C. W. CERAM

TANRILARIN
VATANI
ANADOLU
C. W. Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu



KAPAK
I - VAROLUŞUN SIRRI
1. Keşif ve Seziş
2. Kutsal Kitap ve Yeni Araştırı
3. Winckler'in Boğazköy Kazısı

II - YAZILARIN SIRRI
1. Yazıların Esrarını Çözme Sanatı
2. Hititler, Hititçe mi Konuşuyorlardı?
3. Hiçbir Şeyden Hiçbir Şey Çıkarılamaz

III - EGEMENLİĞİN SIRRI
1. Hattusas Kralları
2. Tarihleri Saptama Bilimi
3. Kadeş Savaşı ve Sonsuz Barış
4. Şehir ve Ülke - Halk ve Töre

IV - ARTAKALANLARIN SIRRI
1. Karatepe'nin Keşfi
2. Asitavandas Konuşuyor
3. Son Görünüm

HİTİT İMPARATORLUĞU KRONOLOJİSİ
AÇIKLAMALAR
HARİTA VE FOTOĞRAFLAR


www.1001Kitap.com







İKİNCİ BÖLÜM
Kutsal Kitap ve Yeni Araştırı



ARCHIBALD HENRY SAYCE doğru olanı daha 1876'da sezmişti, hem de masa başında. Bir yıl sonra Hama Taşları hakkında yazdı; bu garip işaretlerin bir yazı olduğunu ileri sürdüğü gibi, bustrophedon satır sırası gibi birkaç ayırtedici özelliği bulunduğunu da belirtti (Bustrophedon'un ne olduğunu daha sonra öğreneceğiz). 1879'da bir makale yayımladı, çok kesin bir başlığı vardı: "Küçükasya'da Hititler".
    Ama ancak 1880'de, Suriye gezisinden bir yıl sonra, Londra Kutsal Kitap Arkeolojisi Kurumu'nda heyecan uyandıran ve kendisine bir süre "Hititlerin Kâşifi" adının takılmasını sağlayan konferansını vermiştir.
    Aslına bakılırsa, bu adın ona verilmesi bir bakıma doğru değildi; çünkü kendisinden iki yıl önce misyoner Wright, bir evangelist dergisinde (British and Foreign Evangelical Review'de) yayımladığı kısa bir makalede, Küçükasya'daki bu yeni buluntuların sahibi olarak Hitit ulusunu göstermişti. Fakat, onun makalesi dikkati çekmemişti.
    Sayce'ın tezini ortaya atmasından sonra bilim çevrelerinde ateşli tartışmalar başladı ve bu tartışmalar kısa zamanda kamuoyuna da sıçradı. Üç binyıl önce göçüp gitmiş bir ulusla ilgili başlıklar gündelik gazetelerin birinci sayfalarında boy gösterdi. Böyle bir olay zaten ancak İngiltere'de; halkının arkeoloji sorunlarına duyduğu ilgi, Avrupa ülkelerinin hiçbirinde görülmeyen ölçüde derin olan bu ülkede olabilirdi.
    Her bakımdan yetersiz olan az sayıda kanıtlara dayanılarak sürdürülen tartışmalar, William Wright'ın 1884'te, Londra'da bir kitap yayımlamasıyla doruk noktasına erişti. Kitap yalnız yeni malzemeler ortaya koymakla kalmıyor, ayrıca bir kışkırtıcı ad da taşıyordu: "Hititlerin Büyük İmparatorluğu -Prof. A. H. Sayce tarafından okunmuş bir Hitit yazısıyla birlikte."
    İçeriğini bugün yetersiz bulduğumuz ve bu nedenle de üzerinde pek durmak gereğini duymadığımız bu kitapla, Hititbilim - Hititoloji tarihi başlamaktadır. Ortaya attığı cesur tezlerle Hitit sorununun susuşla geçiştirilmesine olanak vermemiştir; Doğu bilimlerinin bir yan dalından yavaş yavaş, fakat tek bir konuya yönelik özel bir bilimin oluşmasını sağlamıştır. Bu yayınların heyecan uyandırıcı etkiler yapması doğaldı; zira, eğer ileri sürülenler doğruysa, o zaman bu kendine özgü olayda bilim, önceden bilineni ya da sezileni sistemli kazılarla yalnızca zenginleştirmekle kalmayacak, üstelik tek başına ıssız yerlerde rasgele ele geçen buluntuların karşılaştırılmasına dayanarak bütün bir ulusu yeniden keşfetmiş olacaktı; hem de önasya'nın üçüncü büyük devletini kurmuş bir ulustu bu. Varlığı Grekler ve Romalılar'in hatırasından ikibin yıldan fazla bir zaman önce silinmiş bir ulus.
    Bu atakça tezin meydan okuyuşu, kanıtlarının inanılmaz derecede basit oluşundan ileri gelmekteydi. Fakat bir kanıtlamada böylesine basit ve rahatça öne sürülmüş hareket noktasından yola çıkılınca, hemen çok kısır bir alana gelinmekteydi. Evet. Kutsal Kitap gerçekten Hititler'den söz etmişti, ama...
    İbranice Kutsal Kitap'ta adları Hittim'di. Dr. Martin Luther bunu Hethit diye Almancaya aktardı; İngilizceye çevirenler Hittites diye yazdılar: Fransızcada ilkin Hetheen kullanıldı, bugün Hittites'dir. Ne var ki, kitapların kitabı bu adı sadece çok önemsiz ulusları sayarken kaydeder. Josua 3,10'da şöyledir: "Kenan ulusu, Hititler, Ferezitler, Girgazitler, Amoritler ve Yabuzitler." I. Musa 15, 19-21'de şöyle: "Kenitler, Kenisitler, Kadmonitler, Hititler, Ferezitler, Amoritler, Girgazitler, Yebuzitler ve Kenan ulusu."
    Hazreti İbrahim'in (I. Musa 23,3'te) bildirdiği, biraz daha fazla: "Heth Çocukları" önünde kendini yabancı olarak tanıtır ve "önümde yatan cenazemi gömeyim" diye onlardan ölü gömmek için izin ister. Bu da belirli bir zaman dilimi içinde Hititler'in, kutsal topraklara - Filistin'e - egemen olduklarını açıkça gösteriyor. Başka bir yerde de Kutsal Kitap, ulusların bir hayli geniş coğrafyasını vermektedir. (4. Musa 13,19): "Amalekitler güney taraflarında oturur; Hititler, Yebuzitler ve Amoritler dağlarda oturur. Kenan ulusu ise deniz kıyısında ve Ürdün dolaylarında oturur."


