C. W. CERAM

TANRILARIN
VATANI
ANADOLU
C. W. Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu



KAPAK
I - VAROLUŞUN SIRRI
1. Keşif ve Seziş
2. Kutsal Kitap ve Yeni Araştırı
3. Winckler'in Boğazköy Kazısı

II - YAZILARIN SIRRI
1. Yazıların Esrarını Çözme Sanatı
2. Hititler, Hititçe mi Konuşuyorlardı?
3. Hiçbir Şeyden Hiçbir Şey Çıkarılamaz

III - EGEMENLİĞİN SIRRI
1. Hattusas Kralları
2. Tarihleri Saptama Bilimi
3. Kadeş Savaşı ve Sonsuz Barış
4. Şehir ve Ülke - Halk ve Töre

IV - ARTAKALANLARIN SIRRI
1. Karatepe'nin Keşfi
2. Asitavandas Konuşuyor
3. Son Görünüm

HİTİT İMPARATORLUĞU KRONOLOJİSİ
AÇIKLAMALAR
HARİTA VE FOTOĞRAFLAR


www.1001Kitap.com







I

VAROLUŞUN SIRRI
BİRİNCİ BÖLÜM
Keşif ve Seziş



ÇOK ESKİ ZAMANLARDA Genç Leander, sevgilisi Hero'nun(1) kollarına atılabilmek için her gece Çanakkale Boğazı'nı yüzerek geçerken, aynı zamanda Asya'dan Avrupa'ya geçmiş oluyordu. Greklerin Hellespont, Avrupalıların Dardanel dediği, bir yandan Akdeniz'e, bir yandan Marmara'ya açılan bu dar boğaz; bir su engeli değil, Küçükasya ile Avrupa arasında bir köprüdür. Bunun böyle olduğunu Ege uluslarının göçleri gösterdiği gibi, I. Serhas (M.Ö. 480) (2) ve Büyük İskender (M.Ö. 336) de tanıtlar.
    Böylece Küçükasya dediğimiz bugünkü Türkiye, tarihin ilkçağlarından beri insan kitlelerinin geçiş ülkesi, çeşitli ulusların çatıştığı alan ve giderek içinde kaynayıp eridiği bir pota olmuştur.
    Burada tarih, sadece dökülen kanları, salt ölüm kalım çabalarını anlatır. Doğu'yla Batı çatıştığında bu hep böyle olmuştur; günümüze kadar, hatta Stalingrad'a kadar. Burada yalnızca kesin çözümlemeler vardır; İskender'in Gordium (3) düğümü'nü kılıcıyla parçalayışı gibi kesin çözümlemeler.
    Bu yüzden Îndo-German (4) kökenli Hititler'in tarih sahnesine çıkıp İsa'nın doğumundan 20 yüzyıl önce bu topraklarda yaptıkları işlerde, İsa'nın doğumundan 20 yüzyıl sonrasının insanları bizler için de, ibret alınacak çok şey bulunmaktadır. Çünkü Hititolog Albrecht Götze'nin dediği gibi, "Avrupalı ulusların kültür dünyasında görünmeleri Hititler'le başlar; bu da onların ilginçliğini daha da artırmaktadır."
    Dünya tarihinin böylesine önemli bir hareketini başarmış bu ulusun, bilim tarafından ancak çok kısa bir süre önce keşfedilmiş olması, tarih biliminin tarihinde gerçekten ender rastlanır bir olaydır. Bugün bilimin, bu ulusun tarihini birçok bakımlardan ayrıntılarına girerek yazacak duruma gelebilmesi de mucize diye nitelendirilebilecek bir olaydır; çünkü böylesine bir iş, üç binyıldan fazla bir zaman önce göçüp gitmiş bir ulusun dilini öğrenmeyi, yazısını okuyup anlamayı gerektiriyordu. Bu çapta bir bilgi düzeyine çok kısa zamanda erişilmiş olması hayranlığımızı uyandırıyor. Bu düzeye erişmek yolunda bilim adamları hangi yöntemlere başvurmuşlardır, hangi araştırmaları ve kazıları yapmışlardır?
    İşte kitabımızın konusu bunlardır.
    İlk büyük ansiklopedik sözlüğün, bütün bilimleri, bütün sanatları kapsayan büyük Fransız Ansiklopedisi'nin yayımlanmasından bu yana iki yüzyıl geçti. O zamandan beri bilimler, alanlarını çok genişlettiler. Bu genişlemenin belirli bir zaman dilimi içinde nereden nereye geldiğini anlamamız için en iyi rehber, yine eski ansiklopedilerdir. Bu konuda bize 1871'de yayımlanmış Meyer Ansiklopedik Sözlüğünün Hitit maddesi yararlı bir örnek olacaktır.
    Burada Hititler şöyle anlatılıyor: "İsrailoğulları'nın Filistin'de karşılaştığı bir Kenan Ülkesi ulusudur. Hebron'un aşağı kesiminde, Amoritler'e komşu otururlardı; sonraları Bethel'in kuzeyine geçtiler. Hazreti Süleyman'ın egemenliği altına girdiler. Bir süre Suriye'de bir Hitit Krallığı da varolmuştur."
    Ansiklopedide bu bilgi yedi satırdır. Sadece kısa oluşu bakımından değil, üstelik birçok önemli noktadaki yanlışları nedeniyle kusurlu bir bilgidir. Aslına bakılırsa bu satırlar Kutsal Kitap'ın (Ahd-i Atik - Tevrat) (5) gelişigüzel değindiği şeylerin olduğu gibi aktarılmasıdır, o kadar!
    O halde tarihçiler, 1871 yılında Hititler hakkında hiç denecek derecede çok az bilgiye sahiptiler. Bugün bu ulusun M.Ö. 2. binyılda çok büyük bir siyasal güç olduğunu, egemenliğini bütün Küçükasya'dan sonra Suriye'ye de yaydığını, Babil'i (6) fethedip Mısır'la başarılı savaşlar yaptığını öğrendiğimiz zaman, kendine özgü yazısıyla, kendine özgü hukuk düzeniyle köklü kültürünü kanıtlamış böylesine dev bir gücün arkeologların kazmasından, tarihçilerin karşılaştırmalar yapan gözünden 20. yüzyıla varıncaya dek nasıl kaçmış olduğuna insanın bir türlü aklı ermiyor.
    Ya sonunda bir avuç bilim adamının, yirmi kişiden az insanın, ilk kazmanın vurulduğu andan itibaren 15-20 yıl içinde, o zamana kadar bilinmezliğin karanlığında kalmış bir kültürü aydınlatmaları, hayran olunacak bir iş değil midir? Bu alanda ilk kazmayı vuranın çok şanslı kişilerden biri olduğunu, bu işin onu bir arkeolog yaptığını da belirtmek gerek. Ancak bunu anlatmazdan önce, tarihini örten esrar perdesini araştırıcılarla birlikte açacağımız ülkeye de şöyle bir göz atmalıyız.


