Boş zamanlarında yaptığı hiç de eski dillerin karşılaştırılması değildi; daha çok Hindu ve Müslüman kanunlarını toplar, bunların çevirisiyle uğraşırdı.
    Adı William Jones, 1746'da Londra'da doğmuş, eski diller ve Eskiçağ tarihi öğrenimi yapmış, sonra da Harrow'da, Yakındoğu Dilleri (Farsça, Arapça, İbranice) okutmuştu. Bu işi para bakımından kendisini tatmin etmeyince ayrılıp sırf daha iyi kazanç umuduyla hukuk öğrenimi yapmıştır.
    Bu yeni sahasında çok hızlı ve çok parlak bir yükselme göstermesi, onun yeteneğinin bir belirtisi olduğu gibi, bugün Hint-Avrupa (1) dediğimiz (sadece Almanya'da hâlâ İndo-Cermen denilen) dil akrabalığını ilk kez saptamak gibi tarih bilimlerinin bütün dallarını etkileyen filolojik keşfi yapmış olması, onun zekâsının başka bir belirtisidir.
    Hint-Avrupa dillerini inceleme sadece genel ilkçağ tarihi bilgisini gerektirmez; ayrıca (büyük göçleri ve ırk karışımlarıyla) etnoloji, eski çağlar coğrafyası (ilk Hint-Avrupa toplum biçimlerinin, aile hukukunun oluşumu ve özellikleriyle) sosyoloji, (Tarihöncesi çağlarda bitki ve hayvanların dağılımı, hayvan evcilleştirme hareketlerinin yayılımı ile) hayvanbilim (zooloji) ve bitkibilim (botanik) bilgilerini de zorunlu kılar.


JONES, Hindistan'a atanmamış olsaydı (bu ülkenin edebiyat ve bilim dili olan) Sanskritçe incelemelerine belki de hiçbir zaman yönelemeyecekti. Sanskritçeden hareketle dillerde saklı bulunan bir iskelet keşfetti; çeşitli dillerin bireysel görünümleri arkasında onların asıl yüzlerini, bir aile oluşturan yüzlerini gördü.
    Hindistan'da bu keşfini ayrıntılı biçimde sistemleştirmek için zaman bulamadı. Hatta dilbilimin bu yeni dalına bir ad takmaya bile kalkışmadı. Bu işi bir nesil sonra hem bir hekim hem de Mısır hiyerogliflerini okuyanlardan biri olan Thomas Young yaptı.
    Jones'un başlattığını başkaları devam ettirdi. Rasmus Christian Rask (1786-1832), Danimarkalı filolog ve her bilimi yerinde öğrenmek isteyen büyük gezgin, dört yıl İran ve Hindistan'da dolaşıp durdu. Ondan sonra Alman Franz Bopp (1791-1867), 42 yaşındayken büyük bir esere başladı, 16 yıl çalıştıktan sonra başlıca bölümlerini bitirdi. Adı şöyleydi: "Almanca, Gotça, Lituanca, Latince, Grekçe, Zendçe, Sanskritçe'nin karşılaştırmalı grameri." Dil karşılaştırmasında katı bilimsel yöntemler uyguluyordu, böylece Eskiçağ filolojisinin Winckelmann'ı (2) oldu.
    Basitleştirerek ifade edersek, şu noktayı belirtiyordu: Yayılım alanlarına göre, Hint-Avrupa adı verilen bir diller grubu vardır. Kelime hazinesi ve morfoloji bakımından birbirlerine şaşılacak derecede benzemektedirler, o halde akrabadırlar. Okul işi belirgin bir örnek "baba" kelimesine bakalım: Almanca "Vater", İngilizce "Father", Fransızca "Pare", İspanyolca "Padre", Latince "Pater", Grekçe "Pater", eski İrlanda dilinde "Athir", Gotça "Fadar", eski Hintçe "Pita", Toharca "Pacar" şeklindedir.
    İncelenen dillerde ne kadar çok eskiye gidilirse, uyumluluklar da o derece göze çarpıcılık kazanmaktadır. Bu da bugün çok farklı durumlar gösteren birçok dilin ortaklaşa bir "kökendil"den çıktığını gösterir.