Bugüne kadar keşfedilmiş Hitit harabelerinin, anıtlarının, yazıtlarının ve yazılı tabletlerinin buluntu yerleri (hepsi 70 kadardır), haritada noktalı alanlar içinde gösterilmiştir.

    Kutsal Kitap'taki bu ve daha başka birkaç kayda göre; Hitit ulusundan sadece Suriye'de yerleşmiş ve hiçbir özelliği olmayan tek bir boyun kastedildiği anlaşılıyor.
    Yalnız bir kayıt var ki, Kutsal Kitap'ın henüz güvenilmez bir kaynak olarak nitelendirilmediği 19. yüzyılda, birçok araştırıcıyı Sayce'dan çok önce hayrete düşürmüş olmalıdır. Bu kayıt 2. Krallar 7,6'da bulunuyor:
    "Çünkü Rab, Suriyelilere atların, arabaların ve büyük bir ordunun gürültüsünü duyurdu; öyle ki, aralarında şöyle konuştular: Bakın, İsrail Kralı üstümüze saldırsın diye yine Hitit kralları ve Mısır kralları ile anlaşmış."
    Kutsal Kitap daha önce Hititler'i hiçbir zaman hiçbir yerde tarihsel rolü olmamış önemsiz uluslar arasında sayarken, burada Hitit kralları birden Eskiçağ dünyasının en güçlü hükümdarı olan Mısır krallarıyla birlikte anılmakta, hem de onlardan daha önce yer almaktadır.
    Ancak Kutsal Kitap'ın bildirdiklerinin hepsi sadece bu kadardır. Bu da bir "Hitit İmparatorluğu", bir büyük devlet tezini ayakta tutmaya yeter mi?
    Sayce ile Wright elbette başka dayanaklar aradılar. Başlattıklarını yürütmek zorundaydılar. "The Empire of the Hittites - Hitit İmparatorluğu" yayımlanır yayımlanmaz karşı çıkanlar da oldu, benimseyenler de. Şimdi yapılacak iş, bu yeni tezi bir kez de Antikçağ'ın bütün kaynaklarına, özellikle o çağların Mısır ve Asur belgelerine dayanarak gözden geçirmekti.
    Tek tek araştırıcıların bu konudaki çalışmalarını ayrı ayrı belirtmek sıkıcı bir iş olur; birkaç örnek göstermemiz yeter, çünkü 1880'de Asur belgelerinde yapıldığı gibi, kaynakların karşılaştırılması, sadece çalışma alanını genişletmeye zorlamış, fakat doyurucu hiçbir yeni bilgi sağlamamıştı.
    Ama bu defa iki olayın yepyeni birer anlam kazandığı görüldü. Asurlular sık sık Hatti ülkesinden söz edip, Mısırlılar'ın Heta ile sürüp giden savaşlarını anlatmaktaydılar.
    Heta, Mısır hiyeroglif kelimesi (Ht) nin okunuşudur; Mısır yazısında sesli harf yoktur; bu durumda Mısır adlarının bugün kullanılagelmekte olan okunuş biçimlerinin Mısır dilinde oldukları da kesinlikle iddia edilemez, daha doğrusu bunlar Mısırbilimle uğraşanların tahminleridir; Mısırca değil, Mısırbilimcedir.
    Gerçekten de bir kez tarih ırmağının üstünü kapatan buz tabakası kırıldıktan sonra, kaynak dereleri ortaya çıkıverdi. Bu kaynaklar M.Ö. 15. yüzyılda Firavun Thutmosis'e bir Hitit ulusunun haraç ödemek zorunda kaldığını bildiriyor; Mısır tapınak duvarlarındaki ayrıntılı yazıtlar büyük firavun II. Ramses'in Suriye'de Hititler'e karşı yaptığı ve kazandığı şanlı savaşları anlatıyor. Ayrıca bu duvarlarda Mısır-Hitit savaşlarına son veren ve inanılmaz derecede modern bir havası olan barış antlaşmasının tam metni de var. Üstelik bu antlaşma bir Hitit prensesinin firavunla evlendirilmesiyle de bezendirilmiştir.
    Mısırlılar'ın böbürlenen bir edayla yazılmış savaş haberlerinin bazı ayrıntıları ve özellikle barış antlaşmasının karakteri araştırıcıları hayli şaşırtmış olmalıdır. Ancak bunlara çok benzeyen, yani Mısırlılar'ın anlatıklarını doğrulayan bilgileri Asur metinlerinde buluyoruz. I. Tiglat-pileser (M.Ö. 1100 yılları) Hatti ülkesiyle yaptığı başarılı savaşları anlatır. 400 yıllık bir zaman kesiti içindeki savaş haberlerinde sürekli olarak Hititler'e rastlanıyor. Bunlara göre, Hititler, küçük şehir krallıkları halinde örgütlenmiş bir ulustur. Başlıca krallıkları; Suriye'nin kuzeyinde Zamal, Karkamış ve Malatya'dır. Bunlar hiçbir zaman tehlikeli birer hasım durumuna gelememiş ve önasya dünyasını titreten bir güçleri de olmamıştır; dolayısıyla da M.Ö. 717'de Karkamış'ın düşmesiyle Asur imparatorluğu içinde eriyip gitmişlerdir.
    Bu metinlerde hep yenilen bir hasım olarak gösterilen böyle bir ulus, Ege'den Suriye'ye kadar geniş bir alan içinde kendine özgü güçlü bir kültürü kurmuş olabilir mi? Bugün konuyla ilgili bilgilere sahip bizler için, Hitit ulusunun gerçek durumunu anlamak için, Mısırlılar ile Asurlular'ın onlardan söz edip durduğu zamanın uzunluğuna - Thutmosis'ten Karkamış'ın düşmesine kadar yedi yüzyıldan fazla sürmüş zamana - dikkat edilmesi gerekirdi, demek kolaydır.
    Bilgilerin alacakaranlıkta bocaladığı 19. yüzyıl sonlarında ise, ancak yarım açıklamalar yapılabiliyor; özellikle Sayce'a karşı aydan aya yeni makaleler yayımlanıyor, fakat hep başka gerçeklerle ilgili alanlarda bilgi zenginleştiriliyordu. Bugün yanlışlığını kesinlikle bildiğimiz, Hititler'i bir Kuzey Suriye ulusu sanan ve bunların bazı nedenlerle yavaş yavaş kuzeye doğru ilerlediklerini öne süren görüşler, o günlerde eleştiriye uğramadan benimsenmekteydi. Bu teori, askerlik dalında olsun, kültür alanında olsun tüm girişimlerini coğrafya açısından aksi yönde yorumlamış oluyordu. O zaman da Hititler, savaşlarını hep güney yönünde yapan, buna karşılık kültürel yayılmalarını tam bir barış içinde kuzeye ve kuzeybatıya doğru gerçekleştiren garip bir ulus kimliği kazanıyordu.
    Burada aksayan bir şey olduğu besbelliydi. Ama neydi bu aksaklık? (O zamanlar birisi işin gerçek yanını sezmiş ve söylemiş olsaydı, hiç kuşkusuz deli diye alaya alınırdı.) Böylece 1880 yılında Hitit ulusu henüz akla yatkın bir tarihsel tabana oturtulmuş değildi. Bilimsel araştırı büyük keşfini yapmazdan önce, bir ölü noktada çivilenip kalmıştı.
    Bu durumdan kurtulması, 1887'de yine bir rastlantı sayesinde oldu. Karanlıkta duran şeyler bir anda aydınlığa kavuştu, bir anda yepyeni ufuklar açılıverdi. Aslında gülünç bir rastlantıydı bu; başka bir kıtada Mısır Afrikası'nda meydana geldi, fakat Hitit sorununu çözmede sanıldığından çok daha fazla bir yol göstericilik yaptı.