KÜÇÜKASYA... Büyük Asya kıt'asının eklemesi. Sadece bir uzantısı, bir devamı değil, aynı zamanda bir modeli. Eskiler, Küçükasya - Asia Minör adını vermekle, burasının, büyük Asya'nın biçim ve çizgilerini tekrarlayan bir yer olduğunu belirtmek istemişler: Orta kesimde yüksek yayla, etrafını kuşatan sıradağlar ve her yanda sekiler halinde vadilere doğru inen bir arazi.
    Aslında bu tam bir Asya kıt'ası modeli değildir; eskiler, büyük Asya'nın kuzey ve doğu sınırlarını bilmediklerinden böyle bir benzetmeye kalkmış olmalılar.
    Bugün Küçükasya'dan trenle, kamyonla, otobüsle ve Amerikan taksileriyle geçiliyor. Kimi zaman da atla gitmek zorunluluğu doğuyor. Altınızda çatırdayan tahta eğerin üstünde doğrulup burasının nasıl bir ülke olduğunu seyrettiğinizde, aynı anda bir zamanlar nasıl bir ülke olduğunu da seyretmiş olursunuz. Bugün hâlâ Anadolu'nun içlerinde yekpare tahta tekerlekli öküz arabalarına, kağnılara rastlayabilir, gıcırtılı inlemesini millerce öteden duyabilirsiniz.
    Bugün güneşin altında uzanan boz renkli köylerin durumu, üç binyıl önce zengin Asur'dan (7) Anadolu'nun bağrına alışveriş için ilk Asurlu tüccarların sokulduğu zamandakinden pek farklı olmasa gerek. Bu köylerin evleri hâlâ kerpiçtendir. Kavurucu güneşte bel veren, arada bir görülen sağanaklarda parça parça eriyip giden kerpiç... Bu yüzden köyler acayiplikleri seven bir hayal gücü tarafından yaratılmışcasına çirkin görünümdedirler. Yirmi yıl bile ömrü olmaz kerpiç evlerin; yıkılıverirler, yıkıntısı üzerine torunlar yenilerini yaparlar, işte "arkeolojik tabakalar" da böyle oluşur. Küçükasya, İspanya'dan, Almanya'dan, Amerika'dan, Kaliforniya'dan daha büyük değildir. Avustralya'daki Queensland eyaletinden biraz küçüktür.
    Coğrafyası bakımından merkez noktası sayılan Kayseri'de, Amsterdam'daki gibi kış, Toulouse'deki gibi de yaz olur. Toros boğazlarında bugün de yaban hayvanları dolaşır; kurt sürüleri koyun ağıllarına saldırır ve Afrika sürüngenleri, kayalarda güneşlenir. Ve karanlık çökünce sırtlanlar katırtırnağı ormanlarında dolaşmaya, çakallar gece şarkılarını söylemeye başlar.
    Kuzeydoğuda çay yetiştirilir, güneybatıda pamuk ve turunçgiller. Adana'da bir köylü gördüm; Antikçağ'dan kalma bir duvarı rüzgâr siperi yapmış, küçük bahçesinde limon yetiştiriyordu.
    Yazılıkaya'da, Hititler'in Boğazköy'ündeki (8) bu kutsal yerinde bir bekçi vardır; tapınağın avlusunda tanrı kabartmalarının dibinde özenle yetiştirdiği acı soğanları toplar, karısına götürürdü.
    Irmak vadilerinde ve dar ovalarında tütün yetişir; afyon, tahıl ve zeytin yetişir. Ama böyle yeşil vadi ülke boyunca kaç tanedir?
    Küçükasya'da gemi trafiğine elverişli bir tane bile akarsu yoktur. En büyüğü Kızılırmak'tır; Antikçağ'ın Halys'ı. Kral Krezus buradan geçmezden önce kâhinlere danışmış; ırmağı geçerse, kehanet gerçekleşecek, büyük bir devlet yıkılacakmış. Dedikleri gibi de olmuş, Krezus kendi devletini yitirmiş.


