C. W. CERAM

TANRILARIN
VATANI
ANADOLU
C. W. Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu



KAPAK
I - VAROLUŞUN SIRRI
1. Keşif ve Seziş
2. Kutsal Kitap ve Yeni Araştırı
3. Winckler'in Boğazköy Kazısı

II - YAZILARIN SIRRI
1. Yazıların Esrarını Çözme Sanatı
2. Hititler, Hititçe mi Konuşuyorlardı?
3. Hiçbir Şeyden Hiçbir Şey Çıkarılamaz

III - EGEMENLİĞİN SIRRI
1. Hattusas Kralları
2. Tarihleri Saptama Bilimi
3. Kadeş Savaşı ve Sonsuz Barış
4. Şehir ve Ülke - Halk ve Töre

IV - ARTAKALANLARIN SIRRI
1. Karatepe'nin Keşfi
2. Asitavandas Konuşuyor
3. Son Görünüm

HİTİT İMPARATORLUĞU KRONOLOJİSİ
AÇIKLAMALAR
HARİTA VE FOTOĞRAFLAR


www.1001Kitap.com







ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Winckler'in Boğazköy Kazısı



HİTÎTLER'LE iLGlLl SORUNLAR giderek erginleşiyordu. ilk araştırıların yanılgılara sapan çok yanlı yorum karmaşıklığı içinde, aslında daha başlangıçtan itibaren saklı bulunan ve bugün daha açıkça anlaşılır duruma gelmiş gerçekleri, aradan hayli zaman geçtikten sonra göstermesi kolaydır.
    1907'lerde ise, konuyla ilgili sorunların nasıl tanımlandığını göstermek için bu tarihlerde ilk önemli kazıyı yapacak olan adamı yardıma çağıralım. Hugo Winckler, Kasım 1907'de "Alman Doğu Kurumu Haberleri"nin 35. sayısında şunları yazıyor:
    "Doğrudan doğruya saf Küçükasya ya da Hitit kültürüne ait anıtların yanı sıra, bu ülkede Babil özelliklerinin güçlü etkisini gösteren tanıklar da vardır. Bir rastlantı, Teli Amama belgeleriyle Küçükasya'nın çivi yazılı kil tabletlerinin aşağı yukarı aynı tarihlerde ortaya çıkmasını sağladı. Bu tabletlerin buluntu yeri Kayseri'nin üç saat kadar doğusunda Karahöyük köyü yakınlarındaki Kültepe adlı örentepesidir. Gerçi içerik bakımından az verimliydi ve güç anlaşılır nitelikteydi, ama yine de çivi yazısı kullanan ülkelerin Küçükasya'daki kültür etkisini gösteriyordu. Böylece bunlar, Teli Amama'nın firavuna gönderilmiş Küçükasya mektuplarına uyum gösteren belgeler oluyorlardı. Bunlardan Hatti Kralı Suppiluliuma'nın içerik zenginliği bakımından yetersiz birkaç parçası ile başka iki parça eldedir. Bu iki parça bilgi vermekten çok bilinenleri daha karmaşık hale sokuyor. Birincisi Firavun III. Amenophis'in Arzava Kralı Tarhundaraus'a gönderdiği bir yazıdır. Arzava ülkesinin Küçükasya'da bir yerlerde olması gerektiği sonucu çıkarılıyorsa da kesin yeri belli değildir. İkincisi Lapava adlı bir prensin yazısıdır. Bu yazıdan ayrıca prensin Yerusalem-Kudüs Krallığı'nın kuzey komşusu olduğu da anlaşılıyor. Bu durumda prensin yurdunu Batı Ürdün'de Karmel Dağı dolaylarında aramak gerekmektedir. Bu olguların nasıl bir araya getirileceği ve Arzava ülkesine ait olduğunu kabul ettiğimiz bir dilin kullanılmasını nasıl açıklamak gerekeceği, çözülmesi güç sorunlar halinde karşımıza dikiliyor."
    Dikkatli okuyucular burada çetrefil bir profesör ağzıyla değinilen şeyi, daha önceki bölümde Arzava mektuplarından söz ederken kısaca ele aldığımızı hemen hatırlamışlardır.
    Arzava mektupları konusunda bugünün okuyucusunu, o zamanın araştırıcısından daha hazırlıklı kılmak için bunların Hitit diliyle yazıldıklarını söyleyebilir miyiz? Bu sorunun cevabı, arkeolojik araştırmalar izlene izlene kendiliğinden verilsin istiyoruz.
    Winckler'in ilk keşif seferi daha önceki büyük örneklere göre düzenlenebilirdi. Bir iki yıl önce Arthur Evans, Girit adasında Knossos sarayı kazılarına başlamış; ondan kısa bir süre önce de Robert Koldeway, Babil'de kazmasını vurmuştu. Her iki kazı da örnek olacak derecede kusursuz yönetilmişti.