    Dillerdeki değişimlerin, örneğin seslilerin ve eklerin değişimlerinin belirli kanunlara göre olduğu saptanmıştı, önemli bir keşifti bu. Yeterince karşılaştırma malzemesine dayandırıldığı takdirde bu bilgi, doğal değişim sürecinde bir geriye dönüş olanağı sağlıyordu. Yani, eski bir dilin Hint-Avrupa ailesinden olduğu saptanınca, bu dilin kalıntıları dikkatle ele alınırsa değişim kanunları fark edileceği için onu yeniden ihya etmek olanağı var demekti.
    Büyük Hint-Avrupa dil ailesi içinde yakın akrabalık gösteren daha küçük diller seçilince, bundan başka sonuçlar çıkarmak, örneğin bu dillerin coğrafya ve ulusal köken bakımından yerlerini saptamak yoluna da gidilebilecekti. Bu açıdan bakılınca İndo-Cermen dillerini incelemek, Eskiçağ araştırıcısı için büyük önem kazanır. Bu, sadece dolaysız yoldan bir çözümlemeye hizmet değil; dil döküntülerinin kelime hazinesini, yapısını ve gramerini aydınlatıyorsa, sonucu önceden kestirilmez değerde bir hizmet olur.
    İndo-Cermen gerçeğini ilk savunanlar alaylarla karşılaştı. Öyle ya, Afganca ile İzlandaca, Sanskritçe ile Rusça, Çingenece ile Latince, eski Prusya ve Friesland dilleri arasında akrabalık olduğunu ileri sürmek, ilk bakışta çok gülünç görünüyordu. Oysa, aslında bu diller düpedüz akrabaydılar. Ne var ki, bu dil ailesinin Hindistan'dan başlayıp önasya üzerinden geçerek Batı Avrupa'ya kadar uzanan, sıradağlar, çöller, denizlerle engellenmiş ve çeşitli ırklara yerleşme yeri olmuş coğrafi alanı gözönüne getirilince, böylesine bir akrabalığa inanmak gerçekten güçtür.
    Bugün İndo-Cermen dilleriyle uğraşanların karşısına çok daha başka sorunlar dikilmiştir (dil ailesinin anayurdu uzun zaman uğraşıldığı halde, hâlâ kesin biçimde saptanamadı; şimdi de Güney Rusya ile Orta Avrupa arasındaki bölge olduğu savunuluyor), fakat böyle bir ailenin varlığı gerçeği artık tartışma konusu olmaktan çıkmıştır. Bunun yanı sıra Hint-Avrupa dil ailesinin beyaz ırkın diğer dil ailelerine (Hamito-Semitik, Kafkas, Dravit ve Bask dillerine) (3) akrabalık derecesi, yakınlığı, uzaklığı ya da tüm aykırılığı gibi sorunlar da aynı şekilde tartışma potasından çıkmış, sadece biraz daha araştırmayı gerektirir duruma gelmiştir.
    Geçen yüzyılda ölü dillerin ve eski yazıların çözümlenmesi için sınanmış birçok yollar vardı; Boğazköy kil tabletleri ise şimdi İndo-Cermen dilleri araştırması yapanlara yepyeni bir anahtar vermekteydi.
    Çok gariptir, bu anahtarı ilk kullanan adam, İndo-Cermen dilleri araştırıcısı değil, Asurbilimciydi. Üstelik araştırı alanı da Semitik dillerdi, çünkü Babil-Asur dili, Doğu Semitik diller ailesindendir.


TEKNİK alanda mucitler için icatlarının patenti neyse, sosyal bilimlerle uğraşanlar için de "Geçici Notlar" odur. Yeni bir durumu saptamaktaydı ve bunu başkalarından önce davrandığını belgelemek için yapıyordu.
    1915 Kasım'ında "Alman Doğu Kurumu Haberleri"nde Dr. Friedrich Hrozny'nin makalesi, "Hitit Sorununun Çözümü" başlığıyla yayımlandı.
    Daha ilk dipnotunda yazar şu noktayı belirtiyordu:
    "Savaşın çalışmalarımı bitirmemi ve bunları yayımlamamı hayli geciktireceğini düşünerek, öte yandan Hititler hakkında incelemelerin de merakla beklendiğini göz önüne alarak, şimdilik kitabımın giriş bölümünü kısaltılmış biçimde Alman Doğu Kurumu Haberleri'nde yayımlamaya karar verdim."