Küçükasya'nın bitki örtüsü

    Kızılırmak doğudan gelerek Orta Anadolu'da kocaman bir yay çizer, sonra da kuzeydeki dağları yarıp Karadeniz'e dökülür, öteki ırmaklar daha da önemsizdir.
    Küçükasya'nın üçte biri yüksek yayladır; susuz, bitkisiz, yer yer çıplak kayalarla delinmiş bozkırdan bir halıdır. Arada bir, mavi mavi parıldayan büyük bir su birikintisi göze çarpar; bir tuz gölüdür bu. Bu topraklarda yüce soylu bir tekdüzelik vardır, renkler kavruk ve mine gibi yanıktır. Çoğu zaman ürperti verir insana. Yalnız başına giden bir atlı karşınıza çıktığında, sanki bir tehlike gelişiyormuş izlenimini uyandırır. Bir dağ dizisine yaklaşılınca ürküntüler sarar her yanınızı, sanki orada çok daha kötü şeyler sizi tehdit edecektir; sanki çok daha bilinmezlerle dolu bir dünya beklemektedir.
    Kerpiç köylerden birine varırsınız, ilkin bir mezarlık gibi görünür; titrek ışık oyunlarıyla yakıcı sıcağın altında evlerin kapıları ölü gözleri gibi bakar. Sonra adamlar çıkar ortaya, kadın göremezsiniz; birkaç meraklı çocuk bir el işaretiyle kovalanır. Ve adamlar ağır adımlarla yanınıza gelir, çizgileri oynamayan yüzlerinde meraklanmanın en küçük belirtisini bile göremezsiniz. Yabancının çevresinde halka olurlar, sonra da hiç konuşmadan ona bakarlar. Derken bir bardak çay yabancıya uzatılır, yabancı da susan yüzlerin çemberini gözden geçirip sıkıntıyla gülümser.
    Burada Yakındoğu insanlarının kulak tırmalayan patırtısı yoktur, burada masallardaki Doğu ülkelerinin renkli görkemi yoktur. Burada garip bir onur, bir ağırbaşlılık gözünüze çarpar; aynı duygu bu topraklara, bu dağlara, bu yaylalara baktığınız zaman da içinizde belirir. Burada insan davranışlarına toprak yön vermiş, onları kendisine benzetmiştir.
    Küçükasya'dan geçen ulusların sayıları da, çeşitleri de öylesine çoktur ki, Eskiçağların başlarında - sadece bir tanesini saymazsak - uzun süre ayakta kalabilecek büyük devletlerin kurulması olanağı bulunamamıştır. Bunlar, 4. binyıla kadar hep birbirleriyle dövüşüp durmuş uluslar, boylar, insan sürüleridir.
    Ele aldığımız konu, genel tarih ve coğrafyadan daha çok arkeolojik araştırmaların anlatımıyla ilişkili olduğundan, gözlemlerimizi artık bu noktada kesiyoruz.
    Bunlar, öğreneceğimiz tarihsel gerçekler karşısında duyacağımız hayreti biraz daha artırmaya yarayacaktır. Tarihsel gerçek ise, böylesine paramparça bir ülkenin ilkçağlarında çeşit çeşit boyların bir araya gelip bir ulus oluşturmasıdır; birleşik bir devlet kurmak için hiç de elverişli ön koşullar bulunmadığı halde, kısa süre içinde önasya'nın en büyük siyasal gücü düzeyine erişmesidir; üstelik kültürel etkisini Grek dünyasına kadar uzatması, belki de bunu henüz bilemediğimiz bir derinlikte yapmasıdır.
    Modern araştırmanın bu ulusla ilk rastlaşması, hem de bunu dolaylı yollardan değil de doğrudan doğruya, onun eski başkentine el atarak yapması ayrı bir garip hikâyedir.