BU RASTLANTIYI hazırlayan, bir fellah karısının öfkesidir. Nil'in doğu yakasında, Kahire'den 300 km. güneyde, Tell-el-Amarna'da bir fellah karısı, kendini rahatsız eden yabancılara karşı son savunma çaresi olarak birkaç toprak tabağı fırlatmıştı; amacı onların meraklı bakışından kurtulmaktı; ama sonuç bunun tam tersi oldu. Yabancıların kafasına fırlatılanlar, Mısır'ın şimdiye kadar bulunmuş en büyük ve en önemli kil levha arşiviydi. Mısır tarihinde yeni din kurmuş, bu yüzden "Dönme" diye adlandırılan Firavun IV. Amenophis zamanına ait Tell-el-Amama arşivi böyle bulundu.
    Bu bulunuşu yansıtan hikâyenin doğru olup olmadığını kesin olarak bilemiyoruz, çünkü bu arşivden bilimsel yararlanma da o zamana kadar görülmemiş bir gariplikte olmuştur. Aslında, değerine paha biçilmez bu arşivin ilk parçalarını bulduğunu hiçbir bilim adamı söyleyemez. Kesinlikle bilinen, bu kil tabletlerin 1887 yılının sonlarında satışa çıkarıldığı, Kahire'ye kadar getirilerek antikacı dükkânlarında tanesi 10 kuruşa satıldığıdır. O zamanlar çok sert bir eski eserler yasası vardı; böyle şeyleri bulan yerliler, mallarını hükümete haber vermeden el altından satmak için her çareye başvurmaktaydılar. Çünkü kazanç farkı çok büyüktü.
    1888'de, Kahire çarşısında 200 kadar parçanın satışa arzedildiği biliniyor. Sayce, bunları çarşıda görmüş ve haklarında bilgi vermiştir. Enstitüler ve koleksiyoncular hemen ilgilenmeye başladılar; o yılın birinci ayı içinde ilk parçalar Londra ve Berlin'e geldi.
    Bu arada garip olaylar da oluşmakta gecikmedi. Arap tüccarı, Abdül-Hac, eline geçirdiği tabletleri Gizeh'de, Bulak Müzesi görevlilerinden birine gösteriyor (o zamanlar Bulak'da kurulmaya başlanan bu müze şimdi Kahire'dedir). Görevli, bu tabletlerin sahte olduğunu söylüyor ve satın almak istemiyor. Bunun üzerine tüccar da onları Avusturyalı koleksiyoncu Theodor Graf'a götürüp satıyor; Allah'tan ki tabletler sahicidir.
    Bugün Amarna tabletlerinin sahici olduğunu biliyoruz. Berlin Müzesi, Graf'ın koleksiyonunu satın aldı; hepsi 160 parçadır, bir kısmı şimdiye kadar görülmemiş büyüklüktedir.
    Büyük İngiliz arkeologu William Flinders Petrie konuyla ilgili bütün bilgileri derledikten sonra, Tell-el-Amama'da 1891 Kasım'ından 1892 Mart sonuna kadar süren kazılara girişti; önemli şeyler buldu. Artık arşiv konuşmaya başlamıştı ve M.Ö. 2. binyılın ortalarının belirli bir zaman şeridiyle ilgili çok ilginç ayrıntıları anlatıyordu.


AMARNA tabletleri esrarı hayli zaman önce çözülmüş çivi yazısıyla yazılmıştır; rahatça okunmaktadır ve Eskiçağ'da Önasya'nın ülkelerarası ilişkilerde kullandığı Akadça ile kaleme alınmıştır. Bu bakımdan Mısırbilimciler için buluntular heyecan verici nitelikteydi; çünkü bu arşiv, Mısır'da egemen olmuş firavunların en ilginçlerinden birinin dış politika yazışmalarını içeriyordu.
    Amarna, IV. Amenophis'in (M.Ö. 1370-1350) yıkılmış sarayının toprakları içindeydi. Bu firavun hükümdarlık tahtı kendisine dar gelen bir aydın, siyasal gerçekleri görmeyen, daha doğrusu görmek istemediği için görmeyen bir hayalperestti. İnsanlarla tanrılar arasında yeni ilişkiler görmüş ve Mısır'ın eski tanrılarından da, tapınak düzeninden de yüz çevirmişti. Ona göre, sadece Karkamış kalesini gösteren bir tek bir tanrı vardı: Güneş tanrı! Bu yüzden kendi adını değiştirmiş, Amenophis'i Ehnaton, "güneş tanrı Aton'a tapan" yapmıştı. Üstelik kendi özel dinini bütün Mısır'a kabul ettirmeye de kalkışmıştı. Mısır'daki bütün tutucu rahipler kendisine düşman kesilmeseydi, bir mucize olmaz mıydı? Bir firavunun dinsel reformları ülkenin savunmasından daha önemli sayması nedeniyle, sadece iç huzursuzluklara yol açmakla kalmayıp, her zaman savaşa istekli sınır uluslarına yeni çatışmalara girişmek fırsatı vermesi, elbette beklenmez bir durum değildi.