    Bu kazının yıldızı, başlangıçtan itibaren parlak olmadı; bunda da Winckler'in kişiliğinin payı olsa gerek. 1863'te Saksonya'da, Grafenhainichen'de doğan Winckler, Anadolu'ya geldiğinde, tanınmış bir Asurbilimciydi; 1903'ten 1904'e kadar Sidon'da kazılar yapmıştı. Bir yıl sonra kendisinin asistanı olmuş bulunan Ludwig Curtius üzerinde bıraktığı izlenim, hemen herkes için de geçerli sayılabilir: "Bu çapta bir Doğubilimciyle birlikte çalışma olanağı bulduğum için mutluydum. Onun görmüş geçirmiş ve çok geziler yapmış bir insan olarak hayalimde canlandırdığım bir kişiliği vardı; bu bakımdan İstanbul'da silik haliyle karşıma çıktığı zaman hayretim hiç de az olmadı. Kestane rengi bakımsız sakalı, sırtına geçirdiği kırmızı ipek kurdelalı spor gömleği ve Doğuda güç bulunan küçük burjuva kibarlığıyla dünya çapında bir adama hiç de benzemiyordu." Sadece bu kadar da değil. Winckler her zaman düşmanı çok, dostu az olmuş şanssızlardandı. "Kendisinden daha başarılı herkese karşı hınç duyardı." Üstelik bilimsel alandaki hasımlarına karşı tam anlamıyla hoşgörüsüzdü. Her şeyi Babil'e dayanan bir dünya görüşü vardı. Ona göre, dünyada bir işe yarayan ne varsa, hepsinin kökeni Babil'deydi. Grek kültürü ile Batı uygarlığı arasında çözülmez bağlardan söz etmeye kalkışacak her hümanist, onun gözünde hemen iğrenç bir varlık haline geliverirdi.
    Üstelik çok hırslı bir Yahudi düşmanıydı. Doğubilimlerine böylesine tutkuyla gönül vermiş bir insanda bu düşmanlık şaşırtıcı oluyordu. Kendisinde görülen çeşitli uyumsuzlukların, direnme yetersizliğinin ve iki yanlı kişilik belirtilerinin etmeni, herhalde 1913'te ölümüne yol açacak uzun süren bıktırıcı hastalığı olsa gerektir.
    Yahudi düşmanı olduğu halde, ilk gezilerinin giderlerini hep Yahudi para babalarına ödetmiştir. Ancak, onun Yahudilikten tiksinme duygusu her zaman bir ırk kuramcılığından uzak kalmıştır. Bu konuda kendisinden beklenenlerin tersine davranışları da olmuştur. Nitekim bütün hırslı Yahudi düşmanları ve ırk kuramcıları bellesinler diye yazılmış şu cümle de onun kaleminden çıkmıştır: "Kültür yaratmış uluslar ırk bakımından asla saf değillerdir, aksine her çağda kültür hep çeşitli ırkların az ya da çok karışımından meydana gelen birikimin ürünü olmuştur."
Karkamışlı rahibe     Şimdi sefer hazırlığı yapan, işte bu iki ruhlu Hugo Winckler'di; daha doğrusu hazırlık filan yaptığı yoktu; hele bir yola çıkalım gerisi kolay, diyordu.
    Seferin parasını veren Kont Wilhelm von Landau, Winckler'in öğrencisiydi, daha önce Sidon kazısının giderlerini de o karşılamıştı. Bir de Theodore Macridy Bey vardı, Winckler'in çalışma arkadaşı, can yoldaşı, hükümet görevlisi ve resmi yöneticiydi. Sidon kazılarına da aynı şekilde katılmıştı. İstanbul'da, Osmanlı Müzesi'nin memuru ve ayrıca Winckler'in de Doğu işi bir başka benzeriydi.
    Ludwig Curtius, "Almanlar ve Antik Dünya" adlı beş yüz sayfalık anılarında tek bir kişiyi bile hoşa gitmeyecek çizgilerle tasvir etmediği halde, bu "sinekkaydı traşlı, sıtmadan benzi solmuş yüzünde ne ifade ettiği kestirilemeyen siyah gözleri ışıldayan" adam hakkında şunları yazar:
    "Macridy Bey, hem bilgin geçinen bir yanaydın, hem coşkulu heyecanların adamıydı; hem amiri Halil Bey'e derin sadakatla bağlı bir memur, hem de sinsi sinsi çıkarını kollayan bir tüccardı. Kimi zaman kâşiflere özgü huzursuzluklarla kıvranır, kimi zaman da hiçbir şeye aldırış etmez, keyfine bakardı. Bir bakarsınız bugün cömert ve kibar olmuş, bir bakarsınız ertesi gün şüpheli entrikalara yönelmiş.
    Gün olurdu, kendisini Otello'daki Yago'ya benzetirdim."


