Kapak

İçindekiler

Önsöz (1. Basım)

Önsöz (2. Basım)

I. BÖLÜM: DİN İLE BİLİMİN BAĞDAŞMAZLIĞI
 - Dinsel Bağnazlık İle Bilim
 - Dinsel Bağnazlıkta Tehlikeli Olan Nedir?
 - Pozitivist Yaklaşım Gerçekçi miydi?
II. BÖLÜM: EVRİM DÜŞÜNCESİ
 - Evrim Düşüncesinin Kökeni
 - Evrim Düşüncesinin Öncüleri
 - Lamarck Kuramının yetersizliği
 - Darwin Kimdir, Bilimsel Devrimi Nasıl Algılandı?
III. BÖLÜM: DARWİNCİLİKTE YETERSİZLİKLER
 - "Yaşam Savaşımı" Üzerine Yorumlar
 - "Darwincilik"ten Ne Anlıyoruz?
 - Kalıtım Bilimi
 - Doğal Seleksiyonun Bilimsel Konumu
 - Evrim Rastlantı Varyasyonlarla Açıklanabilir mi?
IV. BÖLÜM: EVRİM KURAMININ BİLİMSEL KONUMU
 - Evrim Kuramına Tepkilerin Kaynağı
 - Fosillerden Ne Öğreniyoruz?
V. BÖLÜM: YAŞAMIN KÖKENİ
 - Nesnelerin Kökeni
 - Canlı Cansız Ayırımı
 - Gizemli Kavramların Sonu mu?
VI. BÖLÜM: İNSANIN BİYOLOJİK EVRİMİ
 - Teolojinin Duyarlılığı
 - Maymunla İnsanın Yakınlık Derecesi
 - Homo Habilis, Homo Eractus... Sonrası?
 - Evrim Sürekli Bir İlerleme midir?
VII. BÖLÜM: İNSANIN KÜLTÜREL EVRİMİ
 - İnsanın Doğadaki Konumu
 - İnsanla Hayvan Arasında Psikolojik Benzerlik
 - Kültürel Yaşamın Temeli
 - Düşünce Fizyolojiye İndirgenebilir mi?
VIII. BÖLÜM: TANRISAL DİZAYN
 - Tanrısal Varlığın Kanıtı: Doğal Düzenlilik
 - Doğal Seleksiyon Düzeni
 - Voltaire'in İsyanı
IX. BÖLÜM: YARATILIŞÇI SAVLAR VE TAKTİKLER
 - Yaratılış Tezinin "Bilimsel" Kanıtları
 - Çarpıtma Taktikleri
 - Mutasyon ve İşlevi
 - Doğal Seleksiyon Gelişmeye Elvermez mi?
 - Evrim Düşüncesi Bir Din midir?
X. BÖLÜM: İDEOLOJİ BUYRUĞUNDA BİLİM
 - Marxizm Açısından Kalıtım Bilimi
 - İdeolojinin Buyruğuna Giren Bilim
XI. BÖLÜM: BİLİM VE İDEOLOJİ
 - Bilim İle İdeoloji Bağdaşır mı?
 - Bilimin İdeolojik Olduğu Savı
 - Bilim Felsefesinden Beklediğimiz
XII. BÖLÜM: BİLİM İLE DİN
 - Bilim İle Dinin Çatışma Alanı
 - Teolojinin Bilimsellik Savı
 - Uzlaşma Olanağı Var mı?
EK METİNLER
 1. Charles Darwin: Kişiliği ve Bilimde Devrimsel Atılımı
(Cemal Yıldırım)

 2. Darwincilik: Tepkiler ve Eleştiriler
(Cemal Yıldırım)

ÇEVİRİ METİNLER
 3. Darwincilik Yıkıldı mı?
(Julian Huxley)

 4. 19. Yüzyıl Düşünce Dünyasında Darwin
(Bertrand Russell)

 5. Darwin'e Övgü
(Stephen Jay Gould)

 6. Düşünce Tarihinde Darwin'in Yeri
(Benjamin Farrington)

 7. Bilim Adamı Darwin: Bir Değerlendirme
(Jonathan Howard)


Bibliyografya






VIII. BÖLÜM

TANRISAL DİZAYN


Olguların ötesine gitmeyi reddedenler, çoğunluk, olgulara yaklaşmakta yaya kalırlar.
T. H. Huxley