Asur tasviri (Balavat'da bir tunç kapı üstündedir).


    Ehnaton'un dinsel reformunun aslında çok derin bir anlamı vardır, fakat siyasal açıdan tam bir başarısızlıktır, işte Mısırbilimcilerin ele geçirdiği, sonradan adlandırıldığı üzere bu "dönme" firavunun yazışmalarıydı; hem sadece ele geçirmekle kalmamışlar, çok çabuk okumayı da başarmışlardı.
    Mektuplar o zamanın Mısır'ıyla önasya'nın siyasal durumunu ayrıntılı bir tablo halinde göz önüne sermekteydi, iyi ama, bu mektupların Hititbilimcilere verdiği nelerdi?
    Sayısı çok kabarık bir toplama yükselen Amama yazışmaları arasında Hitit krallarından firavuna yazılmış iki mektup göze çarpıyordu; bundan başka, Hitit savaş birliklerinin Suriye'nin dış sınırında giriştikleri eylemler hakkında yazılmış bir yığın da rapor var. Başka birkaç mektup da, örneğin Mitanni gibi diğer ülkelerin kiminin adı hiç bilinmeyen, kiminin sadece adı duyulmuş krallarının değeri hakkında bilgi kazanmamızı sağlıyor. Bunların arasında en arsız biçimde yalvarıp yakarmalara kalkışan kral mektupları da var; Mısır firavununa küstahça "kardeşim" diye hitap eden prens mektupları; kendi kızlarını sık sık Mısırlılar'ın haremine göndermek zorunda kaldığı halde, bu kez birden şımarıp işi firavun kızlarından birini haremine istemeye kadar vardıran, fakat horlanarak reddedilenlerin mektupları, vb. de var.
    Mitanni Kralı Tushratta ise, Ehnaton'un öncülü Firavun III. Amenophis'e şöyle yazıyor: "Sen benim babamla çok, çok yakın dostluk kurmuştun. Şimdi bizim kurduğumuz dostluk ise babamla olandan on defa daha büyüktür. Ve şimdi ben, kardeşim olan sana derim ki: Kardeşim, bana babamınkinden on defa daha fazla pay ayırmalıdır. O halde kardeşim, bana çok altın göndermeli; sayılmayacak kadar çok altın göndermeli."
    Bu, kötü niyetle kaleme alınmış bir mektup değildir, tipik bir mektuptur. Bu dilenci mektupları Önasya tarihinin kronolojisi açısından her ne kadar çok değerliyseler de, Hititbilim araştırıcılarına yardımcı olacak nitelikte değillerdi. Önemli olan, bunlar arasındaki Hitit mektuplarıdır, özellikle Suppiluliuma diye kulağa hoş gelen bir ad taşıyan bir Hatti kralının, "dönme" firavun Ehnaton'a tahta çıkışı dolayısıyla gönderdiği kutlama mesajının bulunduğu tablet en ilgincidir.
    Bütünüyle Amarna mektupları, ilk defa Hititler'in sadece büyük bir devlet olmaları gerektiğini kanıtlamakla kalmıyor, ayrıca o güne kadar sanıldığı gibi, Kuzey Suriye'de yerleşik bir ulus olmadıklarını da gösteriyordu. Bir de henüz kestirilemeyen bir zamanda Küçükasya'dan Suriye'ye göçtüklerini de ortaya çıkarıyordu. Amarna mektupları bu şekilde iki önemli bilgiyi vermekteydiler:
    Birincisi, tarih açısından zamanı kesinlikle saptanmış firavun Ehnaton'a hitap eden Suppiluliuma'nın mektubuyla bir Hitit kralının yaşadığı yılları öğrenmemizi sağlıyor.
    İkincisi, Sayce ile Wright'ın görüşlerini; yani, Hititler'in büyük bir siyasal güç olduğunu ve kuzeyden güneye göç ettiklerini doğruluyordu.


AMARNA mektuplarının çoğunlukla hemen okunabilir durumda olması, Doğubilimi için bir şanstı. Fakat bunlar arasında ötekilerden farklı iki mektup vardı; okunamayan iki mektup. Bu mektupların özellikle Hitit araştırmaları açısından çok önemli olduğu kısa bir süre sonra anlaşıldı.
    Bunlara "Arzava Mektupları" adı verilmişti, çünkü o güne kadar adı duyulmamış bir Arzava kralına hitap ediyordu. Gerçi okunması bilinen çivi yazısıyla yazılmıştı, ama hiç bilinmeyen bir dil kullanılmıştı. Arzava'nın birçok nedenlerle Güney Anadolu'da bulunduğu sonucuna varıldı. Gelgelelim, mektuplar bir türlü okunamıyordu.
    Okunamayan bu mektuplar, 1893'te Fransız arkeologu E. Chantre, Boğazköy'de aynı bilinmeyen Arzava diliyle yazılmış başka tabletler bulmasaydı, belki de müze arşivlerinde kaybolup gidecekti. Böylece yepyeni bir sorun ortaya çıkıverdi: Bu Arzava dilini kullanan bir ulus mu vardı? Bu ulus, Kızılırmak yayının kuzeyi ile Anadolu'nun Akdeniz kıyılarına aynı zamanda mı egemen olmuştu?
    Bu sorun öylesine zorlayıcı nitelikteydi ki, birkaç yıl sonra aslında kendisi Asurbilimci olan bir bilgini bunun çözülmesine bütün gücünü harcamaya yöneltti. Sonunda çözdü de.
    Bunu anlatmazdan önce, bilgilerin yeterince açıklığa kavuşmadığı bu dönemde kazıların nasıl düzenlendiğine bir örnek vermek gerekiyor. Bu iş sağlam temellere dayalı bilgi olmadan, sadece bir şeyler keşfetme aşkıyla gerçekleştiriliyordu. Bizim şimdi burada vereceğimiz örneğin, sıralayıp durmak istemediğimiz birçok başka olay için de geçerli olduğunu hatırlatalım.