WİNCKLER ile arkadaşları bu işlerin yabancısı olmadıkları halde, ilk kazı seferine acemi avcılar gibi başladılar. Ankara'ya, kadar trenle gittiler. Kendileri için her şeyi buradan sağlamak niyetindeydiler. Üstelik acele ediyorlardı. Acele eden bir kişinin Doğu ülkelerinde doğru dürüst hiçbir şey satın alamayacağı gerçeği bir yana, o tarihlerde Ankara bugünkü gibi modern ve bir büyük şehirde değildi. Bir tepenin üstüne kondurulmuş eski bir kalenin çevresinde kümelenmiş toprak kulübelerin meydana getirdiği zavallı bir bozkır kasabasıydı.
    Alacakları şeylerin hepsini tamamlayabilmek için üç gün oyalanmak zorunda kaldılar. Çevreye uyma yeteneği pek az olan Winckler, yapılan pazarlıklar sırasında çıldıracak hale geliyordu. Bir tane bile iyi at bulamadılar; satın aldıkları lagar beygirlerdi. "Eyer diye kullandığımız nesne, Doğu işi bir işkence aracıydı, Avrupa'nın işkence odalarında rahatça yer alabileceğine hiç kuşkunuz olmasın!"
    Sonra da hemen yola çıktılar, 14 Ekim günüydü. Yapacakları işin hiç de mevsimi değildi, geç kalmışlardı. Doğubilimci Winckler, Doğu'yu düşman görüyor, gündüzleri sıcağından, geceleri soğuğundan yakınıyor; ama yine de her şeyi en küçük ayrıntısına kadar not etmekten de geri kalmıyordu. Ancak bunu nefretle yapıyor ve herkese, her şeye kızıp bağırıyordu.
    At sırtında yolculukları beş gün sürdü.
    Geceleri ya bir ateş yakıp bunun yanıbaşında yatıyorlar, ya da bir "misafir odası"nda kalıyorlardı. Misafir odaları en küçük yerlerde bile yolcular için hazır tutulan barınaklardı. Gelen yabancıları bir gün süreyle ağırlamak buraların töresiydi. Gerçi yol boyunca han denilen eski kervansaraylar vardı, ama Winckler misafir odalarını tahtakurusu kaynayan hanlara tercih ediyor, o zaman da yerini çoğu kez sığırlarla paylaşmak zorunda kalıyordu.
    "Bu sırada sığırların yerli halka oranla çok daha geçimli olduğunu" fark ediyor, "ayrıca bura insanlarının başkalarına karşı yardımseverce davranışları o kadar rahatsız ediciydi ki, böylesini daha önce sadece Hıristiyan Suriyeliler'de görmüştüm" diye yazar.
    Boğazköy'de ise her şey bambaşkaydı. 71 yıl önce Charles Texier'in buraya gelişinden bu yana hiçbir şeyin dış görünüşü değişmemişti. Bura halkı son yirmi yıl içinde gelir gelmez hiç de kibar olmayan bir telaşla, hemen eski duvarları soran yabancıları sık sık görmüştü.
    Gelenlerin hepsi de aynı konuya ilgi duyan bir ev sahibi bulmuşlardı; büyük toprak sahibi Ziya Bey'di bu. Ölçüye sığmaz derecede geniş toprakları vardı, fakat eski Selçuklu beylerinden birinin soyundan gelmesine rağmen, evhamlı ve ürkek Sultan Abdülhamit kendisinden hâlâ kuşkulandığı için, bulunduğu ilin sınırlarından dışarı çıkamıyordu. Köylü ile bey karışımı bir adamdı; cins atlara binip dolaşır, yanından ayırmadığı uşağı İsmail, hep sırmalı elbiseler giydiği halde, kendisi yakasız bir köylü mintanıyla yetinir, çizme giymez, çapulayla gezerdi. Kısa bir süre önce, köylülerinden birinin getirdiği bir kil levhayı İstanbul'a göndermiş, böylece Macridy'nin, dolayısıyla da Winckler'in dikkatini çekmişti.
    Yani bütün bunlar, kazı ekibinin Ziya Bey tarafından iyi kabul göreceği anlamına geliyordu. Nitekim gelir gelmez onlara saygı gösterilen yabancılar olarak ipekli yataklar gönderildi. Winckler, kaşınmak için yerinden ilk fırlayanın Macridy olduğunu anlatır. Bu durumda Winckler, yatakların değiştirilmesini istedi. Eliçabuk uşaklar hemen yeni yatakları getirdiler; bir yandan da iki tane küçücük böcekten huylanan bu garip yabancılar hakkında aralarında konuşup duruyorlardı. Ama, yeni gelen yataklarda bulunan tahtakurularının canlılığı öncekilerden hiç de aşağı değildi.
    19 Ekim'de işbaşı yapıldı. Winckler ile Macridy, harabeleri incelediler; Texier'in ve ondan sonra gelen başkalarının geçtiği yollardan geçtiler. Yalnız bu sefer onlar belirli bir şeyi aramaktaydılar; acayip işaretli levhaların bulunduğu yerleri.
    Boğazköy'lüler bu yeni yabancıların ne aradığını anlayınca, tam bir açık yüreklilikle kil levha parçaları getirmeye başladılar. Aslında bunları değerli şeyler de saymıyorlardı. Koyunları eski surlar boyunca otlar ve içlerinden biri sürüden ayrılmaya kalkışırsa, hayvana fırlattıkları bu tablet parçalarından biri oluyordu. Her yanda bunlardan yeteri kadar vardı. Winckler ile Macridy sabahın erken saatlerinde yollara düşüyor, akşamın geç saatlerine kadar dolaşıyor, başlıca buluntu yerleri arasında mekik dokuyorlardı. Bu arada yerlilerin ifadesine göre, özellikle büyük parçalar halinde yazılı levhaların bulunmuş olduğu yerde daha önce bir kazı çalışması yapıldığını da anladılar.
    Winckler, "Fakat bu durum, bizde hiç de düşmanca duygular uyandırmadı," diye yazar. Bunun nedeni, yapılmış bulunan kazının gelişigüzel ve yüzeysel nitelikte oluşuydu. Bu şekilde Winckler önce buraya el atanın ne kadar çabuk cesaretini yitirdiğini de anlamış oluyordu; bunu anlaması onda sevinç uyandırıyordu. Çünkü, büyük bir keşfin eşiğinde durduğunu sezmekteydi. Ateşli bir coşkuyla işe koyuldular. Fakat, bu iş sadece üç gün sürdü. Yağmur mevsiminin birden bastırmasından şaşkına dönmüşler, çamur deryası haline gelen ovada yattıkları yerin yolunu bulamaz olmuşlardı.
    Kazı çalışmalarını kesmek zorunda kaldılar. Ancak yine de Hitit tablet parçalarından 34 kadarını özenle sandıklamış ve taşınmaya hazır hale getirmiş bulunuyorlardı. Kazı yapanlarda yaygın göreneğe göre, tek bir tablet bile önemli buluntu sayıldığından, bunlarınki çok büyük ve heyecan verici nitelikte bir başarıydı. Ama Winckler burada çok daha başka hazineler ortaya çıkarabileceğini sezmişti.
    Dönüş yolculuğunu not ederken, Nefesköy'de kaldığı evde her zamanki gibi mızmızlandığını, Anadolu toprağının vahşi güzelliğine gözünün ucuyla bile başını çevirip bakmadığını; uykusuzluğunu ve geleceği düşünmek için kapının önüne çıkıp yıldızları seyre koyulduğunu anlatır.