    Tanrısal Varlığın Kanıtı

    Tanrı'nın varlığını kanıtlama çabasında teologların kullandığı klasik argümanların başında doğanın işleyişindeki düzen gelir. Canlılarda üstelik belli bir amaca yönelik görünen bu düzeni, şans ya da rastlantı ürünü saymak inandırıcı olmaktan uzaktır. 19. yüzyıl mekanik anlayışına karşı çıkan teologlar, kendileriyle ters düşme pahasına da olsa, bir analojiye başvurmaktan kendilerini alamazlar. Onlara göre canlı organizma bir saat gibidir, bir saat gibi çalışır. Saat nasıl birtakım rastlantı etkenlerin ürünü değilse, daha karmaşık bir plana bağlı işleyen organizma da öyle şans ya da rastlantı etkenlerin ürünü olamaz. Bir plan, bir plancının varlığıyla olasıdır. Doğadaki düzen Tanrı'nın eseridir.

    Doğanın belli bir düzen içerdiği bilimin temel varsayımlarından biridir. Başka türlü bilim adamlarının olgular arasında değişmez ilişkiler aramalarının, buldukları ilişkileri "doğa yasası" diye nitelemelerinin ne anlamı olurdu? Gerçekten, bilimin başta gelen amacı, doğaüstü herhangi bir güç ya da nedene başvurmaksızın, doğal güçlerin ilişkisini yansıtan düzeni açıklamak, anlaşılır kılmaktır. Teolojinin "Tanrısal plan" ya da "dizayn" dediği şey bilim adamı için "neden-sonuç" bağıntısını yansıtan nesnel bir düzenden başka bir şey değildir.

    Doğadaki düzeni Tanrısal bir planın görüntüsü saymak teolojinin vazgeçemeyeceği, kolaya kaçan bir açıklamadır. Bilim, açıklamalarında, nesnel koşulları aşan bir nedene gitmez; her olgunun açıklaması başka olgularla olan ilişkisinde aranır. Örneğin, deniz kıyılarını gezenlerin gözünden kaçmayan bir düzen vardır. Doğal plajlarda çakıl ve kum gelişigüzel dağılmış değildir: Çakılların iri olanları kıyıdan en uzak, ince kum suya en yakın kıyı şeridinde serilidir; arada çakıldan kuma doğru giderek incelen alan yer almaktadır. Bu düzen nasıl oluşmuştur? İlk bakışta burada bir düzenleyici elin çalıştığı, düzenin belli bir amaçla bilinçli olarak oluşturulduğu akla yakın gelebilir. Oysa bilim, söz konusu düzeni, hiçbir amaç taşımayan doğal güçlerin mekanik işleyişiyle açıklamaktadır. Bu tür düzenlerin doğada daha pek çok örneği verilebilir. Tuz kristalini alalım. Bilindiği gibi tuz, sodyum ve klordan oluşur. Tuz kristalinde yansıyan düzenin gerisinde, her sodyum atomundaki bir elektronun, her klor atomunun yörüngesinde ona karşılık olan boşluğa kolayca yerleşmesi gizlidir.

    Cansız dünyadaki sistemler gibi biyolojik sistemler de fiziksel düzenekler çerçevesinde açıklanabilir. Bir hücrenin son derece girift olan metabolizmasını nasıl sağladığı kolayca anlaşılır bir olay değildir. Ne var ki, fizyolojinin ilerlemesiyle bu karmaşık sürecin "yaşam gücü" türünden gizemli bir güce değil, oldukça basit kimi kimya yasalarına dayandığı görülmüştür. Bu tür örnekleri çoğaltmaya gerek yoktur. Bilim canlı ya da cansız her alanda gözlenen düzenin doğal güçler arasındaki etkileşimin ürünü olduğu gerçeğini yeterince kanıtlamıştır. Organizmanın açığa vurduğu, "olağanüstü" diyebileceğimiz düzen de bir planı değil, doğal seleksiyonun işleyişini yansıtmaktadır.

    Darwin'in yakın dostu ünlü jeolog Charles Lyell, doğal seleksiyonu üç yüzlü Hint Tanrısına benzetir: Yıkıcı Şiva, koruyucu Vişnu ve yaratıcı Brahma. Doğal seleksiyon Şiva olarak zayıfları, uyumsuzları ve beceriksizleri acımasızca yok eder; Vişnu olarak uyumluları korur; Brahma olarak yeni özelliklen gözetir, üstün nitelikli bireylere egemenlik kapısı açar.