    Bir insanın böylesine kısa zamanda Hitit çivi yazılı tabletlerin esrarını çözmeyi başarması, doğrusu hayret vericidir. Daha da hayret verici olan, çözümleme sonucunda ortaya çıkanların uzman çevrelerde uyandırdığı heyecandır. Çünkü, kimse böyle bir sonucu beklemiyordu.
    Winckler'in ölümünden sonra Alman Doğu Kurumu, Boğazköy'den çıkarılmış Hitit çivi yazılı bütün malzemenin sıraya konulması ve transkripsiyonunun yapılması için Berlin'de bir grup genç Asurbilimciyi görevlendirmişti. Daha işin başında bu grupta iki kutup meydana geldi. Biri ağır kanlı, ciddi bir Alman olan Ernst Weidner'di, ötekisi hareketli ve olağanüstü yetenekleri bulunan Friedrich (ya da Bedrich) Hrozny adında 1879'da Polonya'da doğmuş bir Çek'ti.
    Birinci Dünya Savaşı çıkınca Almanya'da eski diller uzmanı gibi ne kadar işe yaramaz kabul edilen adam varsa hepsine üniforma giydirildi. Weidner, iriyarı olduğundan ağır topçuya verildi. Burada çavuş olarak hizmet görürken, rakibi Hrozny de Avusturya-Macaristan ordusunda asker olmuştu. Komutanı ise daha önce kendisinden söz ettiğimiz üsteğmen Kammergruber'di.
    Subay, bu genç Eskiçağ profesöründen hoşlanmış olmalı ki, onu araştırmalarını sürdürmede - bir üsteğmenin olanakları ölçüsünde - alabildiğine serbest bırakıyor. Bu davranışı Hrozny minnetle anar: "İncelemenin ilk bölümü kesin biçimini yazarın askerlik hizmeti sırasında almıştır."
    Ayrıca kaydettiğine göre, ikinci bölüm de yine bu sırada bitirilmiştir. Kabına sığmayan bu makalenin bir edebiyat eseri değil de, en üst düzeyde öncü bir bilimsel çalışma olduğunu düşünürsek, 35 yaşındaki Çek'in askerlik hizmetinin hiç de sıkıntılı geçmediğini anlarız. Üstelik bir de haftalarca İstanbul'da kalıp çivi yazılı Hitit malzemesini gözden geçirme fırsatını bulduğunu öğreniyoruz; doğrusu, o günlerde böyle bir olanağı Avrupa kıt'asında hiçbir bilgin elde edememiştir.
    Yalnız bu noktada Hrozny'ye şans yardım etti; oysa Weidner, o günlerde top başında ter döküyordu. Onun da şans yüzüne böyle gülseydi, şu olurdu bu olurdu diye bir karşılaştırmaya girmek haksızlık olur. Çünkü Weidner, o günlerde zaten yanlış yoldaydı; bunun böyle olduğunu bugün kesinlikle biliyoruz. Ayrıca, Hrozny'nin rakibinden daha fazla boş vakit bulabildiği için, sırf bu yüzden Hitit dilini çözümlediğini söylemek de hiç kuşkusuz çok saçma olurdu.
    Aslında Hrozny, bu konuyla öteden beri ilgiliydi, hayli yüklü bir birikime sahipti. Daha 24 yaşındayken Kuzey Filistin'de kazılara katılmış, çivi yazılı metinler hakkında ilginç makaleler yayımlamış ve 1905'te henüz 26 yaşında olduğu halde Viyana'da profesörlüğe atanmıştı.
    Hrozny yetkin bilgisi ve kendisinde fazlasıyla bulunan bilimsel ataklığıyla sorunun üstüne gitmişti. Bunu da öyle uzun boylu düşünmeden yapmıştı. Başkalarınca elde edilmiş bilgilerden sonuçlar çıkarmak istemedi. Karar vermişti, her şeyi bizzat görüp anlamaya çalışacak ve elde edeceği yeni bir bilgi o zamana kadar ortaya atılmış bütün görüşlere aykırı da düşse, yine üzerinde titizlikle duracaktı.
    Çalışmasına başlarken nasıl bir dille uğraşacağı konusunda hiçbir fikri olmadığını da yine kendisinden öğreniyoruz.