ARADAN tam bir yıl geçti ve Winckler hiç kimsenin kendisinden beklemediği bir keşfi gerçekleştirdi.
    1906 seferinin masrafı "önasya Kurumu" ve "Berlin Doğu Komitesi"nce karşılandı; ayrıca, bilim koruyucusu birkaç zengin de yardımlarda bulunmuştu. 17 Temmuz 1906'da, Winckler ile Macridy Bey bir kez daha Ziya Bey'in konağı önünde attan iniyordu; bu kez eski dostlar olarak buluşuyorlardı.
    "Beyle iyi arkadaşlık kurmuştuk. Bu arada bizden istedikleri de olmadı değil; bunlar bir şişe iyi konyaktan, ansızın beliren sıkıntılı durumda yardım etmeye kadar çeşitli şeylerdi. Buna karşılık, onun da bize kendine özgü biçimde hizmetleri oldu. İşçilerin topluca işi bırakmaları girişimi, onun bir sözüyle anında önlendi. Küçük dostluk hizmetleri, Doğu'da her zaman mükâfatını görür."
    Çadırlarını Büyükkale'de kurmuşlardı. Hastalığının nöbetlerini geçiren Winckler, sıcaktan çok rahatsız oluyor, buna bir de Bulgar aşçısının hazırladığı kötü yemekler eklenince, rahatsızlık azap halini alıyordu (bu Bulgarları da sırf bir parça Almanca konuştuğu için tutmuşlardı). Hasta bilgin, yapraklı dallardan yapılmış bir kameriyede oturuyor, başında ensesini bir bezle güneşten koruyan şapkası, ellerinde eldivenleri, inleyip acılar çekerek durmadan önüne getirilen kil tabletleri kâğıda aktarıyordu.
    Winckler kazı yapan olarak çalışmasının bilgisini hemen kazı yerinde elde edebildiği için başkalarından çok farklı bir durumdaydı. Çünkü, arkeologların aynı zamanda eski diller filologu olması çok ender görülen bir olaydı; burada ise kazıyı yapan bir dil araştırıcısıydı. Ayrıca, kısa bir süre öncesine kadar hiç bilinmeyen bir ulusun siyasal yazışmalarını, hiç değilse bunların önemli bir kısmını, ortaya çıkardıkları anda okumuş olması da ilk kez Boğazköy'de görülen bir olaydı.
    Boğazköy Hititleri, önemli belgeleriyle mektuplarının bir kısmını, o çağlarda ülkelerarası ilişkiler dili olarak kullanılan Akadça ile yazmışlardı (bilim adamları bu dili hayli zamandan beri bilmekteydiler). Ayrıca, yayılma gücü bundan hiç de aşağı olmayan bir alfabeyi, Babil-Asur çivi yazısını kullanmışlardı (bu yazı da hayli zaman önce okunmuş bulunuyordu).
    Yapraklı dallardan yapılmış kameriyesinde oturan Winckler'e günün birinde getirilen tablet de bu çeşit bir tabletti. Ne var ki tablette yazılanları okuyunca, hayatı kendine zehir etmiş bu hasta adam birden canlandı. O anda duyduğu heyecanı tasvire çalışırken kalemini ilk kez bambaşka bir biçimde kullandığını görüyoruz. Winckler gibi bir adamı böylesine değiştiren yazının niteliğini açıklayabilmek için şunları hatırlamak zorundayız:
    Bu sistemli kazıdan önce bilginlere bir Hatti (ya da Heta) ulusu hakkında ilk bilgileri vermiş olan anıtlar ve yazılı belgeler arasında, hiyeroglifle yazılmış Mısır metinleri de bulunmaktaydı. Bunlardan biri Karnak'ta bir tapınağın duvarındaydı ve büyük firavun Ramses ile Hatti Kralı II. Hattusilis arasındaki bir antlaşmayı anlatıyordu (o zaman bu kral adı Hetsar okunmuştu, Winckler ise Hatusil olarak yazmıştır). İlkçağ dünyasında da antlaşmalar bugün olduğu gibi birkaç nüsha halinde ve ilgili ülkelerin dilleriyle yazılıyordu.
    Fakat aradan 3100 yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra bu antlaşmanın uzun bir mektup halinde bulunması, hem de Mısır'daki gibi taşa kazılmış değil, kolay kırılır kil tabletlere yazılmış olması, üstelik taş yazıttan 2000 kilometreden fazla bir uzaklıkta, antlaşmaya taraf olan ülkede ortaya çıkması doğrusu akıl alacak iş değildir.
    Fakat, akıl almaz gibi görünen bu iş olmuştu.
    Böylece bu buluntu, mucize diye nitelendirilen arkeolojik keşifler dizisinde yerini alıyordu. Schliemann'ın Homeros'un anlattıklarına dayanarak Troya'yı keşfetmesi bu dizidedir; Layard'ın Nemrud'u bulması bu dizidedir. Fakat Winckler'in buluntusu, sürpriz özelliğiyle daha çok George Smith'in başarısına benzer. O da Gılgamış Efsanesi'nde eksiklikleri tamamlayacak birkaç kil tableti bulmak arzusuna kapılmış ve bu amaçla 1870 başlarında Londra'dan Ninova'ya gelmiş, sonra da bu tabletleri buluvermişti. Galiba şimdi heyecansız bir bilim adamı ve hasta bir insan olan Winckler'in notlarında kendini birdenbire coşkulara kaptırmasını daha iyi anlayabileceğiz:
    "20 Ağustos'ta, yirmi günlük çalışmadan sonra, tepenin eteğinde yığılı taş parçaları arasında açtığımız gedikten ilk bölme duvarına kadar ilerlemiş bulunuyorduk. Burada çok iyi durumda bir levha bulundu. Dış görünüşü insanda iyi şeyler vaat eden bir izlenim uyandırıyordu. Üstünde yazılı olanları şöyle bir gözden geçirince birden irkildim; ömrüm boyunca edindiğim bütün bilgiler bir anda hiçliğin içine yuvarlanıverdi. Karşımda, insanın sadece bir istek halinde kalacağını bile bile gerçekleşmesini ancak şakacıktan bekleyebileceği bir şey duruyordu. Ramses'in, yaptıkları karşılıklı antlaşma hakkında Hattusil'e yazdığı mektuptu bu. Gerçi son günlerde bu iki devlet arasında yapılan antlaşmadan söz eden kırık tablet parçası buluntularının sayısı sürekli artış göstermişti, fakat bu metin tek başına Karnak Tapınağı duvarında hiyeroglifle anlatılanlardan öğrendiğimiz ünlü antlaşmayı tam anlamıyla doğrulamaktaydı. Ramses, unvanlarını, soyunu sopunu tıpkı antlaşma metninde olduğu gibi sayıp dökerek yine aynı şekilde unvanları belirtilen Hattusil'e hitap ediyor ve yazısının içeriği antlaşmanın maddelerine kelimesi kelimesine uyarlılık gösteriyordu."