    Darwin, doğal seleksiyonu evrim olgusunu açıklayan hipotez olarak ortaya attığında, elinde hipotezini kanıtlayan yeterince doyurucu gözlemsel veri yoktu. Bu yüzden o, evcil hayvan ve bitki ıslahında kullanılan yapay seleksiyon çalışmalarını doğrulayıcı deney olarak gösterir. Yetiştiricilerin, örneğin, yünü en kaliteli koyundan, sütü en bol inekten, yumurta verimi en yüksek tavuktan döl alarak istedikleri özellikte yeni kuşaklar ürettikleri bilinmektedir. Bu yöntemle sürekli seçilerek üretilen hayvan veya bitkilerin giderek atalarından uzaklaştığı, hatta zamanla "yeni" diyebileceğimiz türler oluşturmaya yöneldiği söylenebilir. Çiftliklerde sürdürülen ıslah çalışmalarına benzer deneyleri bilim adamları şimdi laboratuvarlarda gerçekleştirmektedirler. Bu deneylerden çok yaygın olan biri meyve sineklerine ilişkindir. Tüm türlerde olduğu gibi sineklerde de bireysel farklar vardır. Örneğin sineğin gövdesinin yanında yer alan tüyler kimi bireylerde daha fazla, kimilerinde daha azdır. Doğal ortamlarından laboratuvara alınan bir grup sinekten tüy sayısı çok yüksek bir grup oluşturmaya koyulan deneycilerin, belli bir sürede ulaştıkları sonuç ilginçtir: Tüy sayısı ortalama 8 olan ilk grubun yerini tüy sayısı ortalama 36 olan yeni bir grup almıştır.

    Daha önemli özellikler üzerinde de deneyler vardır. Mikrobiyolojide, "phenylacetamide" denilen kimyasal madde üzerinde çoğalan, ama normal olarak o maddeyi metabolize edemeyen bakteri çeşitleri üzerindeki deneyi örnek verebiliriz.. Bakterilerin biyokimyasal evrimde gösterdiği bu yeteneğin kimya endüstrisindeki yeri önemlidir. Yapay olarak sağlanan bu evrimleşmeyle pek çok türden organik moleküller, şu ya da bu yönde işlemeye elverişli bakteri çeşiti seçilip çpğaltılabilmektedir. D.D.T. ve benzer tarım ilaçlarının böcekler üzerindeki etkisi bir başka örnektir. Başlangıçta öldürücü olan bu ilaçlara karşı zamanla bağışıklık kazanmış çeşitlerin ortaya çıktığını tarımcılar yakından bilmektedirler.


    Doğal Seleksiyon Düzeneği

    Bilim adamlarının ya da yetiştiricilerin özel yönlendirmeleri olmaksızın doğal seleksiyon işler mi? Bu sorunun yanıtı bellidir: Doğal seleksiyon, insan icadı bir düzenek değil, canlı dünyaya özgü bir etkileşim, bir ayıklama düzeneğidir. Basit .bir örnek düzeneğin işleyişini göstermeye yeter. Besleyici et suyu ile dolu bir cam kaba aynı türden iki değişik çeşit bakteri konsun, bir süre her gün et suyunun belli miktarı yenisiyle değiştirilsin. Bakterilerin iki çeşiti de çoğalmakta, her ikisi de aynı ölçüde değiştirilen et suyu ile birlikte kaptan alınmaktadır. Çeşitlerden birinin daha hızlı beslenip, daha hızlı çoğaldığını düşünelim. Bu durumda kaptaki bakteri topluluğunu giderek artan ölçüde hızlı beslenme ve çoğalma özelliğini taşıyan çeşitinin oluşturacağı, sonunda kaptaki bakterilerin tümünün o çeşite dönüşeceği kaçınılmazdır. Bu demektir ki, belli bir çevrede aynı türe dahil iki grup canlıdan biri üremede daha hızlı (ya da yok olmada daha yavaş) özelliğini taşıyorsa bu grup o çevrede çok geçmeden egemenlik kurarken, diğer grup yok olmaktan'kurtulamaz. Böyle bir seleksiyonun gerçekleşmesi için gerekli başlangıç koşullarından biri grupların üreme hızındaki farksa, diğeri grupları birbiriyle yaşam savaşımına iten çevrenin kısıtlı olanağıdır. "Doğal seleksiyon" dediğimiz düzenek de bu iki l oşulun bir araya gelmesiyle etkinlik kazanır.