ADLARI Otto Puchstein, Karl Humann ve Dr. Von Luschan'dı. Üçü de arkeologdu. Birlikte Türkiye'nin güneydoğusunda gezi yaparlarken Zincirlinin hayli ötesinde bir yerde çok ilginç kabartmaların açıkta durduğunu öğrendiler.
    Gezilerinin bitmesine iki gün kalmıştır, zamanları yoktur, ama yine de Puchstein ile Von Luschan, söz konusu şeylerin ne olduğunu görmek için söylenilen yere giderler.
    Varır varmaz da sekiz tane kabartmalı levha bulurlar. Bu levhalar doğal durumda; yani, ilk konuldukları yerde ve ilk konuldukları haldeydiler. Ancak bunları keşfetmiş olmalarının sevinci çok kısa sürdü, çünkü Türkiye Müzeler Genel Müdürü Hamdi Bey (1), kısa bir süre önce bu levhaları bulup ortaya koymuştu (Bu Hamdi Bey, Türkiye'de ilk kazıları yapan ve bu alanda günümüze kadar çalışan Türk bilim adamları içinde hizmetleri unutulmaz, önemli bir bilgindir). Böyle olmasına rağmen, ortada açıkça anlaşılmış bir gerçek vardı: Henüz el değmemiş bu topraklarda başarılı kazılar yapılabilir ve daha pek çok şey meydana çıkarılabilirdi.
    Dört yıl sonra, 1884'te (Berlin'de kurulmuş Doğu Komitesinin desteğini de sağlayan) Humann'a, Krallık Müzeleri Genel Müdürlüğü'nce İstanbul'a giderek bir kazı seferi hazırlığı yapmak ve bununla ilgili izin dilekçesini yetkili makamlara sunmak görevi verildi.
    Nice umutlarla bağlandıkları bu kazının hazırlığı için Humann'ın neler yaptığına değinirsek, o çağı yansıtan tipik bir örnek de vermiş oluruz. Bu tarihten birkaç yıl önce hiç kuşkusuz bir dâhi olan Schliemann'ın Troya'da nasıl hoyratça kazı yaptığını biliyoruz; ve yine birçok kazı yerinde tam bir yağma kazısı yapıldığını, bilimsel araştırma yerine define aranması amacı güdüldüğünü de biliyoruz.
    Humann'ın düzenlediği ise, kelimenin tam anlamıyla bir arkeoloji araştırma seferiydi. Çadırlar, portatif karyolalar, mutfak takımları hazırlamıştı; bekçiler, taşçılar, marangozlar, demirciler ve aşçılar bulmuştu; kazıda kullanılabilecek ne kadar araç gereç ve fotoğraf malzemesi varsa hepsi tamamdı. Berlin Krallık Müzesi'nden Dr. Von Luschan ile Atina Arkeoloji Enstitüsü'nden arkadaşı Franz Winter, kendisine yardımcılık yapacaklardı.
    Karl Humann ile Felix von Luschan'ın iyi bir çift meydana getirdiklerini ayrıca belirtmek gerekir. Humann, 1839'da Steele'de doğmuştu; yani, Ren Prusyalısı'ydı ve buralara özgü hareketli insanlardandı. O tarihte de hayli gün görmüş ve ün kazanmış biriydi. Sağlığının bozulması bu eski demiryolu mühendisini güneyin yumuşak iklimine sığınmaya zorlamıştı (Kırk yıl sonra aynı neden, sporcu Lord Carnarvon'u Mısır'a gitmeye zorlayacak, o da orada Carter'le birlikte Tut-enh-Amun'un mezarını bulacaktır).
    Humann'ın, Sisam adasında rastlantı sonucu kazandığı başarı, onda birden arkeoloji tutkusu yaratmıştı. Birkaç harita çizme görevini yerine getirmiş ve 1867'den 1873'e kadar Önasya'da yol yapımı işini yönetmişti.
    Bu süre içinde arkeolojiden asla vazgeçmemiş ve Bergama üzerinde durarak, burada kazılar yapmıştı., 1878 Eylül'ünde başladığı kazıları 1886'da bitirdiğinde, Antikçağ'ın en görkemli sunak'ı ortaya çıkmış bulunuyordu. Bu sunak, şimdi Berlin'de ve ayrı bir müzededir.
    Ötekisi, Felix von Luschan ise aslen Avusturyalı'ydı. 1854'te Aşağı Avusturya'da, Ober-Hollabrunn'da doğmuştu. Bütün benliğiyle kendini antropolojiye adamış bir insandı; ayrıca hekimdi. Avusturya ordusunda askeri doktor olarak hizmet görmüştü. Humann'ın her keşif seferinde onun yanıbaşında yer almış, büyük yararlar sağlayarak tamamlayıcı bir eleman olmuştu.
    Aslında bu girişimin olanakları sınırlıydı; ancak bugün böyle işlerde çoğu zaman nasıl az bir donatım sağlandığı düşünülürse, Humann'ın kazısına ne kadar cömertçe hazırlandığı daha iyi anlaşılır. Bu hazırlığı, Humann, yuvarlak hesap 100 işçiyle 3-4 ay sürecek bir çalışmaya göre yapmıştı. O günlerde bir kazı seferine neler götürüldüğünü öğrenmek herhalde ilginç olacaktır: 20 kazma, 12 tırmık (bunlar için 100 adet yedek kazma sapı), 55 kürek, 12 el arabası, 57 toprak taşıma sepeti, 2 bucurgat, 2 demir kaldıraç, 2 ağır çekiç, 3 halat, 1 makaralı planga, 1 çelik dingilli ağır araba, 1 demirhane ve ayrıca el sanatlarının her çeşidi için gereçler, çiviler, ipler vb.
    Kendisi, "Böylece" diyor; "170 kişi, hatta daha fazlası için gereç sağlamıştım, ayrıca eskiyen her şeyi yedekleyebilecek durumdaydım." Ancak sefere katılanlara nasıl bir konfor sağlandığı konusunda tek kelime söylemiyor. Bilimsel keşif seferinde buzdolapları ve bira makinelerinin hayati önemde araştırma donatımı sayıldığı zamanlar henüz gelmemişti.
    5 Nisan 1888'de sefer heyeti İskenderun'dan hareket etti. Haçlı ordularının geçtiği yoldan gidiliyordu, onlardan çok daha önce, 2000 yıl önce genç Kurus (Keyhusrev) ve Büyük İskender bu tozlu yolda at koşturmuştu.
    Yol, tek kelimeyle kötüydü. Üstelik yağmur yağıyordu. Ancak 7 Nisan'da akşam üzeri İslahiye'ye varıldı. Burası bir ilçe merkeziydi; "sağlığa aykırı elli kadar pis kulübeden meydana gelmiş bir kasaba."
    Çevrede buradan daha iyi başka bir yer de yoktu, ilçe yöneticisi kaymakam, Humann'a gerekli her çeşit yardımı esirgemedi. Planlanmış barakaların yapımı için kereste ısmarladı, ayrıca yeniden iki dülger buldu.
    8 Nisan Pazar günü tekrar yola çıkıldı, daha doğrusu asıl sefer heyeti yola çıktı. Akşama doğru Zincirliye vardılar; işin tuhafı, tam 13 kişiydiler.
    Ertesi sabah ilk gördükleri hiç de iç açıcı değildi. Karşılarında yumurta biçimi bir tepe vardı - sonradan ölçüldü: 335 metre uzunluğu, en geniş yerinde 240 metre eni vardı. Batı eteğinde yamrı yumru kulübeler bulunuyordu, burada "korkunç derecede pis insanlar, Kürtler ve Ensariler oturmaktaydı. Köyün her yanı ıslak çamur içindeydi." Bu da köyün 80 kadar kulübesinin arasından kıvrılarak akan balçıklı bir dereden ileri geliyordu.