Tell Halaf'tan bir kabartma. Hititlerin evren tasarımını yansıtıyor: Derinliğin cinleri olan yarı insan, yarı boğa varlıklar yıldızlarla güneşi taşıyarak, yeryüzünü ve gökkubeyi birbirine bağlıyorlar.


    Winckler sonra şunları ekliyor:
    "Böyle bir belgeyi gözden geçirirken çok değişik duygulara kapıldım. El Amarna'nın Arzava Mektupları'nı Bulak Müzesi'nde görüşümden ve Berlin'de Mitanni dilini öğrenişimden bu yana 18 yıl geçmişti. O günlerde El Amama buluntusuyla açıklık kazanmış olguları incelerken, Ramses Antlaşması'nın da aslında çivi yazısıyla yazılmış olması gerektiği sanısını ileri sürmüştüm. Şimdi ise tarafların karşılıklı olarak birbirlerine gönderdikleri bu yazılardan birini ellerimde tutmaktaydım; hem de temiz çivi yazısı ve Babilce ile yazılmışını."
    Durum, kapsamı geniş tutulacak ve daha özenle hazırlanacak bir kazının yapılması için elverişli hale gelmişti. Çünkü daha o yıl; 1906'da Winckler yalnızca rasgele bir Hitit kentinde kazı yapmadığını, Hatti tmparatorluğu'nun eski başkentinde dolaştığını kesinlikle anlamış bulunuyordu.
    Çünkü devletin önemli belgelerinin birçoğu buradaydı. Normal koşullar altında devlet arşivi ülkenin başkentinde durmaz mıydı? Fakat bu kentin adı neydi? Çoğu kez ülkenin adının başkentin de adı olması eski Doğu'da görülen bir özellikti. O halde "Hatti Ülkesi" adından bir "Başkent Hatti" adı çıkartılabilir miydi? Winckler bu kanıya vardı.
    Ve bunda da haklıydı.
    Eğer bugün bir zamanlar Babil ile Teb'e denk bir siyasal gücün merkezi olmuş bu kentin adını "Hattusas" diye söylüyorsak, bunu sadece filoloji bilgileri alanında daha derine inilmiş olmasına ve o sayede aynı kelimenin doğru okunabilmesine borçluyuz.
    Winckler kazmasını vurmakla gerçekte Hitit Imparatorluğu'nun kalbini ve beynini ortaya çıkarmış oluyordu. 1907 yılına ait notlarında bu konudaki güvencesini şöyle belirtir: "...Bu yeni ortaya çıkarılmış arşiv, bir inceleme olarak çok uzun sürecek çalışmaları gerektirecektir."
    Ve kendisi çalışmasını sürdürdü. İkinci yıl birinci yıldan daha da başarılı oldu, hem de hiç hoş olmayan koşullara rağmen. Ancak, geleceğe yönelik tahminlerinde haklı çıkmıştı: Bugün Boğazköy'de hâlâ başarıyla kazılar yapılmaktadır.