GEÇEN YÜZYILIN (1001Kitap: 19. yy) 30. yılı başlarında bir Fransız araştırıcı, iç Anadolu'ya yapacağı geziyi özene bezene planlıyordu. Daha sonra, "amacım, eski Tavium (9) kentinin yerini bulmaktı" diye yazar; "bütün ipuçları, bu kentin eski Halys'in - Kızılırmak'in - kıyısında verimli bir bölgede bulunması gerektiğini gösteriyordu." Fransız'ın ön hazırlıkları sırasında yakındığı türlü işler olur. Gezi notlarında bunları okuyoruz. Önemli değildir bizim için. Ama sonunda Türkiye'ye gelmeyi başarıyor: "Her ne kadar derlediğim bilgilerin hepsi eksik şeyler idiyse de, ben, yine kervanımı 28 Temmuz 1834'te harekete geçirdim. Kuzeye gidiyorduk."
    Kısa bir süre sonra Kızılırmak'ın büyük yayı içinde küçük bir köy olan Boğazköy'dedir. Burada tek başına atla dolaşırken birdenbire harabelerle karşılaşır. Soluk kesen bir görünümdür bu. Burasını tarihte bir yerlere bağlamaya kalkışırsa da bu kez büsbütün çaresiz kalır.
    Arkeolog ve gezgin Charles Felix-Marie Texier (1802-1871), bilim aşkıyla çeşit çeşit geziler yaptı; 19. yüzyıl onun gibi geçmişin patikalarına sapabilmek için can atan insanlarla doludur. Yine bu yüzyıl, teknik bilimlerin evrimini yansıtan bir ayna gibidir, aynı zamanda o güne kadar tarihin dayandığı temellerin artık bu yüklü taşımaya gücü yetmeyeceğini de gösteren geleceğe yönelik bir objektiftir.
    Tavium'u arayan Texier, Boğazköy'de dikkatini çeken birkaç şey öğreniyor ve bunların doğruluk derecesini denetlemek istiyor. Yıkık kerpiç evlerin arasından tepeye doğru giden berbat bir yola sapıyor, yalçın kayalarla kaplı tepeye tırmanıyor. Ve birden gördüğü manzara karşısında afallayıp duralıyor:
    Önüne, sıra sıra dizilmiş dev taş bloklar çıkmıştır; karşısında binlerce yılın aşındırmasına rağmen yine de sanki ezelden beri varmışcasına bir yapının temelleri yatmaktadır. Devler tarafından yapılmış gibi ölçülere sığmaz büyüklükte bir yapıdır bu.
    Tepeye tırmanmaya devam ediyor, pervasızca mahvedilmiş bir arazide çevreyi seyrediyor; bir duvar kalıntısına rastlıyor, adımlıyor, uzunluğu bir kilometredir.
    Tepenin doruğuna vardığında dört bir yanını gözden geçirir. Görebildiği kadarıyla bütün bu harabeleri zihninden pergele vurur ve bu yıkıntıların bir zamanlar bir şehir meydana getirmiş olduğunu anlar; hem de "en parlak çağındaki Atina kadar büyük bir şehir."
    Böyle bir şehri kimler kurmuştu? Burası Tavium olabilir miydi?
    Yoluna devam ederek duvarda iki heybetli kapı buluyor. Birinde bir insan vücudu kabartması vardır, belki bir kralın kabartmasıdır; insandan büyük, hiç bilinmeyen bir üslupta yapılmış, o güne kadar gördüklerinin hiçbiriyle karşılaştırmaya girişemeyeceği bir kabartmadır, öbüründe taştan bir aslan heykeli vardır.
    Bunların resimlerini yapar, sonra da yanındakilere kopyalarını çıkarttırır. Ancak ne var ki, ressamlar kendi çağlarının çocuklarıdır; onlardaki burjuva ruhu, Fransız restorasyon döneminin biçim verdiği bu ruh böyle anıtlara sadece hayranlık duyabilir, fakat onu kavrayamazdı. Bu yüzden de onların bize resim halinde bıraktığı aslanlar hayal ürünüdür. Hele cepheden bakıldığında 19. yüzyılın ilk yarısında moda olan Biedermeier (10) stiliyle yapılmış yakıştırma aslanlardır.
    Gördükleri karşısında Texier ilk yorumu yapacak gücü kendinde buluyor:
    "Tepeden tırnağa eski Tavium'u bulmak düşüncesiyle yüklüydüm; bu harabelerde bir Jüpiter tapınağını, yanıbaşında Strabo'nun anlattığı düşkünler yurdunu göreceğimi umuyordum... Ama bir süre sonra bütün bu düşüncelerden vazgeçmek zorunluluğunu duydum."
    Arkasından da şunları ekliyor: "... burada Roma çağlarından herhangi birine yerleştirilebilecek cinsten hiçbir yapı yoktu. Harabelerdeki bu kendine özgü ve görkemli karakter, şehre tarihsel adını vermeye kalkıştığımda beni olağanüstü sıkıntılara uğrattı."
    Daha sonraları resimlerini baskıya vereceği sırada, kendisinden bir yıl sonra Boğazköy'ü görüp aynı şekilde burayı Tavium sanan İngiliz William Hamilton'un notlarını gözden geçirdi ve ayrıca Antikçağ yazarlarının verdiği bütün bilgileri bir kez daha inceleyip kendi görüşüyle karşılaştırdı. Arkasından da yeni bilgilere dayanarak harabeleri Tavium sanan görüşlere karşı çıktı ve burasının Krezus (11) ile Keyhusrev'in (12) önünde ünlü savaşlarını yaptıkları Pteria olduğunu ileri sürdü.
    Ne var ki Texier'i başka sürprizler bekliyordu. Köylülerden biri, onu Boğazköy'den hayli ötelere götürdü; güçlükle yürünülen bir patikadan derin bir ırmak vadisine indiler; karşı tepelerdeki düzlüğe varmaları iki saat sürdü. Ve orada Yazılıkaya dediğimiz yeri buldu.
    Yalçın bir kaya kitlesi dimdik göğe yükseliyordu. Geniş bir yarık açılmış ve bu yarıktan bakıldığında kabaca düzeltilmiş yontma taşlar üstünde garip resimler göze çarpmaktaydı. Texier bu duvarların üstünde tören alayı halinde yürürken taşlaşmış tanrılar gördü; başlarında sivri külahları vardı, elbiselerin belleri kemerliydi.
    Kaya yarığından sağa sapınca, bu defa da başka resimlerle karşılaştı. Bunlar, değişik elbiseli, değişik kişilerdi; kafalarında sivri külahlar yerine takke biçimi başlıklar vardı. Figürlerden ikisi kanatlıydı, ötekiler de, ellerinde ne olduğu pek seçilmeyen bir şeyler tutuyorlardı; arka arkaya sıralanmışlardı ya da artlarından hayvanlar geliyordu.
    Texier gördüğü bu taştan garip geçit alayından afallamış bir halde çıkış yerini aradı. O zaman sol yanda dar bir aralığın, daha dar bir kaya yarığına açıldığını fark etti. Giriş yerinde olduğu yerde mıhlanıp kaldı, geçitte sağlı sollu taşlara oyulmuş kanatlı iki dev vardı. İnsanüstü bu iki varlık, girişin bekçiliğini yapıyor gibiydiler.
    Texier duraksadı, ama yine de içeri girdi. Batı yönündeki düz duvarda yeniden bir geçit alayı gördü. On iki savaşçıydılar, kimbilir belki de tanrıydılar; arka arkaya dizilmişler, sert adımlarla yürüyorlardı. Hedeflerine erişmek çabasıyla kendilerinden geçmiş, korkunç bir katılık içindeydiler. On iki kişiydiler; başlarında sivri külahları, omuzlarında eğri kılıçları, uygun adım yürüyen on iki kişi.
    Bunların çaprazlama karşısındaki taşta çok iri bir figür vardı; korumak istercesine daha küçük bir figürü kucaklıyor, onun üzerinden uzattığı kolu, çiçeğe benzer bir şekli boşlukta tutuyordu. Bu şekil ise hiyeroglife benzer bir yığın işaretten oluşmuştu. Besbelli bir şeyin simgesiydi bu... ama neyin?
    Texier bunları seyretti, sonra tekrar büyük avluya döndü. O zaman aynı işaretlerin burada da bulunduğunu gördü. Bazıları havanın ve zamanın etkisiyle öylesine hırpalanmıştı ki, birer işaret olduğunu seçmek bile güçleşmişti. Bütün bu işaretler bir süsleme, birçok bezek miydi? Yoksa bir yazıtın parçaları mı?
    Yazılı kayalardan ayrılırken Texier, giriş yerinin önündeki düzlüğü şöyle bir gözden geçirdi. O zaman bir duvar kalıntısı fark etti. Neyin duvarı olabilirdi? Bir yapının mı? Yarık kayaya giriş için yapılmış büyük bir kapının mı?
    Artık kesinlikle anlamıştı. Burası çok eskiçağlardan kalma kutsal bir yerdi. Her şeyi kendine özgü bir kaya tapınağıydı.
    Peki ama, kimler yapmıştı burasını? Hangi ulusun din törenleri için kullanılmıştı?
    Boğazköy harabelerine doğru baktı; vadinin ötelerinde inişli çıkışlı görüntüsüyle yamaçlara doğru yayılıyor, üstünde yakıcı bir güneş parlıyordu. Burası Tanrı'nın yumruğunu sıkarak işe koyulup yarattığı topraktı. Daha sonra buralarda bir ulus yaşamış, doğadaki yalçın kayaları taş bloklarla daha da yükseltip daha da yalçınlaştırmıştı. Şu anda bile karşıdaki duvar kalıntısına bakılınca dimdik yükselen kısımlardan, buranın eskiden çatıyla örtülü olduğu anlaşılıyordu. Böylesine heybetli bir yapıyı dikme hevesi ancak çok kudretli krallarda, zengin ve güçlü uluslara egemen olmuş kişilerde bulunabilirdi.
    Texier, birkaç cilt tutan anıtsal eseri, "Description de L'Asie Mineure - Küçükasya Üzerine"yi) 1839'da ve Paris'te yayımladı. Bu eserinde şu gerçeği kabul etmek zorunda kaldığını belirtiyordu: Boğazköy harabeleri, büyük kültürü olan bir ulusun varlığını kanıtlamaktadır.
    Fakat, 19. yüzyılın tarih bilimi, bütün M.Ö. 2. binyıl boyunca Küçükasya bölgesinde böyle bir ulusun yaşadığından habersiz bulunmaktaydı.