"Zincirli" kent ve hisarının varyapımı. Kalenin kuruluşuna dikkat edilirse, parça parça ele geçirilebilecek şekilde yapıldığı görülür. Kral sarayı en yüksek kesimdedir.


    Humann, birkaç yıl önce Hamdi Bey'in ortaya çıkardığı ve Luschan ile Puschstein'ın da görmüş olduğu kabartmaları arayınca, bunların çoğunun yeniden toprakla kaplanmış bulunduğunu fark etti.
    Kazı 9 Nisan'da başladı. Çevrede yabancıların acayip çalışması konuşuluyordu, ören molozlarına kazma vurma karşılığında çok yüksek para ödendiği, hatta yontulmuş bir taş bulana ayrıca bahşiş verildiği ağızdan ağıza yayılmıştı. Bunun sonucu öğleye doğru 34, ertesi sabah 96 kişinin işçilik yapmak üzere çıkıp gelmesi oldu.
    Daha ilk kazı akşamı yalnızca Hamdi Bey'in daha önce bulduğu beş kabartma ortaya çıkartılmakla kalınmamış, ayrıca dört tane de yeni kabartma bulunmuştu. Biri kılıç kalkanlı mızraklı bir savaşçı, biri elinde ayna tutan bir kız, biri bir savaş arabası atıydı. Ayrıca bir avlu, bir büyük kapı ve bu kapının yolu meydana çıktı.
    Kazının ikinci günü akşamı 26 tane kabartmalı levha elde edilmiş bulunuyordu. Bunlarda görülen tanrılar, insanlar ve hayvanlar o zamana kadar görülmüş olanlardan bambaşkaydı. Fakat Fırat ile Kızılırmak arasında orada burada bulunmuş parçalarla belirgin bir benzerliği olduğu da besbelliydi. Ancak o güne kadar hiçbir yerde, buradaki gibi böyle konuşan resimler bolluğu keşfedilmiş değildi.
    Humann, karşısındaki moloz yığını sakladığı esrarı böyle birden cömertçe açığa vurunca, kendinden önceki ve sonraki her kazıcı gibi heyecanlanarak şunları yazıyor: "Birinci hafta böyle bitti ve buluntular zenginliği karşısında duyduğumuz sevinç, bize, çadırımızın Batı rüzgârından yırtılmış olmasını da, yataklarımıza yağmur yağmasını da, bir elimizde şemsiye tutarak uyuduğumuzu ve çadırlarda pislik içinde yüzdüğümüzü de unutturmuştu."
    Meydana çıkmakta olan şey, bir hisardı. Yuvarlak bir hisar, olağanüstü büyüklükte, olağanüstü bezeklerle dolu; Humann gibi, Sayce ve Wright'ı okumuş, onlardan yana ve onlara karşı söylenmiş her şeyi bilen bir araştırıcı için, burada gün ışığına çıkan hiç kuşkusuz "Hititliliğin" ta kendisiydi. Hem de bu Hititler'e özgü oluş sadece hisarın sınırları içinde kalmıyor, bütünüyle tahkimat düzeninde bile kendini gösteriyordu.
    Bir Ermeni ilkokul öğretmeni, Luschan ile Winter'i daha uzakta bulunan bir köye, orada Hititler'e ait olduğu besbelli bir kabartmaya götürdü. Kabartmada bir kadın masa başında oturuyor, bir adam da karşısında ayakta duruyordu. Bundan başka, Zincirli'nin kuzeyinde atla bir saat uzaklıkta bir Hitit yazıtı bulundu.
    Ancak, tepe daha başka sırlar saklamaktaydı. İnsan geçmişe dalarsa, simgelerle oynamaktan hoşlanır; bu bakımdan tepenin özellikle tek bir çeşit çiçekle, Akdeniz zambaklarıyla kaplı olduğunu söylememiz gerekir. Bu çiçek, ölüler ülkesinin çiçeğidir. Bu kadar azgınca yaygınlaşmış olmasında gizlenen sır neydi acaba?
    4 Mayıs 1888'de Humann, günlüğüne: "Bu seferimiz bir yoklama olabilir" diye yazar. Berlin'e de buna yakın şeyler yazmıştır. "Sadece eski bir sarayın varlığını saptayabilirsem dahi, bu seferlik erişilmesi gereken yere erişmiş olacağını ve sonra da daha sağlam hesaplarla ikinci bir seferi düşüneceğim."
    Fakat hava koşulları güçlükler yaratıyordu, ilkin serin ve yağmurluydu. Arkasından, mayısın ortalarına doğru boğucu sıcaklar bastırdı ve sıcakla birlikte yılanlar, akrepler, zehirli örümcekler de ortaya çıktı ve binlerce sivrisinek dört bir yanı kapladı.
    Buna karşılık, kazı çalışmaları alabildiğine verimli geçiyordu. 3 Mayıs'ta dev bir aslan buldular. Yan yatmış, yüzü yukarıya dönüktü; zambakların, ölüm ülkesi çiçeklerinin beş metre altındaydı.
    Ve Humann, tepeyi kuzeyden güneye, doğudan batıya yoklayıp durdu. Ancak bu yoklamalarla buranın durumu hakkında açık bir kanıya erişemiyordu. Bir büyük kapı desteği buldu, fakat normal olarak onun yanında bulunması gereken yan kirişler ortaya çıkmıyordu. Bir heykel buldu, fakat bütün arkeolojik görgülere göre tek parça olmaması gerekirken, burada bu heykelin gerçekten tek başına durduğunu kabul etmek zorunda kalıyordu.
    Bilimsel açıklama bakımından durum ne kadar bulanık olursa olsun, Humann yine de bulunan parçaları taşıtma sorunuyla karşı karşıyaydı. Kendinden öncekilerin tecrübelerinden yararlanacaktı. Bu konuda başlıca zorluk, hep buluntuların ağırlığı olmuştu. Burada ise, gelişigüzel ağırlıklar değil, olağanüstü ağırlıklar söz konusuydu. Ayrıca, başka bir garip durum daha vardı: Buranın sanatçıları kabartmalarını plakalar üstüne yapmamışlar, doğrudan doğruya heybetli taş bloklara işlemişlerdi. Bu da korkunç ağırlıkta parçalar demekti.