    Kuşkusuz doğal seleksiyonun etkinlik kazanmasında şansın ya da rastlantının rolü yok değildir. Ancak bu, sonucun belirlenmesinde değil, sözünü ettiğimiz iki başlangıç koşulunun bir araya gelmesinde kendini gösterir. Şimdi diyelim ki, kaptaki iki çeşitten hızlı çoğalanın ayrıca şekeri daha kolay metabolize eden bir enzimi vardır. Şekeri kıt bir çevrede bu iki çeşit bakterinin buluşması rastlantı olabilir. Ama bu rastlantıyı izleyen yarışma ve yarışmanın sonucu şansa bağlı değildir. Sözü edilen ilk koşullar verildiğinde, çeşitlerden birinin egemenlik kurması, diğerinin yok olması kaçınılmaz olur.


    Aynı türe dahil bireyler ya da gruplar arasında görecel olarak önemsiz küçük bir varyasyon bile kimi kez yaşam savaşımında önemli rol oynayarak, sonunda yeni bir türün evrimine yol açabilir. Darwin'in de değindiği bu noktayı doğrulayan birçok gözlem yapılmıştır. Biz iki örnek vermekle yetineceğiz.

    Science dergisinin Ekim 1981 sayısında şu gözlem raporunu okuyoruz: Galapagos Adalarında saka ya da ispinoz türünden kuşları on yıl boyunca inceleyen iki araştırmacı çevrede beklenmedik etkili bir değişikliğin bu kuşlardan özellikle bir topluluğun genetik kompozisyonunu önemli ölçüde değiştirdiğini saptar. 1977'de adalarda hüküm süren sert bir kuraklık kuşların beslendiği küçük tohumların yetişmesini büyük ölçüde azaltır. Aç kalan kuşlar normal olarak ilgilenmedikleri büyük tohumlarla beslenme çabasına girerler. Bu çabada görecel olarak iri yapılı kuşlar başarılı, ufak yapılı olanlar başarısız olur. Bir kuşak sonunda yeterince beslenemeyen kuşların ayıklanmasıyla, inceleme konusu kuş türünde belirgin birtakım değişiklikler gözlenir: Yeni kuşak kuşların ortalama gövde büyüklüğü artmış, özellikle gagalar büyümüştür. Şimdi kuraklığın birkaç kuşak sürdüğünü düşünelim. Öyle elverişsiz çetin bir çevrede bulabildikleri tohumlarla beslenmek savaşımı veren, dolayısıyla, doğal ayıklanma temposu hızlanan kuşların değişik bir tür oluşturma sürecine girmiş olmaları kaçınılmazdır. Yaşam, çevre koşullarına uyum sağlamakla olasıdır.

    Doğal seleksiyonun iyi bilinen bir başka örneğini Afrika yerlilerine ait orak-hücre hemoglobininde bulmaktayız. "Hemoglobin-S" denilen bu form, "Hemoglobin-A" denilen normal formdan yalnızca bir noktada farklıdır: Protein moleküllerindeki amino asit valine yerini, glutamik asite bırakmıştır. Moleküldeki bu değişiklik, kandaki alyuvarların oksijen taşıma gücünü zayıflatmaktadır. Kanında yalnızca hemoglobin-S taşıyan bireyler (homozigotlar) aşırı derecede kansızlık dolayısıyla halsiz ve solgundurlar; genellikle ergenlik çağına ulaşmadan ölürler. Kanında hem hemoglobin-S, hem hemoglobin-A taşıyan heterezigotlarda ise "anemi" denilen kansızlığın yol açtığı halsizlik ve solgunluk aşırı değildir; bunlar genellikle yaşamlarını sürdürebilmektedir. Kanında yalnız hemoglobin-A taşıyan başka bir grup homozigotlara gelince, bunlarda halsizlik ve solgunluk görülmez; ancak bunların sıtmanın salgın olduğu bölgelerde hastalığa dayanma güçleri son derece zayıftır. Bu durumda ortaya şöyle bir manzara çıkmaktadır: Salt A geni taşıyanlar sıtmadan, salt S geni taşıyanlar anemiden yok olmakta; her iki geni taşıyan heterezigot bireylerin yaşama şansı daha fazla olduğundan toplulukta her iki gen de varlığını sürdürmektedir. İki geni de taşıyan ana (AS) ve baba (AS)'dan dünyaya gelen yavrunun gen dağılımı şunlardan biridir: AA, AS, SS. Birinci ve üçüncü kombinezonlar kaybolmamakla birlikte, onları taşıyan çocuklar sürekli yok olmaktadır.