TEXIER, çağının bilimi için bütünüyle can sıkıcı olan şeyler göstermişti. Harika bir yazı ve resim malzemesi elde et, sonra da bunları açıklamak için en küçük bir dayanak noktası bile gösterme!

    Görülmüş iş değildi bu ve her uzmanı daha başlangıçta çileden çıkarmaya yeterdi. O sıralarda henüz genç bir bilim olan arkeolojinin ilgisi, 1839'dan sonraki yıllarda Mısır ve Mezopotamya'da yapılmış şaşırtıcı kazılara yönelmiş; Lepsius ve Mariette, firavunlar ülkesinde olağanüstü eserler keşfetmiş, Botta ve Layard da Asur kültürünü aydınlığa çıkarmıştı. Heyecan uyandıran bu kazılara rağmen, araştırıcılar, Anadolu'daki esrarlı harabeler karşısında susup durma yoluna gidemediler, çünkü durmadan yeni haberler gelmekteydi.

Hititler - Mısır anıtlarında böyle tasvir ediliyor.

    Texier'den kısa bir süre sonra Hamilton, yalnızca Boğazköy'e gitmekle kalmamış, buradan pek uzakta olmayan Alacahöyük (13) köyünde yeni bir harabe alanı da keşfetmişti. Alman gezginleri H. Barth ile A. D. Mordtmann, 1859-1861 arasında Boğazköy'ü inceleyip Texier'in tıpkısı bilgiler vermişler ve onun kabataslak yaptığı planlan da düzeltmişlerdi. Fransız Langlois, aynı yıllarda Tarsus dolaylarını dolaşmıştı. 1862'den itibaren Fransız bilgini Georges Perrot, bütün Anadolu'yu kapsayan bir inceleme gezisi yapmış ve çok ilginç bir dizi yeni anıt keşfetmişti. Bu arada eski Boğazköy kenti sınırları içinde, üstü işaretlerle kaplı eğik bir kayayı, Nişantepe'yi bulmuştu. Gerçi işaretler iyice silinmiş ve yer yer taşın üstünde kazıntılara dönüşmüştü ama, yine de Texier'in Yazılıkaya'da keşfetmiş olduğu özelliklerin aynını göstermekteydi.
    Bu taşın çok önemli bir keşif sayılması gerekirdi, fakat malzemenin bolluğu nedeniyle Perrot, bunu ancak, ressamı E. Guillaume'un çabasıyla 1872'de yayımlamıştır.
    On yıl sonra Alman Karl Humann, Yazılıkaya'daki birkaç kabartmanın ilk kalıplarını çıkardı. Arkasından da Boğazköy ören alanının doğru ölçülere göre ilk kez tam planını yapmayı başardı. Bu başarısını biraz da eski mesleğine borçluydu, zira arkeolojinin büyüsüne kendini kaptırmazdan önce demiryolu mühendisliği yapmış, sonra da Bergama sunağı kazısını bitirerek dünya çapında üne erişmişti.
    1887'de Perrot, o zamana kadar Anadolu da bulunan esrarlı anıtlarda keşfedilmiş ne varsa hepsini büyük bir toplu-eserde bir araya getirdi: "Histoire de L'Art Dans L'Antiquite - Antikçağ Sanat Tarihi". Anadolu eserleri arasında ancak birkaç resim ve işaret kümesi hakkında bazı sanılar ileri sürebilmekteydi. Sanı dediğimiz bu görüşler, aslında ötekiler için de gerçeğin ta kendisiydiler.
    187O'te iki Amerikalı, Suriye'de yaptıkları bir geziden sonra birkaç taş hakkında bilgi vermişlerdi. Söz konusu bu taş plakalar, bulundukları yere göre 'Hama Taşları" diye adlandırılmış ve Anadolu harabelerinin esrarını çözme çabasında yeni bir dönemi başlatmışlardı. Ancak Amerikalılar bu taşların hiç de asıl kâşifleri değillerdi. Bunlar, daha 58 yıl önce keşfedilmişlerdi; hem de 19. yüzyılın en ilginç bir gezgini tarafından.