    Mayısın ilk haftasında büyük yuvarlak hisarın giriş kapısındaki 8 kabartmayı Humann çıkarttırdı. Taşların arka kısmını kestirdi. Böylece kabartmaların kalınlığı 15 cm.'ye inince, ağırlıkları da 250-800 kiloya düşürülmüş oldu.
    Bu defa da yeni bir güçlük çıktı karşılarına: Maraş ve dolaylarındaki Çerkezler, beher araba için 90 mark taşıma parası istiyorlardı. Oysa, sefer heyetinin bu işe ayırdığı para en çok 65 marktı. Humann, 2,5 saat ötedeki Elbistan'a bir adam gönderdi. Oradan sağlanan ilk on araba hemen geldi; bunlar 65 marka kiralanmıştı.
    Ne var ki, sıkıntılardan bir türlü kurtulamıyorlardı. Doğu sanki onlardan öç alıyordu. 28 Mayıs'ta sefer heyetinde ilk ateş nöbetleri görüldü. Humann'ın kendisi de akciğerlerini üşüterek 5 gün yatağa serildi. Hastalığın çok şiddetli biçimde nüksetmesinden bir gün sonra Hamdi Bey'den telgraf geldi (Bu araştırma seferinin gerçekleştirilmesinde Hamdi Bey'in ilgisine ve korumasına çok şey borçluydular). Telgrafta çok dostça bir ifadeyle Humann'dan 7 Haziran'da İskenderun'da buluşmalarını rica ediyordu.
    Humann, hasta hasta ayın beşinde at sırtında yola çıktı; Luschan, hekim sıfatıyla kendisine eşlik ediyordu. Ayın yedisinde Hamdi Bey'in karşısındaydı; kazıların sonucunu açıkladı. Hamdi Bey de gördüklerini ve yaptıklarını bir kez de İstanbul'a anlatması gerektiğini bildirdi. Humann hâlâ hastaydı, ama yine de vapurla yolculuk yapmayı göze aldı.
    İstanbul'da 23 kabartma, 1 dikilitaş ve bütün küçük buluntuları Berlin'e gönderme iznini kopardı. Arkasından hemen vapura atlayıp tekrar İskenderun'a döndü. Ayın on birinde karaya çıktı, ayın on üçünde yine Zincirli'deydi. Ancak orada sadece tek bir sağlam adam bulabildi: Dr. Von Luschan'ı. Geri kalan herkes ateşler içinde yatmaktaydı.
    Luschan hiç dinlenmeden çalışmıştı. Tepenin güneyinden ilerleyerek "hiç el değmemiş yanık molozun" içine girmiş bulunuyordu. Bu kesimde çalışma hayli güç olmuş ve pek az ürün vermişti.
    Ancak haziran sonunda duvarlar ortaya çıktı, hem de dördü birden. En alttakinin kalınlığı 4 metreye yaklaşıyordu. Ne var ki, ateşli hastalığın yaygınlaşması düzeni altüst etmişti, disiplin diye bir şey kalmamıştı. Haziranın son haftasında işbaşı yapabilen işçi sayısı sadece 60'tı. Humann gündelikleri bir kuruş artırdı (o zaman 1 kuruş 18 fenikti). İki gün sonra yeniden 101 işçi gelmişti.
    Buluntular, köken bakımından acayipleşmeye başlamıştı. 3,45 metre yüksekliğinde bir kral dikilitaşının yanı başında bir Grek sikkesi bulunuyor, bir Konstantin parasının yanından bir Hitit figürü çıkıyor, bir Hitit yazısının yakınında bir Helen fil başı görülüyordu. Bir Kürt gelip, uzun uzadıya "konuşan resimler"i anlattı ve Luschan ile Winter'i ördekgöl'e götürdü. Orada, 1,20 metre yüksekliğinde bir dikilitaş buldular; üzerinde Hititler'e özgü bir ölü yemeği tasviri vardı, ayrıca da dokuz satır Fenike yazısı.
Tanrı Teshub     Bütün bunlar, bu toprakların çeşitli tarihsel olaylara sahne olduğuna tanıktılar. Yalnız, henüz belirgin biçimde bir şeyler anlatmaya başlamış değillerdi.
    Ateşli hastalığın etkisi çok kötü biçimde gittikçe artıyordu. Ustalardan birkaçı hava değişimi için yaylaya gönderildi. Geriye kalanlar günden güne çöküyorlardı. Hava sıcaklığı korkunç derecede artmıştı, "öğleden sonra 37-38 derece olursa, bugün hava serin diyorduk." Bu koşullar altında bir de büyük buluntu parçalarını sevk etmek zorundaydılar. Hemen hemen olmayacak bir işti bu. 13 Haziran'da 12 öküz arabalık ilk kafileyi yola çıkardılar. İslahiye yolunda iki saatlik bir yerde arabaların üçü kırıldı. Geri kalan dokuzuna ise pek kibirli bir Kürt olan kaymakam vekili el koydu. Kendisine Hamdi Beyin mektubu gösterildi, hiçbir etkisi olmadı. Ancak tehdit yoluna sapılınca olumlu sonuç alınabildi ve arabalar serbest bırakıldı.
    Ateş nöbetlerinden sarsılmış adamlar umutsuzluğa düşmek üzereyken, ayın 14'ünde daha önce fazla para istemiş Çerkezler'den biri çıkageldi. İki de sağlam at arabası getirmişti. Bu sefer uygun bir ücret istiyordu. Ardından öteki Çerkezler de sökün etti. Arabalar arka arkaya dizilip yola çıktılar, daha doğrusu ağır taş yükleriyle İskenderun yollarında dansa koyuldular.