    Peki, bu olayın evrim açısından önemi nedir?


    Olayın önde gelen önemi doğal seleksiyon düzeneğinin işleyişini göstermesidir: Yaşam savaşımında bazı genotiplerin kurtulma ve çoğalma olanağı daha fazladır. Sonra bu bağlamdaki işleyiş biçimiyle doğal seleksiyon iki çeşit geni de korumakta, dolayısıyla topluluk genetik olarak değişken kalmaktadır. Ne var ki, bu değişkenlik çevrenin değişme olasılığına karşı bir önlem, bir hazırlık değildir. Başka bir deyişle, türün gelecekteki gereksinmeleri göz önünde tutularak böyle bir değişkenliğe yer verildiği söylenemez. Bu yalnızca heterezigot bireylerin öyle bir çevrede daha başarılı olmasının bir sonucudur. Bir de şu var: Topluluğun daha çok S genli bireylerden oluşmasıyla sıtmalı bir çevreye uyum sağladığı söylenebilir. Ancak ne pahasına! Toplulukta sıtmaya karşı bağışıklık sağlayan bir genin korunması anemik homozigotların kuşaklar boyu yok olmasını gerektirmiştir. Başka uyumlarda da kendini gösteren bu durum doğal seleksiyona ilişkin önemli bir noktayı açığa vurmaktadır. Doğal seleksiyon türlerin, zayıf ve çevresiyle uyumsuz organizmaların ölümü pahasına, çevreleriyle uyum kurmalarını sağlayan acımasız, amaçsız, mekanik bir süreçtir. Dinsel bağnazlar evrim düşüncesine karşı çıkarken, bu noktaya değinmekten kendilerini alamamaktadırlar. Örneğin, Californiya'da "Yaratılış Araştırma Enstitüsü"nün başkanı Henry Morris'in kaleminden dökülenlere bakınız::

    "Evrim" diye bir şey varsa, canlı dünyada insana uzanan üç milyar yıllık süreç bir ıstırap ve ölüm süreci olmuş demektir.
    ... Bu ise Tanrı'nın insanı, son derece savurgan ve acımasız bir yöntemle yarattığı anlamına gelir. Oysa İncil'in Tanrı'sı öyle bir Tanrı değildir, olamaz!(1)

    Dahası, Morris'e göre, ne yönden bakılırsa bakılsın, evrim kendi içinde bir çelişkidir.

    Canlı dünyada olup bitenler çoğunluk bir savurganlık, acımasız bir vur-kırsa, bu niçin kendi içinde bir çelişki olsun? Doğal seleksiyon ne belli bir hedefe yönelik bir süreç, ne de Tanrı gibi koruyan, bağışlayan, sevecen bir güçtür. Yaşam savaşımında, deyiş yerindeyse, "Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir!"

    Çelişki evrimde değil, yaratılışçı anlayıştadır. Gerçekten canlı dünya Tanrı'nın eseriyse, canlıların % 99'unun normal yaşamını sürmeden yok oluşunu nasıl açıklayabiliriz? Morris'in kendisi söylüyor: "Milyarlarca hayvan ortada bir neden yokken acı çekmekte, ölüp gitmektedir. Geçmişte yaşayan türlerin birçoğunun bugün izine bile rastlamamaktayız!"

    Unutulan şey, doğal seleksiyonun "koruyucu melek" olmadığıdır!


    Doğal seleksiyon yanlış yorumlara açık bir kavramdır. Bunlardan biri, doğal seleksiyonun her zaman organizmaları çevreleriyle uyumlu kıldığıdır. Oysa doğal seleksiyonun "uyum sağlama" diye bir işlevi yoktur. Uyum sağlamak şöyle dursun, doğal seleksiyon çoğu kez türlerin yok olmasına bile yol açmaktadır. Bunun çarpıcı bir örneğini farelerdeki t geninde bulmaktayız, "t" diye bilinen gen bakımından homozigot olan erkek fareler kısırdır. Bir t, bir T geni taşıyan heterezigot erkek iareler ise döl verme yeteneğine sahiptir. Genetik yasalarına göre, heterezigot farenin üreme hücrelerinin yarısının t, yarısının da T geni taşıması beklenir. Oysa t geninin, üreme hücrelerinin % 95'inde taşınması gibi bir avantajı vardır. Böyle olunca, t geninin çok geçmeden fare topluluğunda (bu topluluk çok büyük değilse) egemenlik kurarak doğan tüm erkek farelerin tt genli kısır homozigotlar olacağı, dolayısıyla fare topluluğunun yok olmaya yüz tutacağı söylenebilir. Nitekim çoğu kez olan da budur. Bu örnekte sergilenen, doğal seleksiyonun uyum sağlamaya değil, tam tersine, yok etmeye yönelik çalıştığı olayıdır.