WINCKLER'İN büyülenmişcesine kendini Boğazköy'e bağlı hissetmesinde şaşılacak bir taraf yoktur. Zira, 20. yüzyılda arkeolojik girişimler artık sadece esinlenme ve heyecan işi olmaktan çıkmış bulunuyordu; macera kazıları çağı çoktan sona ermişti (1845'te Layard'ın cebinde 60 ingiliz Lirasıyla yola çıkıp Ninova'yı keşfetmesi, Belzoni'nin 1817'de Mısır kral mezarlarını koçbaşları kullanarak açması gibi işler geride kalmıştı). Winckler çalışmasını sürdürmek istiyorsa para bulmak zorundaydı.
    Darda kaldığı için üniversitedeki meslektaşlarından yardım istedi; gelgelelim, bizim "Babilci" buralarda pek sevilen birisi değildi. Bu kez Berlin Arkeoloji Enstitüsü'ne başvurdu. Enstitünün müdürü o günlerde Otto Puchstein'di. Huy bakımından Winckler'in tam tersi, olgun bir insan, Alman arkeologlarının belki en kibarı, aynı zamanda seçkin bir bilim adamıydı. Ayrıca, ince şakalardan hoşlanan biri de olmalı ki, Winckler'in planlarını dinlediği zaman bunların öneminden bir an bile kuşku duymadığını, ancak böyle bir seferin donatımını enstitünün sadece kendi başına sağlayacak durumda bulunmadığını söylemekle birlikte, bu konuda para yardımı yapacak tanıdık bir koruyucuya başvurmayı da teklif etti. Yalnız bir şartı vardı, para işini Winckler'in kendisi konuşup bir sonuca bağlayacaktı.
    Puchstein gerek yaptığı yardımdan ötürü, gerekse tüm ilkçağ bilimine yararından ötürü başka bir şart daha öne sürmüştü ve bunda da çok haklıydı: Boğazköy'deki çalışmalar mimarlık alanını da içine alacak biçimde geniş tutulacaktı. Hiçbir istek bundan daha akla yatkın olamaz, çünkü Texier'in zamanından beri Boğazköy'ün kale harabeleriyle, tapınak kalıntılarıyla bir şehir olduğu bilinmekteydi. Yazılarla ilgili araştırmaları sürdürmek gerçi önemliydi, bunu tartışan yoktu, ama Winckler gibi saplantı halinde bir tek taraflılıkla yazıları incelemeye gidenlerin dışında herkes için, buralarda mimarlık açısından araştırmalar yapılması da aynı derecede önemliydi.
    Winckler, Puchstein'ın önerisini kabul etti, fakat gerçekleştirilmesi yolunda hayli aksiliklerle karşılaştı.
    1907 yılının yeni seferi de yine Ziya Bey'in konağından başladı. Bu defa "selamlıkta" verilen büyük bir ziyafetle. Yabancılar ipekli perdelerle donatılmış geniş salonda, çok kıymetli halıların üstüne yan gelip oturdular; ev sahibi Bey'den başka, yerlilerden tek konuk, imamdı. Yeni yetme delikanlılar konuklar ellerini yıkasınlar diye ibrik leğen getirdiler; sonra da hoş kokulu esanslar döktüler, ilkin limonatayla küçük kurabiyeler ikram edildi. Arkasından uşaklar iki metre boyunda bakır bir tepsiyi yemek odasına taşıdılar. Tepsinin üstü çeşit çeşit çerezlerle donanmıştı. Bu seferde asistan bulunan Curtius, meraklı genç bilim adamı olarak hemen şu notu alıyor: "... tepsinin üstünde 15. yüzyıldan Kufi yazısıyla âyetler yazılıydı."
    Konuklar sofraya buyur edildi, yemek odasında arkalıksız iskemlelere oturup kaşıklara sarıldılar (bıçak ve çatal yoktu), ilk yemek, yoğurtlu yayla çorbasıydı. Gerisini Curtius'tan dinleyelim:
    "Yemeğin uzun sürmesinden kaygılanmıştık. Doğu nezaketinin yasası, konuğun çok yemesini gerektiriyordu; öyle ki, ne açık yüreklilikle doyduğunu beyan etmek ne de mide rahatsızlığı gibi bahaneler uydurmak bir işe yarıyordu. Yemeklerin dağıtımını Bey kendi eliyle yapıyordu. Bütün yemekler tek kelimeyle nefisti; daha ilk lokmada fark edilen bu olağanüstü tat, bol yağ kullanılmasından ve buna bizim bilmediğimiz baharatın katılmasından ileri geliyordu. Yemeklerin tabaklarımıza tepeleme doldurulması, XIV. Lui'nin Versay Sarayı ziyafetlerinde olduğu gibi elle yemek yenilmesi bizi bunaltıyordu. Son yemek olarak döndürülerek kızartılmış koyun geldi; bütünüyle kocaman bir tepsiye yatırılmıştı. Buralarda yetiştirilen bir cins koyundu bu, özelliği, kuyruğunun çok yağlı oluşuydu.
    Derken Bey, sağ elini uzatıp hayvanın kuyruğundan iri bir parça yağı kopararak bana gösterdiği özel ilginin belirtisi olarak tabağımıza koymaz mı! O anda duyduğum dehşeti kimseler tasvir edemez.
    Bey'in yanında dikilen aşçı, sofraya gelen her yemeğin bir defa tadına bakıyordu; bu biraz da bizi zehirlenmek kaygısından kurtarmak içindi. Biz yemek yerken Bey'in iskemlesinin arkasında, tek kelime konuşmadan saygılı tavırlarıyla on-on iki kişilik bir grup insan duruyordu; Bey'in akrabaları ve daha alt rütbedeki din adamlarıydı bunlar. Gerçi onlar da konuktu, ama bizden sonra yemeğe oturmak üzere davet edilmiş ikinci sınıf konuklardı.
    Yemekten sonra anlatılmaz derecede nefis tadı olan bir hamur tatlısı verildi. Arkasından uşaklar yeniden ibrik, leğen ve havlularla sökün ettiler; çevremizi kuşatıp hepimizin ellerini yıkadılar. Ayağa kalktık, biz kalkınca, o harika tepsi de kaldırılıp döndürülerek dışarı götürüldü."
    Ve meraklı bilim adamı genç Curtius hemen şu notu düşüyor: "Tepsiyi yakından incelemek olanağını o zaman elde ettim."


