Kapak

İçindekiler

Önsöz (1. Basım)

Önsöz (2. Basım)

I. BÖLÜM: DİN İLE BİLİMİN BAĞDAŞMAZLIĞI
 - Dinsel Bağnazlık İle Bilim
 - Dinsel Bağnazlıkta Tehlikeli Olan Nedir?
 - Pozitivist Yaklaşım Gerçekçi miydi?
II. BÖLÜM: EVRİM DÜŞÜNCESİ
 - Evrim Düşüncesinin Kökeni
 - Evrim Düşüncesinin Öncüleri
 - Lamarck Kuramının yetersizliği
 - Darwin Kimdir, Bilimsel Devrimi Nasıl Algılandı?
III. BÖLÜM: DARWİNCİLİKTE YETERSİZLİKLER
 - "Yaşam Savaşımı" Üzerine Yorumlar
 - "Darwincilik"ten Ne Anlıyoruz?
 - Kalıtım Bilimi
 - Doğal Seleksiyonun Bilimsel Konumu
 - Evrim Rastlantı Varyasyonlarla Açıklanabilir mi?
IV. BÖLÜM: EVRİM KURAMININ BİLİMSEL KONUMU
 - Evrim Kuramına Tepkilerin Kaynağı
 - Fosillerden Ne Öğreniyoruz?
V. BÖLÜM: YAŞAMIN KÖKENİ
 - Nesnelerin Kökeni
 - Canlı Cansız Ayırımı
 - Gizemli Kavramların Sonu mu?
VI. BÖLÜM: İNSANIN BİYOLOJİK EVRİMİ
 - Teolojinin Duyarlılığı
 - Maymunla İnsanın Yakınlık Derecesi
 - Homo Habilis, Homo Eractus... Sonrası?
 - Evrim Sürekli Bir İlerleme midir?
VII. BÖLÜM: İNSANIN KÜLTÜREL EVRİMİ
 - İnsanın Doğadaki Konumu
 - İnsanla Hayvan Arasında Psikolojik Benzerlik
 - Kültürel Yaşamın Temeli
 - Düşünce Fizyolojiye İndirgenebilir mi?
VIII. BÖLÜM: TANRISAL DİZAYN
 - Tanrısal Varlığın Kanıtı: Doğal Düzenlilik
 - Doğal Seleksiyon Düzeni
 - Voltaire'in İsyanı
IX. BÖLÜM: YARATILIŞÇI SAVLAR VE TAKTİKLER
 - Yaratılış Tezinin "Bilimsel" Kanıtları
 - Çarpıtma Taktikleri
 - Mutasyon ve İşlevi
 - Doğal Seleksiyon Gelişmeye Elvermez mi?
 - Evrim Düşüncesi Bir Din midir?
X. BÖLÜM: İDEOLOJİ BUYRUĞUNDA BİLİM
 - Marxizm Açısından Kalıtım Bilimi
 - İdeolojinin Buyruğuna Giren Bilim
XI. BÖLÜM: BİLİM VE İDEOLOJİ
 - Bilim İle İdeoloji Bağdaşır mı?
 - Bilimin İdeolojik Olduğu Savı
 - Bilim Felsefesinden Beklediğimiz
XII. BÖLÜM: BİLİM İLE DİN
 - Bilim İle Dinin Çatışma Alanı
 - Teolojinin Bilimsellik Savı
 - Uzlaşma Olanağı Var mı?
EK METİNLER
 1. Charles Darwin: Kişiliği ve Bilimde Devrimsel Atılımı
(Cemal Yıldırım)

 2. Darwincilik: Tepkiler ve Eleştiriler
(Cemal Yıldırım)

ÇEVİRİ METİNLER
 3. Darwincilik Yıkıldı mı?
(Julian Huxley)

 4. 19. Yüzyıl Düşünce Dünyasında Darwin
(Bertrand Russell)

 5. Darwin'e Övgü
(Stephen Jay Gould)

 6. Düşünce Tarihinde Darwin'in Yeri
(Benjamin Farrington)

 7. Bilim Adamı Darwin: Bir Değerlendirme
(Jonathan Howard)


Bibliyografya






VI. BÖLÜM

İNSANIN BİYOLOJİK EVRİMİ


İnsan, hayvanla üstün-insan arasında
gerilmiş bir iptir - boşluk üzerinde bir ip.

F. Nietzsche





    Teolojinin Duyarlılığı

    Bağnaz çevrelerin evrim düşüncesini bir türlü içlerine sindirememelerinin kökeninde yatan nedir? Gerçi bilimin başka dallarındaki gelişmelere karşı da tepkiler olmuştur. Ancak 17. yüzyıl bilimsel devrimiyle birlikte teoloji geleneksel gücünü yitirir; bilim düşmanlığı üstü örtük sürdürülse bile kendini açığa vurmaktan kaçınır. Oysa evrim başlangıçtan günümüze değin çatışma konusu olmaktan çıkmamıştır. Tüm olgusal kanıtlara karşın evrim düşüncesi niçin bağışlanmamıştır?