    Doğal seleksiyonun her zaman uyum sağlayıcı olmadığına bir başka örnek Darwin'in "cinsel seleksiyon" dediği olaydır. Balık, kuş ve birçok memeli türlerde erkek bireylerin renk, ibik, yele, boynuz ve çalım gibi birtakım etkileyici özelliklerle donatıldığını biliyoruz. Göz alıcı bu özellikler aslında erkekler için hem avantaj hem de dezavantaj nedenidir. Dişilerin en çarpıcı ve etkileyici özellikleri taşıyan erkekleri yeğlemeleri, o özelliklerin toplulukta yaygınlık kazanmasına yol açarken, öte yandan, aynı erkeklerin düşmanlarınca daha kolay fark edilmesi nedeniyle yok olma tehlikesi daha fazladır. Bu gibi durumlarda doğal seleksiyonun birbirine ters düşen iki yönde işlediği birçok araştırmalarda ortaya konmuştur. Çelişkiyi en belirgin biçimiyle tavuskuşu sergilemektedir. Renk, biçim ve çalımda olağanüstü etkileyicilîğiyle dişisini kazanma sürecine giren tavuskuşunun, aynı zamanda, düşmanına adeta çağrı çıkardığı söylenebilir. Yaratılışçılar bu çelişkiyi nasıl açıklayacaklardır? Tanrı, dişisine daha çekici gelsin diye mi, yoksa leopara daha kolay yem olsun diye mi bu yaratığını olağanüstü özelliklerle donatmıştır?


    Doğal seleksiyonun sonucu genellikle organizmanın çevresiyle uyum sağlamasıdır. Ne var ki, sağlanan uyum çoğu kez türün tüm bireylerini kapsamaktan uzak kalır. Çevre koşullarında beklenmedik ciddi bir değişiklikten yararlanan bireylerin daha hızlı çoğalarak üstünlük kurmaları, diğerlerinin giderek yok olmaları kaçınılmazdır. Sonuç sanki bir planın bilinçli uygulanmasıyla ulaşılan bir düzen görünümündedir. Endüstri devrimi sonrasında İngiltere'de gözlenen bir olay bu bakımdan ilginçtir. Bir zamanlar açık gri renkte olduğu bilinen güve kelebekleri şimdi üzerinde yaşadıkları ağaç gövdelerinden gün ışığında bile ayırt edilemeyecek kadar kararmıştır. Çevreyle kurulmuş olan bu uyumu, endüstri öncesi durum bilinmeseydi, Tanrısal bir dizaynın somut bir örneği saymak kolaydı. Oysa bu ağaçların gövdeleri son 150 yıl içinde yoğun endüstrinin yol açtığı hava kirliliği nedeniyle kararmıştır. Giderek koyulaşan ağaç gövdesi üzerinde daha belirgin kalan açık gri kelebekler kuşlara kolay yem olup tükenmeye yüz tutarken, içlerinde renkleri koyu olan az sayıdaki kelebekler çoğalma olanağı bulur. Görüldüğü gibi bu gelişmede bir plan ya da amaçlı bir düzenleme söz konusu değildir. Kurulmuş olan uyum değişen çevre koşullarına göre bireysel varyasyonları kullanan doğal seleksiyonun bir ürünüdür.