    82 balya yükleri vardı. Toplam ağırlıkları 30 bin kilo kadar tutuyordu. Bir bakıma bunlar yontulmuş ve yanmış taş parçalarından başka bir şey değillerdi, ama işin erbabı için aslında bilinmeyen, bilinmediğinden dolayı da heyecan uyandıran çok eski bir kültürün resim albümü gibiydiler.
    Yolda işçibaşılardan biri nöbetlere dayanamayıp yıkılıverdi. Ama insanlar ve hayvanlar hüzünlü bir alay halinde tozdan kıpır kıpır yolda sürüklenircesine ilerlemelerine devam ettiler. Ayın 23'ünde deniz kıyısına vardılar. Bir pazartesi yola çıkmışlardı, bir çarşamba öğle üzeri denizi görüyorlardı. İskenderun'dan 6 kilometre ötedeydiler. Yol kenarında küçük bir kahve vardı, becerikli bir zenci işletiyordu, yanı başında da suyu buz gibi bir çeşme şırıldamaktaydı.
    Fakat, ilk gemi ancak on gün sonra kalkacaktı.
    Son 6 kilometrede dize gelmişlerdi; çadırlarını kurup yerleştiler. Böylece Humann'ın yazdığı gibi "mavi denize baka baka dinlenmeye koyuldular."
    Ona şu satırları yazdıran iyimserliği besbelli bu dinlenme sayesinde kazanmış olmalıdır: "Amacımız olan hedefe varmıştık. Aranan Hitit yapısını bulmuştuk, hem de toprak yüzeyinin pek derinlerine inmeden. Bu durumda yeni bir çalışmanın hazırlıklarına güvenle girişebilecektik. Çünkü tepede artık derinliği olan moloz yığını kalmamıştı; üstünü kapatan örtünün ucu kaldırılmıştı, yapılacak iş bu örtüyü büsbütün sıyırıp atmaktı..."
    Burada hemen söyleyelim ki, Humann kendi çalışmasıyla ve özellikle geleceğe yönelik umutlarıyla ilgili tahminlerinde abartılıydı. Aynı nitelikte abartıyı ilk Karkamış kazılarını yapanlarda da görürüz. Bu kazılar 1878'de amatör işi üstünkörü başlamış, sonra Ramsay, Hogarth, Lawrence, Woolley gibi uzmanlarca ele alınarak bilimsel doğrultuda geliştirilmişti. Meydana çıkarılanlar, hep M.Ö. 1. binyıla aitti; M.Ö. 2. binyıla ait hiçbir şey yoktu; yani, Hitit kültürünün en son dönemini yansıtıyordu.
    Gerçi hepsi ilginçti, ama Hititler'in gerçekten bir önasya imparatorluğu kurup kurmadıklarını saptamayı amaçlayan ve henüz araştırma ve inceleme safhasında bulunan genç Hititbilim'e pek az bilgi sağlamaktaydı.
    Humann'ınki gibi güzel yönetilmiş bir kazı çalışmasının sadece ikinci derecede önemli olan bilgiler sağlamış bulunması da çok gariptir. Oysa, bundan 20 yıl sonra çok kötü düzenlenmiş ve çok kötü yönetilmiş başka bir kazı, gerçekten heyecan verici buluntuları gün ışığına çıkarmış, önasya tarihinde Hititler'in oynadığı rolün kesinlikle açıklanabilmesi olanağını vermiştir. Yöneticisi Alman bilgini Dr. Hugo Winckler olan bu kazının sadece bir siyasal rastlantı sayesinde yapılmış bulunması, işin garipliğini daha da artırmaktadır.
    İngiliz arkeologlarının en iyilerinden biri, Texier'in keşfettiği şehir Boğazköy'de kazı yapmak izni için Winckler'den daha önce Türk hükümetine başvurmuştu. Fakat bu sırada silahlarını şakırdatan Alman imparatoru II. Wilhelm, Türk Sultanı II. Abdülhamit'le İngiltere Kralı VII. Eduard'tan daha iyi ilişkiler kurmuş bulunuyordu. Siyasal dostluk ekonomik bir renk de kazanmış, 1899'da "Alman Bankası" dünyanın en büyük demiryolu projelerinden biri olan "Bağdat Yolu"nun yapım imtiyazını almıştı. Bu bakımdan Boğazköy'de kazı yapmak için izin fermanını İngiliz'in değil de, Alman'ın almasına pek şaşmamak gerekir. Bu izin, Sultan'ın, arkeoloji meraklısı Alman Kayzerine aynı zamanda bir dostluk gösterisiydi. Kayzer, kendisini arkeolojinin koruyucusu olarak göstermekten hoşlanıyordu, ama burada koruyucu olmak için parmağını bile oynatmak gereğini duymamıştı.
    Bizim yazmak istediğimiz, bu ilişkilerin değil, arkeolojinin hikâyesidir. Onun için hemen şunu belirtelim: Hitit sorununu aydınlatmak amacıyla Berlin'den kalkıp gelen Alman araştırıcıyı, dünyanın o günkü ekonomik ilişkileri tıpkı İngiliz meslektaşı gibi pek az ilgilendirmekteydi; onun yerinde İngiliz meslektaşı bulunsaydı izni alan bu kez de o olacaktı.
    O sırada böylesine bir siyasal yakınlaşmanın meydana gelmesi, belki de kaderin bir cilvesiydi. Gelgelelim, bu yakınlaşmanın özelliklerinden bizim araştırıcının haberi bile yoktu. Fakat araştırıcımız bu sayede, her geçen gün biraz daha önem kazanan Hitit sorununa çözüm getirecek belirleyici adımı atma olanağını kazanıyordu. Üstelik bu işte öylesine yanlış yöntemler kullandı ki, daha ilk andan itibaren çok verimli sonuçlar, elde ettiği halde, biz yine de yaptığı kusurlu davranışları bugün bir türlü hoşgöremiyoruz.


Dipnotlar:
(1) (1842-1910) Osman Hamdi, Türkiye'de müzeciliği ve arkeolojiyi başlatan seçkin bir bilim adamı ve ressamdır.

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>