    Bu sorunun yanıtı açıktır: Fizik dünyada olup bitenlerin açıklamasını bilime bırakmak zorunda kalan teoloji gizemsel görünümdeki canlı dünyayı, özellikle insanı, yaratıcı Tanrı'nın varlık kanıtı olarak elde tutmak istemektedir. Teoloji tutunduğu bu son mevziyi yitirmeyi göze alınamayacak bir yenilgi, bir yıkım saymaktadır.

    İnsan, büyük dinlerin hepsinde, doğanın üstünde ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Tanrı, insanı kendi imajında yaratmış, dünyanın tüm nesnelerini ona bağışlamıştır. Dualar çoğunluk bu inancı yansıtıcı niteliktedir: Tanrı'dan bizi korumasını, gerektiğinde dünyayı, doğal yasaları isteklerimiz doğrultusunda değiştirmesini dileriz. Böyle bir anlayışa yalnız diğer canlıların değil insanın da evrimle oluştuğu, hayvanlarla ortak bir kökenden geldiği düşüncesinden daha ters ne düşebilir?

    Darwin'den önce de insanla maymun arasındaki benzerlik biyologların dikkatini çekmişti. Daha 1747'de Linnaeus bir mektubunda şöyle yazmıştı:

    Sizden ve tüm dünyadan bana insan ile maymunu ayıran "jenerik" (aile topluluğuna ilişkin) bir özellik göstermenizi istiyorum. Ben kendi hesabıma böyle bir özelliği bilmediğimi kesinlikle söyleyebilirim. Bilen varsa, öğrenmek isterim. Şimdi kalkıp insanın maymun olduğunu ya da tersini söyleyecek olsam teologların gazabına uğramaktan kurtulamam. Ama bir doğa araştırmacısı olarak bunu söylemek belki de bana düşen bir görevdir.(1)

    Linnaeus yalnız teologların değil, o dönemde bilim adamlarının da tepkisine uğramaktan kurtulamazdı. Onlar arasında pek çoğu için hiç değilse Avrupalı beyaz adamın doğadaki özel konumu söz götürmezdi. Onlar, "vahşi" dedikleri ilkel topluluklarla mensubu oldukları seçkin, uygar ve ileri toplumlar arasındaki kültürel farkları bile kalıtsal sayıyordu. Daru/in'den sonra bilim adamlarının gözünde geçerliğini yitiren bu anlayışın yığınlar arasında bugün de etkisini sürdürdüğünü biliyoruz.

    İnsanın evrimine ışık tutan fosillerin birçoğu yüzyılımızda bulunmuştur. Bu arada insanın maymunla yakınlığına ilişkin kanıtlarda büyük bir artış göze çarpmaktadır. Maymunların davranışları üzerindeki incelemelerin yoğunluk kazanmasıyla, insanın gerçekten kendine özgü bir özelliğinin olup olmadığı sorusu daha bir ağırlık kazanmıştır.

    Taksonomistler çoğunluk insanı "Hominidae" familyasına, şempanze, goril ve orangutanları "Pongidae" diye başka bir familyaya sokmaktadır. Bir bölümü de insanı ayrı bir familya saymayı gereksiz görmektedir. Maymunların da kendi aralarında kimi farklılıklar gösterdiğini biliyoruz. Maymun ve insan aynı kökten milyonlarca yıl önce ayrılan iki değişik türdür. Bu, ortak atalarımızın yarı maymun yarı insan olduğu demek değildir, elbet. Ne var ki, bu iki yakın türden her birinin birtakım ayırıcı özelliklerine karşın aralarındaki anatomik benzerlikler gözden kaçmayacak kadar belirgindir, iki türün kemik ve kasları, büyüklük küçüklük farkları bir yana, bire-bir eşleştirilebilir yapıdadır. İnsan anatomisinde gözlenen modifikasyonların çoğu iki ayaklı olma, dik durma ve kafatası ile omurga sütunu arasındaki kavşağın konumu gibi farklardan doğmaktadır. Baş yapısındaki modifikasyonlar özellikle daha belirgindir. İnsanda baş gövdeye göre daha büyüktür. Beynimiz ortalama 1.400 cm3'tür. Oysa bu şempanze için 400 cm³, goril için 500 cm³ olarak saptanmıştır. İnsanın kafatası daha küresel olup alnımız doğrudan yüzümüzün önü üstünde yükselir. Azı dişlerimiz paralel değil, parabolik yay biçiminde kurulmuştur; maymunlarınki ile karşılaştırıldığında daha küçük ve basıktırlar.