1809 YILINDA Doğu ülkelerine özgü kılığıyla sakallı bir adam, Malta'dan Suriye'ye giden bir gemiye bindi. Adının Şeyh İbrahim olduğunu ve Doğu Hindistan Kumpanyası'nda tüccar olarak hizmet gördüğünü söylüyordu.
    Suriye'de üç buçuk yıl kaldı. Çok garip bir tüccardı bu Şeyh İbrahim; kimi zaman Halep'te, kimin zaman Şam'da oturuyor, alışveriş yapacağı yerde yöresel dilleri inceliyor; tarihle, coğrafyayla ve özellikle de Kur'an'la uğraşıyordu. Bu çalışmalarına yalnız geziye çıkmak için ara vermekteydi. Güneyde Kutsal Topraklar'a, doğuda Fırat boylarına gitti; Antakya'da, Asi ırmağı vadisinde dolaştı; Hazreti Musa'nın kardeşi Aron'un öldüğü kutsal Hor dağına çıktı; bir Habeşistan gezisinde casus diye tutuklandı, sınırdışı edildi ve Mısır'a geldi. Bir paşa, onu iki Arap doktorun karşısına oturtup sınava çekti. Bu sınavda müslüman yasalarını bilip bilmediği, tanıtlaması gerekiyordu. Sınavı öylesine parlak şekilde başardı ki, dört ay süreyle "yasak şehir" Mekke'ye gitmek olanağını elde etti. Seksen bin hacı adayıyla birlikte Arafat dağında şeytanı taşlayıp hacı oldu. O günden sonra da adının başına "hacı" unvanını koymak hakkını kazandı. 1817 yılında yeni bir geziye hazırlanırken, 33 yaşında Kahire'de öldü; hem hacı, hem şeyh olmasının gerektirdiği saygıların hepsi kendisine gösterilerek müslüman mezarlığına defnedildi.
    Bu Şeyh Hacı İbrahim'in asıl adı Johann Ludwig Burckhardt'tır. 1784'te doğmuştu; günümüze kadar önemli diplomatlar ve tarihçiler yetiştirmiş Baselli eski bir soylu ailedendi. Ölümünden sonra Doğu ülkelerine ait orijinal elyazmalarından oluşan 350 ciltlik derlemesi ile günlük defteri Cambridge Üniversitesi'ne miras kaldı. Günlük defteri; coğrafya, eski diller filolojisi ve arkeoloji için eşsiz bir kaynak oldu. Olağanüstü ilginçlikteki bu defter taranıp yeni eserler hazırlanmıştır.
    Bu çeşit kitaplardan birinde, Londra'da ve 1822'de yayımlanmış "Travels in Syria and the Holy Lana - Suriye ve Kutsal Ülkede Geziler"de Asi ırmağı vadisindeki Hama şehrinde bir taş yüzünden kalışını anlatır. Pazarda, bir evin köşesinde bulunan bir taştır bu. Taşı şöyle tasvir eder: "Üzerinde küçük figürler ve işaretler olan bu taş, bir çeşit hiyeroglif gibi görünüyordu, ancak Mısır hiyerogriflerine de hiç benzemiyordu."
    1822'de, Texier'in büyük eseri yayımlanmazdan 17 yıl önce, kimsenin bu sözlerden haberi olmayışı doğaldır; o yüzden de anlattığı şey, çok ilginç bir gezi macerasının olay bolluğu içinde kaybolup gitmiştir.
    Aradan 58 yıl geçer; iki Amerikalı, Konsolos Augustus Johnson ile misyoner Dr. Jessup, tıpkı Burckhardt gibi Hama çarşısını gezmektedir. Bunlar da en az Şeyh İbrahim kadar meraklıdırlar. Ve, İbrahim'in keşfettiği "yazılı taşlar"dan sadece bir tane değil, "üstü bir yığın küçük figür ve işaretlerle kaplı" üç tane taş bulurlar.
    Johnson, bir yıl sonra American Palestine Exploration Society - Amerikan Filistin Araştırma Kurumu önünde buluntular üzerine bilgi verir; fakat elinde ne taşların kalıpları vardır ne de tıpkı eskizleri. Çünkü, ellemek amacıyla taşlara yaklaşmaya kalkıştıkça, her seferinde yerli halktan feryatlar kopmuş, vahşi gösteriler başlamış ve insanların yüzlerinde eyleme geçeceklerini gösteren çizgiler belirmiştir.
    Bu esrarlı işaretler zamanın akışı içinde batıl inanca dayalı bir dokunulmazlık değeri kazanmıştı. Bu batıl inanç öğesi, kısa bir süre sonra Halep'te buldukları, üstünde aynı "hiyeroglif yazılı taşta daha da belirgindi. Yerliler bu taştaki işaretlerde hastalık iyileştirme gücü bulunduğuna inanıyor, özellikle göz hastalığı olanlar uzak yerlerden gelerek, artık iyice aşınıp düzleşmiş taşa alınlarını sürüyor, böylece dertlerinden kurtulmayı diliyorlardı.
    Bu taşları yakından incelemeyi kafasına koyan bir araştırıcının, başına bir şey gelmeden amacına ulaşması için tam bir yıl beklemesi gerekmiştir. Bu araştırıcı William Wright'tı; o zamanlar Şam'da oturan İrlandalı bir misyoner.
    Kendisine bir rastlantı yardım ediyor. Böyle bir rastlantı sonucu şans yüzüne gülmeseydi, yığınla keşiflerden hiçbirini yapamayacaktı. 1872'de Suriye Valisi değişiyor; bu vali tutucu, bağnaz, Batı biçimi araştırma girişimlerine karşı çıkan bir adamdı. Yerine gelen Suphi Paşa ise, aksine, açık düşünceli, liberal biriydi. Hama Taşları'nı duymuş ve rahip William Wright'a inceleme yapması için izin vermişti.
    Wright, 25 Kasım 1872'de, bu arada bilim çevrelerinde artık tanınmış bulunan taşları üçüncü kez buluyor (aslına bakılırsa, beşinci kez buluştur bu; bu arada başka iki gezgin grubu daha Hama'ya gelip gitmiştir). Wright'ın kendinden öncekilerden farklı bir durumu vardı; vali paşanın himayesi altındaydı. Bu himaye yalnız sözde kalmamış, paşa, onun yanına askerler de katmıştı. Onların yardımıyla Wright taşları evlerin duvarlarından çıkartır. Çok da güç bir iş olur bu; ikide bir yerlilerin başlattığı gösterilerle aksar. Çünkü, Halep'teki taşın göz hastalıklarını iyileştirdiğine inanılması gibi, bura halkının da taşların romatizmayı geçirdiğine inancı kesindir.
    Taşlar, paşanın Hama'ya geldiğinde kaldığı konakta muhafaza altına alınınca, hamallardan biri, yerlilerin küme küme toplandığı haberini getiriyor. Arkasından bağnazların konağı basacakları ve taşları yabancılara vermektense, parçalamaya kalkışacakları söylentisi duyuluyor. Üstelik polis de Hamalılar'dan yanadır.
    "Bir bunalımın oluşmakta olduğunu görüyordum," diye yazar "Wright. Askerler tarafından korunarak Hama sokaklarından geçiyor, halk galeyan halindedir; onlarla konuşuyor ve paşanın taşları ertesi sabah tarttırıp buna göre parasını ödeyeceğine dair söz verdiğini söylüyor. Halk, alaylı cevaplar veriyor, çünkü devletin parayla ilgili vaatleri konusunda hayli acı tecrübelere sahiptirler.
    O zaman Wright, askerle gözlerini korkutup, eğer zorbaca hareketlere yeltenirlerse paşanın şiddetli cezalar vereceğini söyleyerek tehdit ediyor. Sonunda sinirleri harap olmuş bir halde evine varıyor. Notlarında "uykusuz uzun bir gece geçirdim" diye yazar.
    Ama, hiçbir olay çıkmıyor. Ertesi sabah Suphi Paşa söz verdiği gibi parayı ödeyerek, yerlileri büyük bir şaşkınlığa uğratıyor. Ne var ki tehditle yatıştırılmış ve parayla geçiştirilmiş olan öfke, birden tekrar kabarmıştır. Geceleyin görülmemiş parlaklıkta bir göktaşı düşmüştür; bu olay ateşler saçan bir yıldızın gökten inişi şekline dönüşüyor; sokaklarda koşuşan dervişler, bilen bilmeyen herkese bunu bir felaket habercisi olarak duyuruyorlar. Yerliler hemen bir topluluk meydana getirip, paşanın huzuruna çıkıyorlar: Bu olay, taşların buradan uzaklaştırılmaması gerektiğini gösteren göksel bir belirti değil midir?
    Paşa uzun uzadıya düşündükten sonra, göktaşının herhangi bir zarar verip vermediğini, insan ya da hayvanın ölümüne yol açıp açmadığını soruyor. Hayır, böyle bir şey olmamıştır; topluluk da bunu doğruluyor. O zaman paşa, kurnazca bir soru yöneltiyor: "Böyle görülmemiş parlaklıkta bir ışık, acaba yapılan işi göklerin de onayladığına işaret değil midir?"
    Böylece taşlar ilk postayla İstanbul'a sevkediliyor. Fakat William Wright daha önceden kalıplarını çıkarmak iznini koparmıştır. Ve bu kalıplar Londra'ya, British Museum'a. gidiyor.