KARŞILANMALARI pek görkemli olmuştu, ama aklımıza hemen böylesine selamlanan kazı seferi acaba ne ürün verdi? sorusu takılıveriyor. Bu konuda yanlış yargılardan kaçınmak için en iyisi biz yine çalışmalara katılmış bulunan Curtius'un anılarına başvuralım. Kendisini içtenlikle konuşan bir tanık sayabiliriz. Ayrıca, insan olarak sağlam kişiliği bir yana, klasik arkeolog sıfatıyla da tarafsızdır, üstelik birkaç ay süreyle Winckler'in yanında çalışmıştır. Şunları anlatıyor:
    "Winckler yapılan kazılara hiçbir zaman en küçük bir ilgi göstermezdi; bütün gün inceleme odasında oturur, kazı yerlerinden getirilen çivi yazılı kil tabletlerin neden söz ettikleri hususunda bir an önce kanıya varmak için çabuk çabuk okurdu.
    Macridy ise bize bu tabletlerin çıkış yerleri, ya da bulunuş biçimleri üzerinde herhangi bir bilgi vermeyi gereksiz görmekteydi. Onun güvenilir adamı ve bir çeşit baş-işçibaşısı her zaman kahverengi yerel kılığıyla dolaşan, dal gibi uzun, yakışıklı bir Kürt genciydi. Adı Hasan di. Bizler kazı alanına giden yolda bayır üstüne kurulmuş bir evde kalıyorduk.
    Bir sabah, bu Hasanın elinde bir torbayla bir kazma olduğu halde evden çıkıp ovada bulunan tapınağın yolunu tuttuğunu görünce merak ettim, arkasına takıldım. Orada ne yapacağını öğrenmek istiyordum. Bir de ne göreyim!.. Büyük tapınağın II sayılı odasında hepsi iyi durumda kil levhalar düzgün sıralar halinde istif edilmiş durmuyor mu?
    Bizim Kürt, tarlasından patates toplayan bir köylü gibi levhaları sepetine doldurmaya koyuldu. Sepeti doldurunca da evin yolunu tuttu; sepettekileri Macridy Bey'e verdi; o da zafer kazanmışcasına bir edayla bunları Winckler'in önüne koydu.
    Bu en önemli buluntu yerinde kazı işinin sadece Kürt Hasana bırakılmış olmasından büyük üzüntü duydum. Onun için Macridy Bey'e, buluntu yerinin temizlenmesinde Hasana yardım edeyim ve seramik eşyanın çıkarılmasında incelemeler yapayım... diye ricada bulundum. Macridy Bey bu isteklerimi hiç de hoş karşılamadı, beni tersledi: 'Yaptığınız sözleşme gereğince burada hiçbir şey arayamazsınız" dedi. Kil tabletlerin kazılarıyla ilgili bilgiyi kendisi verecekmiş. Oysa, hiçbir zaman bunu yapmadı. Kil tabletlerin dizi dizi sıralanmış durduklarını çok iyi hatırlıyorum.
    Gördüklerim, Puchstein'ın bu konuda yaptığı açıklamaya ters düşüyordu. Ona göre, bunların yerinin molozla dolmuş olması gerekiyordu. Fakat bulunuş hallerine bakılınca, bunların aslında ambarların üst katındaki arşivde belli bir düzende sıralı durdukları, bir yangın felaketi sonunda da döşemenin çökmesiyle alt kata göçmüş olmaları ihtimali akla daha yatkın geliyordu. Nitekim Macridy Bey bana Kürt'ün her gün kil levhalarla birlikte çanak çömlek kırıkları da çıkardığını söylemişti. Oysa, söz konusu bu yerdeki kil tabletlerle birlikte hiçbir çanak çömlek kırığı bulunamamıştı. Bu da molozların burayı doldurması teorisine karşı başka bir kanıttı."
    Bu tür kazı yöntemi bilimsel incelemenin başlangıç ilkelerine de arkeolojik araştırının en basit kurallarına da aykırıydı. Winckler ve Macridy, ilk Troya kazısında Schliemann'ın yaptığı gibi, hoyratça bir tutum izlemişlerdir. Böylesine bir tutum karşısında, Curtius, dehşete düşmekte haklıydı. Bir kere çok gençti, sözünü geçirtecek derecede etkili olamazdı.
    Burada önemli buluntu parçaları üst üste atılıp karmakarışık edildi; böylece tek tek parçaların bulunduğu tabakaları not etmek olanağı yitirildi. Bu yüzden karmakarışık duran kil tabletler dağı karşısında kimse çıkıp da, bunların hisardan mı, yoksa tapınaktan mı çıkarıldığını söyleyemez. Ayrıca, birbirine ait olan birçok parçanın da hoyrat işçi elleri tarafından birbirinden ayrılması ihtimali de vardır.
    Bununla birlikte: Buluntu alanı öylesine zengin ve arama yöntemlerindeki bütün kusurlara rağmen yine de öylesine verimliydi ki, herkesi heyecanlandırıyordu. Winckler toplam on binden fazla kil levha bulmuştu; bunların arasında pek çoğu sapasağlamdı. Bu buluntular Tell-el-Amarna arşivinden ve Ninova'da Kral Asurbanipal'in kil tablet kütüphanesinden sonra bir arkelojik kazıdan elde edilen en büyük üründü.
    Mimar arkeologların kazancı beklendiği gibi hiç de az olmadı. Burada kralların, aslanların, sfenkslerin karşısında durduklarında, yayan saatler süren şehir surlarını adımladıklarında Hitit gücünün aşağı yukarı bir tablosu gözlerinin önünde biçimlenmiş, Hitit mimarlığının kendine özgü, orijinal ve yabancı öğelerini tanımışlardı. Bunlarda "hayal gücünden yana zengin, göze çarpıcı, fakat aynı zamanda hırçın ve biraz da barbarca bir büyüklük" gördüler; bu büyüklük "sürekli canlılığı bakımından eski Yunanistan'ın Miken kültürünü" hatırlatmaktaydı. Kısa bir süre önce keşfedilmiş Miken harabeleri ise İlkçağ Avrupa tarihinin en heybetli kalıntıları olarak kabul ediliyordu. Çoğunluk ise Hitit yapılarını henüz ne görmüş ne de bu konuyla ilgili bir şey duymuştu; onun için böylesine bir benzetme hem beklenmedik, hem de atakça bir girişim oluyordu.
    Tepenin en üstünde bulunan kulelerle donatılmış hisar ile tepenin eteğinde taştan surlar arasında, şehri iç kaleye bağlayan 70 metre uzunluğunda bir tünel keşfedilmişti, içinden emekleyerek bile geçme olanağı bulunamadı. O zaman temizlenmesine girişildi. Binlerce yılın moloz ve çamuru paklanıp ilk kez normal yürüyüşe buradan geçildiği zaman Curtius'un duyduğu heyecan o kadar güçlüdür ki, elli yıl sonra bunu hatırlayıp şöyle yazmaktadır:
    "... molozları temizletip içinden dimdik yürüyerek geçtiğimiz gün, aynı zamanda buranın ikinci kez açılış törenini yapıyor, böylece üç binyıl sonra kendimizi değil, bu görkemli eseri tasarlayıp gerçekleştirmeyi göze almış adı bilinmez büyük mimarı kutlamış oluyorduk."
    1907'de Winckler, kazılardan ve ilk kil tabletlerin okunuşlarından elde edilenleri açıklayan eserini, "Geçici Notlar"ı yayımladı, özellikle M.Ö. 1350-1210 arasında egemen olmuş Suppiluliuma'dan IV. Arnuvandas'a kadar Hitit kral adlarının henüz tamamlanamamış listesi önemliydi. Winckler, bu kral adlarının sesli harfle nasıl okunması gerektiğini gösteren ilkeleri saptıyordu, oysa Mısırbilimciler, bu tür ad okumada henüz varsayımsal bir benimseme düzeyindeydiler. Bu sayede - sadece iki örnek verelim - Sapalulu adı düzeltilerek Suppiluliumas, Maurasar adı düzeltilerek Mursilis oldu.
    Çok sonraları Winckler'in bu kitabı hakkında seçkin bir uzmanın verdiği yargı ilginçtir: "Bu göze çarpmayan kitapçık, her zaman için eski Doğu tarihi araştırmalarının en önemli eserlerinden biri olarak değerini koruyacaktır."