HROZNY'NİN çözümlemeyi başardığı ana kadar sürdürdüğü çalışmaları bir bir anlatmanın gereği yok. Bu, onun incelemelerine adım adım katılmak, onun dilini öğrenmek olurdu. Bu, zorlu bir çalışmaydı, bir insanın bütün yetenekleri ile belirli bir konunun üstüne yüklenmesiydi. Şunu hiç unutmayalım, böylesine var gücüyle çalışma ancak dâhilerin yürütebileceği bir işti. Keşiflerin tarihinde hep görülen bir doruk noktası, sayısız düşünme eyleminin ve dizi dizi nice çalışmanın her şeyi kesinlikle çözecek tek bir fikirde yoğunlaştığı o yüce an olmasa, çağdaş çözümlemelerden herhangi birini doğru biçimde anlatma yolu da bulunamazdı. Bu fikir, başarıya götüren yöntemin ilkesinin içinden kristal gibi çıktığı fikir, çoğu zaman pek basittir.
    Hrozny'nin çalışmasında çıkış noktalarının birincisi özel adların saptanması, ikincisi de Hitit metinlerinde ideogram denilen ve kavram ifade eden işaretler oldu.
    Boğazköy metinlerinde kullanılan, Babil-Asur çivi yazısının ilkel biçimi olan bir resim-yazıydı. Diğer bütün yazılarda olduğu gibi bu yazı da geliştirilerek, daha sonra bir hece yazısına dönüşmüştür. Ancak bu hece yazısında eski resimlerden birçoğu hâlâ kullanılmaktaydı. Bu çeşit ideogramlar Hititlerce de benimsenmiş, dolayısıyla da çivi yazısını bilen araştırıcılar tarafından okunmuştu. Yani bu olayda dil bilinmediği halde ne demek istendiği anlaşılmıştı.
    Dil bilinmeden, nasıl oluyordu da ideogram denilen işaretlerden ne demek istendiği anlaşılabiliyordu? Bunu daha belirgin biçimde açıklamak için bir örnek verelim:
    İngilizce, Almanca ve Fransızca bir metinde "10" işaretini görürsek, bu dillerden sadece İngilizceyi bilsek bile, bu işaretle öbür iki metinde de ne demek istendiğini yine anlarız. Aslında Fransız'ın bu işareti "dix", Alman'ın "zehn" diye adlandırılmış olması, bizim anlamamız açısından hiç de önemli değildir.
    İşte bu şekilde, yani ideogramların yardımıyla Hrozny ilk olarak "balık" ve "baba" kelimelerini okudu.
    Sonra da iğneyle kuyu kazarcasına bir çalışmaya koyuldu; kelime kelime, şekil şekil metinleri gözden geçirdi. Bu çabası günün birinde (henüz herhangi bir cümle anlamı çıkarmadan sadece kelimelerin biçim değiştirmelerine, özellikle bir partizip-ortaç şekline bakarak, Hititçe'nin gramer yapısına göre bir Hint-Avrupa dili olduğunu keşfedinceye kadar sürdü. Olağanüstü derecede şaşırtıcı bir keşifti bu.
    O sıralarda Hitit dili hakkında ortaya atılmış bir sürü teori vardı; ama tek bir bilgin'in dışında - ki o da tezinden hemen vazgeçmişti - hiç kimse o güne kadar Hititçe'nin bir Hint-Avrupa dili olabileceği düşüncesini aklına getirmemişti. Zaten kimse de getiremezdi; çünkü, M.Ö. 2. binyılın ortalarında Anadolu'nun göbeğinde Hint-Avrupa asıllı insanların egemen olduklarını kabul etmek, Önasya tarih araştırmalarının bütün sonuçlarına aykırı düşüyordu.
    Bu bakımdan Hrozny'nin kuşkular içinde duraksamasını doğal karşılamak gerekir. Keşfine güvencesi tam değildi; gördüklerini rastlantı sanıyor, bu dilin Hint-Avrupa ailesinden oluşunu belgeleyen yeni kanıtları istemeye istemeye not ediyordu.
    Ama gün geldi, kendi tezinin ürkütücülüğünden kendi de ürkmüş bir halde, bir metnin karşısına geçip derin bir soluk alarak şunları söylemeye cesaret etti: "Eğer bu bir satıra doğru anlam verirsem, bunun sonucu bilimde bir devrim olacaktır."