TEXIER, Anadolu'nun kuzeyinde harabeler gördü, ama bunların ne olduğunu bir türlü kestiremedi. Wright, Hama yazılarının kalıplarını çıkardı, ama bunların neyi gösterdiğini anlayamadı. O zamanlar Anadolu harabeleri ile Suriye'deki taşlar arasında bir ilişki olabileceğinin akla gelmeyişini doğal karşılamak gerekir. Çünkü bunun için zorunlu olan bağlantı zinciri henüz takılmış değildir.
Karkamışlı savaşçı     Bu sırada British Museum'dan W. H. Skeene ile George Smith, Fırat'ın sağ kıyısında bulunan Cereblusda büyük bir ören-tepesi keşfettiler (Cereblus, Europus'tan gelir, Grek-Suriye döneminde kentin adı böyleydi). Bu öreni inceleyen İngilizler, burasının Asur kaynaklarında adı geçen Carchamish - Karhemiş - Karkamış olduğu sonucuna vardılar. Nitetkim bunda da haklı oldukları kısa bir süre sonra kesinlikle anlaşıldı. Daha toprağın yüzeyine ilk kazmalar vurulunca, aynı esrarlı işaretlerle kaplı bir yığın figür gün ışığına çıkıvermiş. Bu figürler, bütün araştırıcıların ilgisini her geçen gün biraz daha çeken insan başları, eller, ayaklar, hayvan başlarıydı; halkalar, hilaller, kancalar ve sütunlarla karışık haldeydiler. Her şey bu işaretlerin bir yazı olduğu kanısını güçlendiriyordu, işin en şaşırtıcı yanı da, bunların yayılma alanının hiç de sadece Kuzey Suriye sınırları içinde olmadığıydı.
    E. J. Davis, bu işaretleri Tarsus dolayında İvriz'de anıtsal bir kabartmada bulmuş; ayrıca üstünde yine bu işaretler bulunan mühürler ele geçirmiş, bir süre sonra da Texier'in Yazılıkaya tanrı figürleri yanında keşfettiği hiyerogliflerin, Suriye'dekilere benzediğinden kimsenin kuşkusu kalmamıştı. Hatta bu esrarlı yazılar İzmir dolaylarında bile bulunmuştu.
    Ortaya kelimenin tam anlamıyla şaşırtıcı bir olgu çıkmaktaydı. Çünkü bu işaretlerin gerçekten bir ve aynı kökeni vardı, öyleyse bir zamanlar Ege kıyılarından Suriye'nin içerlerine kadar bütün Anadolu'da yazısını kullandıracak derecede güçlü bir ulus yaşamıştı. Ortaklaşa bir yazısı olan böyle bir ulusun bir de ortaklaşa kültürü olmalıydı. Ne var ki, bu yazı işaretleri ile aynı üslupta olduğu besbelli birkaç anıt bir yana bırakılırsa, böyle bir ulusun varlığını gösteren başka hiçbir belirti, onlardan söz eden tek bir kaynak yoktu.
Alacahöyük'te bulunmuş altın kupa     Acaba gerçekten yok muydu? Yoksa bazı kaynakların verdiği bilgilere o güne kadar gerektiğince dikkat mi edilmemişti?
    Tartışmaların herhangi bir olumlu sonuca varmadığı 1879 yılında, bir İngiliz bilgini İzmir dolaylarındaki tepeleri inceliyordu. Bir yıl sonra da Londra'da, Society for Biblical Archaeology - Kutsal Kitap Arkeolojisi Kurumu'nda bir konferans veriyor ve kutsal kitabın çeşitli yerlerini tanık göstererek, bilimsel açıdan gözüpek bir tez ortaya atıyordu. Bu bilgin, o zamanlar 34 yaşında bulunan ünlü İngiliz arkeologu Archibald Henry Sayce idi ve Britannica Ansiklopedisi yaşayan kimselere çok ender yer verdiği halde, onun hakkında daha sağlığında "...Doğu bilimlerine yaptığı hizmetleri bir bir anlatma olanağı yoktur" diye yazmıştı.
    İşte bu Sayce, son onyıllar içinde Küçükasya ve Suriye'de ortaya çıkarılan anıtlarla yazıtların hepsinde belirli bir karakterin bulunmasını, bunların Hitit ulusuna ait olmasıyla açıkladı. Bu ulustan Kutsal Kitap'ta açıkça söz edilmekteydi; ancak o güne kadar önemsiz sayılmış, hiçbir zaman tarihsel araştırma konusu yapılmamıştı.