    Verdiğimiz örnekten de görüleceği gibi çevreyle uyumun bozulması, kimi özelliklerinde farklılık gösteren bireylerin bir bolümü için avantaj, bir bölümü için ise dezavantaj oluşturabilir. Ancak, avantaj sağlayıcı da olsa, evrim ürünü özelliklerin pek azının organizmanın çevresiyle olan sorunlarına optimal çözüm sağladığı söylenebilir. Kaldı ki, bir topluluğun uğradığı evrimsel modifikasyonda kazandığı özelliklerin tümü uyum sağlayıcı olmayabilir. Başka bir deyişle, özelliklerin bir bölümü uyum kurmada işlevsiz kalabilir. Bunlar çoğunluk organizmaya yarışma avantajı sağlayan özelliklere bağlı olarak ortaya çıkan özelliklerdir. Genlerin birçok feno-tip özelliklerini oluşturmada işbirliğine girdiği göz önüne alındığında, kendi başına işlevsiz kalan özelliklerin varlığını anlamak kolaylaşır. Bir özellik önemli avantaj sağlıyorsa, ortaya birlikte çıktığı yararsız, hatta bir ölçüde zararlı bir başka özelliğe karşın ayıklanmaktan kurtulabilir.

    Görülüyor ki, canlı dünyada, Tanrısal düzenleme şöyle dursun, tam bir uyumdan bile söz etmek olanaksızdır. Doğada uyumdan çok yaşam savaşımı egemendir.


    Voltaire'in İsyanı

    Evrenin Tanrısal bir dizayna dayandığı savına yöneltilen en keskin eleştiri, evrimci bilim adamlarından değil, onlardan çok önce yaşamış bir düşünürden, Voltaire'den gelmiştir. 1755'te bir deprem Lizbon kenti nüfusunun dörtte birini (30.000 kişiyi) yok eder. "Lizbon Depremi" diye bilinen bu doğal yıkımda ölenlerin çoğu Azizler Günü nedeniyle kilisede toplanmış dua ediyordu. Felaketi, Tanrı'nın günahkâr kullarını cezalandırması diye yorumlayan papazlar Voltaire'in sabrını taşırır. 18. yüzyılın ünlü düşünürü onlara şu dizelerle seslenir:

...tüm duyarlı nesneler, aynı günde doğmuş
benim gibi acı çeker, benim gibi ölürler.
Kartal, ödlek kurbanı üstüne çullanmış
Titreyen organları kanlı gagasıyla parçalar...
Savaşın toz dumanında yuvarlanan adam,
Can çekişen arkadaşının kanıyla kanı karışmakta,
Beklerken leş kargalarına yem olma sırasını.
Evet, her kişide tüm dünya sızlanmakta
Hepsi ıstırap için doğmuş, birbirini yok etmekte
Peki,'bu korkunç kaos ne için?
Her birimizin acısı hepimize mutluluk mu dersin!
Ne kutsanacak dünya, öyleyse!

    Voltaire'in çağdaşı Rousseau ise yıkımdan doğrudan insanı sorumlu tutuyordu. Ona göre insan "uygarlık merkezleri" diye bilinen kent yaşamı için değil, pastoral yaşam için yaratılmıştır. Voltaire'in bu tür romantik açıklamalar karşısında da sessiz kalması olanaksızdı. Ünlü yapıtı Candide'de alaycı bir dille yazılmış şu satırları okuyoruz:

    ... burun gözlük taşımak, bacak çorap giymek, taş görkemli şatolar yapmak için dizayn edilmiştir. İster insandan, ister doğadan kaynaklansın, başıma gelen her belanın gerisinde demek ki, Tanrı'nın usta eli vardır. Doğanın karmaşık düzeni Tanrısal dizaynın kanıtı ise, o zaman, Tanrı'nın ya çok beceriksiz, ya da habis olduğunu kabul etmek zorundayız. Tanrı ya önleyebileceği kötülüğü isteyerek önlememektedir; ya da istemediği kötülüğü önleyememektedir.

    Yaklaşık yüzyıl sonra Darwin de aynı noktaya parmağını basar:

    Doğanın "beceriksiz, savurgan, aşağılık, aptalca ve acımasız işine bakınca, Şeytan'ın çömezi acaba nasıl bir kitap kaleme alırdı? Her şeye yetkin, iyilik, güzellik ve doğruluk kaynağı Yüce Tanrı'nın birbirine kıyan canlılar, musibet ve yıkımlarla dolu bir dünyayı yaratmış olması nasıl açıklanabilir?

    Kimi ilkel inançlarda, dünyanın iyilik ruhuyla kötülük ruhunun, Tanrı ile Şeytan'ın çekişme alanı sayılması, pek de yabana atılacak bir bakış değil, anlaşılan!


- Yazıya dönüş -


1) H. Morris, Creation: Acts, Facts, Impacts, s. 45.