    Cümlenin bir anlamı olduğuna göre, dil araştırıcısının yapacağı tek bir iş vardı: Gördüğünü söylemek!... Eskiçağ tarihçilerinin tüm görüşlerine aykırı da düşse, yine söylemek!...
    Hrozny'ye bu kararı verdiren metin şöyle bir cümleydi: "Nu ninda-a nezzatteni vadar-ma ekutteni".
    Bu cümlede bilinen sadece bir tek kelime vardı: Ninda = ekmek; Sümer ideogramlarından öğrenilmişti.
    Hrozny, şöyle düşündü: Bir cümlede ekmek sözü ediliyorsa, yemek sözü de edilebilir (edilebilir, edilmesi gerekir değil).
    O sırada Hititçe'nin bir Hint-Avrupa dili olduğu yolundaki kanıtları fazlaca ağır basmış olmalı ki, birkaç Hint-Avrupa dilinde yemek için kullanılan kelimeleri sıralamaya koyuluyor. Besbelli bunların içinde Hititçe bir ses bulacağını ummuş olmalı. "Yemek" Latincede "edo", İngilizcede "eat" idi. Ya eski Almancada? Eski yüksek Almanca yemek kelimesini yazdığı an, Hrozny doğru yolda olduğunu anlamıştı. Kelime "ezzan" idi, Hititçe cümlede "ezzatteni" kelimesinde bulunuyordu.
    Hititçe cümlede bundan sonra göze çarpan kelime hiç kuşkusuz "vâdar"dı ve kendinden önceki kelimeyle anlamca bir bağlantısı olması da doğaldı. Bu kelime olsa olsa ekmekle yemekle ilgili herhangi bir besin maddesinin adı olabilirdi. Artık bir av köpeği gibi Hint-Avrupa dillerinin izini süren Hrozny, daha ilk hamlede İngilizce "Water", Almanca "Wasser", eski Saksonya dilinde "vatar" kelimeleriyle burun buruna geldi.
    İşte o zaman cümlenin çevirisini yaptı (bu kelimeler dizisinin anlamını çıkarmakta uygulanan karmaşık dilbilgisel akıl yürütmeleri bir yana bırakıyoruz): "Şimdi sen ekmek yiyeceksin ve sonra su içeceksin."
    Cümlenin böyle okunuşu, Norveç'li Doğubilimci J. A. Knudtzon'un daha 1902'lerde öne sürüp bilim çevrelerinin alayları karşısında vazgeçmek zorunda kaldığı tezi şaşırtıcı biçimde doğruluyordu: Evet, Hititçe bir Hint-Avrupa diliydi.
    İş bu kadarla da bitmedi...


BOĞAZKÖY metinlerinin yazılış zamanı, arkeolojik kanıtlara göre, M.Ö. 14. ve 13. yüzyıl olarak saptanıyordu. Ancak bazı metinlerin çok eski döneme, hatta 18. yüzyıla ait olmaları ihtimalini güçlendiren kanıtlar da vardı. Bunlara bakarak Hrozny, şöyle konuşuyor:
    "Hint-Avrupa dillerinin en eskilerinden birini, belki de en eskisini çözümlemiş bulunuyorum. Eskilik bakımından bu dil, M.Ö. 2. binyılın ortalarında yazılmasına başlanmış Hint bilgelik kitabı Rigveda'nın en eski kısımlarıyla karşılaştırılabilir."
    24 Kasım 1915'te, Berlin'de Önasya Kurumu üyeleri önünde yaptığı çözümleme hakkında bir konferans verdi; bir ay sonra da bu konferansı basıldı. Ama çözümlemeyle ilgili asıl önemli eseri ancak 1917 yılında Leipzig'de yayımladı; adı şöyleydi: "Hititlerin Dili, Yapısı ve İndo-Cermen Dil Ailesinden Oluşu". Ve önsözün ilk cümleleri şunu bildiriyordu:
    "Sunduğumuz inceleme, bugüne kadar bir muamma olarak kalmış Hitit dilinin yapısını ve niteliğini belirlemek, bu dili kuşatan esrar perdesini açmak amacındadır."
    Arkasından, kendine olan güvenden ileri gelen kestirme edasıyla şunu ekler: "Burada açıkça görülecektir ki, Hititçe bir İndo-Cermen dilidir."