Dipnotlar:
(1) Bkz.: Açıklamalar bölümü.
(2) M.Ö. 486-465 arasında Pers Kralı. Gemilerden köprü kurarak Çananakkale Boğazı'nı geçti. Atina'yı yaktı. Salamis deniz savaşında yenilerek geri çekildi.
(3) Polatlı yakınında Frigya'nın başkenti. (1001Kitap: Gordion)
(4) Bkz.: Açıklamalar bölümü.
(5) Bkz.: Açıklamalar bölümü.
(6) Güney Mezopotamya'da M.Ö. 1830-539 yıllarında yaşamış, başkenti Babil olan devlet. 1. Babil devletini Hititler M.Ö. 1530'da, 2. Babil devletini İskender, M.Ö. 331'de yıkmıştır.
(7) Kuzey Mezopotamya'da kurulmuş ve M.Ö. 2104-612 yılları arasında yaşamış devlet. Başkenti Musul yakınında Ninova'ydı. Sınırları savaşlara göre değişmiştir. Babilliler ve Medler, Asur egemenliğine son vermiştir.
(8) Ankara'nın 150 km. doğusunda, Yozgat'ın kuzeyindedir.
(9) Yeri kesin olarak saptanamamış, fakat çoğunlukla Kayseri yakınında, Kültepe'de bulunduğu kabul edilen Antikçağ kenti.
(10) 1815-48 yılları arasında etkili olmuştur. Mobilyada rahatlık ve sadeliği, resimde mutlu aile hayatını ve hoş doğa görünümlerini tasvir etmeyi amaçlamıştır.
(11) Kroisos, M.ö. 560-540'ta Lydia'nın zenginliğiyle ünlü son kralı.
(12) Büyük unvanlı Pers Kralı. Anadolu'yu ve Babil'i fethetti. M.Ö. 6. yüzyıl İran dilinde adı Kurus'tur.
(13) Çorum-Sungurlu'nun 24 km. kuzeybatısında.

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>