AYNI YIL, 1907'de, genç bir İngiliz arkeologu, 31 yaşındaki John Garstang, Suriye ve Anadolu'da dolaşıyordu. Neler yapıldığını merak ettiğinden, Boğazköy'e Winckler'i görmeye geldi. Üç yıl sonra da Londra'da bir kitap yayımladı: "The Land of the Hittites - Hititlerin Ülkesi. Küçükasya'da yapılan Yeni Kazılar ve Keşifler Hakkında Bilgiler."
    Ek olarak Hitit anıtlarının tanıtımını, haritalar, planlar, 99 fotoğraf ve bir bibliyografyayı içeriyordu. 400 sayfalık bu güçlü eser, Wright ve Sayce'ın varsayımsal tartışmalarından sonra, belgelere ve anıtlara dayanarak Hitit İmparatorluğu'nun kapsamı geniş bir panoramasını çizmek yolunda yapılmış ilk büyük deneme oluyordu.
    Kitap yıllarca Hititbilim'in temel kaynaklarından biri olarak kaldı. Başka bir şey yapmak olanağı henüz yoktu, çünkü okunup anlaşılan Akadçayla ve okunur Babil-Asur yazısıyla yazılmış metinlerin sayısı sınırlıydı. O zamanki araştırının eriştiği düzeyde arkeologlar gerçi durmadan yeni anıtlarla karşılaşıyorlardı, fakat henüz doğru yorumlara güçleri yetmiyordu.
Karkamış'tan bir efsane hayvanı     Winckler, Boğazköy'de bir de 1911-12'de kazı yaptı; ölüm derecesinde hastaydı; yerlilerin töreleri elvermediği için karım diye tanıtmak zorunda kaldığı hastabakıcısı yanı başından ayrılmıyordu. 1911-14 arasında Suriye sınırındaki Karkamış'da. D. G. Hogarth, C. Leonard Woolley ve T. E. Lawrence de kazılar yaptılar. Winckler'in kil tabletleri Berlin Müzesi'ne ulaştırıldı; Karkamış'da elde edilenler, anıtlar ve hiyeroglif yazıları da British Museum'a gitti. Ancak büyük bir kısmı daha sonra Ankara'ya, gönderildi. Ne var ki, araştırı durgunlaşacağı bir noktaya gelmişti. Yeni bir şeyler olması, yeni bir bakış açısının kazanılması gerekiyordu. Fakat böyle bir bakış açısı gösterilmiş değil miydi? Hamlenin şimdi kazıcılardan dil inceleyicilerine geçmiş olması, kaçınılmaz bir zorunluluk değil miydi?
    Boğazköy arşivinden birçok kil tablet Winckler tarafından okunmuştu, ama daha birçok metin okunacağı, daha doğrusu okunabileceği günü bekliyordu; çünkü bilinmez, anlaşılmaz Arzava diliyle, yani Hititçe ile yazılmışlardı. O halde eksik olan bilgileri doğrudan doğruya Hitit metinlerinde aramaktan, yani Hititler'e açıklattırmaktan başka çıkar yol var mıydı?
    Winckler, 1913'te öldüğünde, vasiyetnamesindeki bazı notlardan Hitit çivi yazısını çözümlemek için yıllarca çalışmış olduğu anlaşıldı, fakat bununla ilgili hiçbir müsveddesi bulunamadı. Sonra da Birinci Dünya Savaşı patladı. Kazılar birdenbire kesildi (sadece birkaç Türk bilim adamı orada burada ve sistemli olmayan biçimde kazı yapıyordu, önemli bir şey de elde edemediler). Kesilen başka bir şey de, Alman ve İngiliz uzmanları arasında bunca yıldır sürdürülen işbirliğiydi. Şimdi "British Museum" ile Berlin müzeleri arasına silahlar girmişti.
    Araştırmalar çaresizlik nedeniyle kazı alanlarından çalışma odalarına göç etmişti. Ve gencecik bilim, Hititoloji'ye yeni tarihsel ufuklar açacak keşif de böyle bir çalışma odasında gerçekleştirildi: Hitit çivi yazısının dil bakımından dayanakları saptanmıştı.
    Dört yıldır Avrupa'ya savaş tanrısı Mars egemendi. Böyle bir zamanda bu keşfi yapan, odacığında oturan bir bilgin değil, bir askerdir. Askerliğini yapan genç bir adam Bedrich Hrozny.
    Silahlarını ve toplarını ateşlemek yerine, alt tarafı ölü bir dilden başka şey olmayan bu konuyla uğraşması için ona boş vakit sağlayan subayına elbette çok şey borçluyuz. Onun sadece adını biliyoruz: Üsteğmen A. Kammergruber. Genç bilim adamı Çek asıllı Hrozny, ünlü kitabının önsözünde Kammergruber'in "çalışmaları sırasında kendisine gösterdiği anlayışlı saygı"yı haklı olarak minnettarlıkla belirtir.


<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>