    Gerçekten de Hrozny ölü bir dilin kusursuz çözümlemesini 246 sayfalık eserinde vermekteydi. Burada ne varsayımlar vardır ne de laf ebelikleri, sadece kesin sonuçlar gösterilmiştir. Bir bakıma da karşı görüşte olanlarla bir çeşit hesaplaşmadır da.
    Hrozny kitabını bitirmezden kısa bir süre önce, rakibi Weidner'in son eserini Viyana Üniversitesi Kitaplığı'nda gördü: "Hitit Dilbilimi İncelemeleri". Kitabındaki bir ek bölümde Weidner'in "1915 yazından beri görüşünü değiştirmiş olduğunu" ve artık "Hititlerde açık biçimde görülen arî eğilimin inkâr edilemeyeceğini" itiraf ettiğini belirtir. Weidner'deki bu görüş değişimini kendi makalesine, "Geçici Notlar"a dayandırıyor. Bir dipnotunda bu bakımdan Weidner'i doğrudan doğruya suçlamamakla birlikte, etkin sorularla onun bazı bilgileri kendisinden aşırdığını ima ederek, "adımı anmaktan her nedense hep kaçınmıştır" diyor.
    Bu çeşit suçlamalar hoş değildi, ama konuya açıklık da getiriyordu. Aslında Weidner'in düşünceleri herkesin henüz karanlıkta bocaladığı bir zamana ait olduğu halde, yine de temelsiz değildiler. Nitekim Hrozny de Hititçe'de bazı yabancı öğelerin, muhtemelen Kafkasya öğelerinin bulunduğunu kabul etmek zorunda kalmıştı. Bir yandan "Weidner'in bu çalışması Hititbilimsel açıdan ne yazık ki sadece yetersiz bir çabadır" derken, öte yandan isteksiz de olsa "bu çalışmanın pek de değersiz sayılamayacağını" ve Weidner'in "kendi uğraşıyla bazı yerlerde kelimelerin anlaşılır kılınmasını - Asurbilimsel açıdan da olsa - sağladığını" belirtmek gereğini duyar.
    Bu çatışmaları sayıp durmanın bir anlamı yok. Bizim açımızdan önemli olan, Hrozny'nin eserinin girişinde Eskiçağ tarihi otoritesi sayılan Eduard Meyer'in neler söylediğidir:
    "İnsanlığın en eski tarih ve kültürünü öğrenmemizde, her doğrultuda genişletilmiş, derinleştirilmiş bilgiler arasında Alman Doğu Kurumunca yürütülmüş kazılarda gün ışığına çıkarılmış şeylerin hiçbirji, önemi ve etki alanı bakımından Profesör Hrozny'nin bu eserde kamuoyuna sunduğu keşifle aynı sıraya konulamaz."
    Geçmişin karanlıklarında belirsiz hayallere dönüşmüş yaşantıların birden aydınlığa çıktığı anın heyecanını sadece altın gömüleri ve ölü kralların mumyalarını bulan arkeolog yaşamaz. Çalışma odasında kâğıtlarına gömülmüş bir araştırıcı da bunu elde edebilir, bir cümlenin üzerinde kılı kırk yararken ansızın geçmişin derinliklerinden kendisine seslenişin ürpertisini duyabilir.
    Burada insanın yalnızca filolojik kelime ayıklamalarına yönelmesi yetmez; çok daha fazla şeyleri görmesi, görmeyi bilmesi gerekir. "Yemek" bir sesleniş olursa, "açlık" demek değil midir? "Su" çorak bir ülkede haykırılıyorsa "susamak" anlamına da gelmez mi?
    Vâdar, water, Wasser! Üç binyıl ötelerden bir Hititli'nin susuzluk feryadı bu... ve bu feryat çağımızda Almanya'nın Kuzey Denizi kıyılarında oturan bir Frieslandlı tarafından ya da Amerika'nın doğu kıyısında yaşayan bir Pennsylvanialı tarafından anlaşılabiliyor; insanı ürperten bir olay!...

Dipnotlar:
(1) Bak: Açıklamalar bölümü.
(2) Johann Joachim Winckelmann: 1718-1768 yılları arasında yaşamış Alman asıllı Eskiçağ araştırıcısı. Klasik arkeolojinin kurucusu sayılır. Eskiçağ sanat tarihi eseri ünlüdür.
(3) Bak: Açıklamalar bölümü.

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>