    İnsanı maymunlardan ayıran en büyük farkı anatomide değil davranışta bulmaktayız. Ne var ki, tüm üstün zihinsel yeteneklerimize karşın davranışlarımızda gerçekten "bize özgü" diyebileceğimiz özellikleri tanımlamada antropologlar büyük güçlüğe uğramıştır. Bir zamanlar insan "araç kullanan tür" diye tanımlanmıştı. Sonra maymunlarla daha başka hayvanların da araç kullandığı saptanınca, bu kez insanı "araç yapan tür" (homo faber) diye tanımlamak yoluna gidilir. Ancak bu da, Jane Goodall adındaki ünlü gözlemcinin, şempanzelerin "termite" denilen böceklerin yuvasına sokmak için çubuk yonttuklarını saptaması üzerine geçerli bir tanım olmaktan çıkar. Dahası şempanzelerin bu davranışı bir tür eğitim yoluyla öğrendikleri göz önüne alındığında, "kültürel gelenek" dediğimiz olgunun da insana özgü olmadığı söylenebilir. Bunun bir kanıtını da Japon maymun birliklerinin geliştirdikleri bir gelenekte buluyoruz. Bunlar yemek için topladıkları tohumları toz, toprak ve kumdan arındırmak için önce suya atmakta, sonra yemektedirler.


    Maymunla İnsanın Yakınlık Derecesi

    Maymunla insan anatomileri arasındaki farkların çoğunun organizmanın çeşitli organlarının büyüme hızını yöneten birkaç 'gen'den kaynaklandığı söylenebilir. Öyleyse, iki tür arasındaki farklar belki de ilk bakışta sandığımız ölçüde büyük değildir. Bu olasılık, maymunlarla akrabalığımızı en sağlam biçimde kanıtlayan moleküler biyolojinin son kırk yılda sağladığı verilerle büyük ölçüde pekiştirilmiştir. Özellikle moleküler 'genetik'e kısa bir bakış bu verileri anlamamızı kolaylaştıracaktır.

    Genlerin birçoğu protein oluşturmaya yönelik kodlanmış bilgi içerir. Proteinler yirmi kadar değişik amino-asiti içine alan doğrusal zincirlerdir. Bir proteinde ortalama 1500 DNA nükleotid'e karşılık 500 amino-asit vardır. Bu, bir proteinin ne kadar çok mutasyona elverişli olduğunu gösterir.

    Canlı dünyada herhangi iki türe ait bir proteindeki amino-asit farklarının sayısı, o iki türün genetik olarak ne denli farklı olduğunu gösteren iyi bir ölçektir. Genellikle, bu şekilde ölçülen genetik fark, söz konusu türlerin ortak atalarından bu yana geçen süreyle orantılıdır. Örneğin, değişik memelilerin, sürüngenlerle karşılaştırıldığında, sürüngenlerden çok birbirine, balıklarla karşılaştırıldığında balıklardan çok sürüngenlere benzediğini biliyoruz. Evrimin geçirdiği uzun dönemler göz önüne alındığında, DNA'daki ortalama değişme hızının aşağı yukarı sabit kaldığı söylenebilir. Buna bakarak, biyologların çoğu, protein ya da DNA'daki farkların, karşılaştırılan türlerin ortak atadan ne zaman ayrıldıklarını gösteren bir tür "saat" olarak kullanılabileceğine inanmaktadır.

    Maymun ve insan proteinlerinin yakın benzerliği hayret verici ölçüdedir. Örneğin, "hemoglobin" dediğimiz kanda oksijen taşıyan protein, hem insan hem maymunlarda aynı düzende 287 amino-asit içermektedir. Oysa iki ayrı kurbağa türünde bile hemoglobin tam 29 amino-asit fark göstermektedir. Buna karşılık, bir kas proteini olan mioglobindeki 153 amino-asitten yalnızca bir tanesinde insanla şempanze farklıdır. Biyo-kimyacıların 12 çeşit protein üzerinde yaptıkları bir araştırmada insanla şempanzenin her 1.000 amino-asitten ortalama 7 tanesinde farklı olduğu saptanmıştır. Protein ve DNA'dan sağlanan veriler insanla maymunların genetik olarak birbirine benzerliğinin, dış görünümlerinde özdeş olan bazı meyve sinek türlerinin ya da farelerin kendi aralarındaki benzerlikten daha büyük olduğunu göstermektedir. Bu benzerlik o denli büyüktür ki, insanla maymunun ortak kökten ayrılışlarının beş milyon yıldan daha gerilere uzanmadığı hesaplanmıştır.


    İnsan ile maymun arasındaki yakın benzerliği genleri taşıyan kromozomlar da açığa vurmaktadır. Şempanzede 24, insanda 23 çift kromozom vardır. Kromozomlar çok sayıda ince koyu renk çizgilerle işaretlidir. Bu da, iki türdeki kromozomların karşılaştırılmasına olanak vermektedir. İpcelemeler iki tür arasındaki farkların yalnızca kromozomların belli bölümlerinin düzenlenmesinde, bir de iki şempanze kromozomunun insanda tek kromozom olarak kaynaşmış olmasında ortaya çıktığını göstermiştir. Bu gibi farklar, örneğin, farelerin yakın türleri arasındaki farklarla karşılaştırıldığında son derece önemsiz kalmaktadır.

    Görülüyor ki, fosillerin sağladığı kanıtları bir yana bıraksak bile, maymunlarla kalıtsal yakınlığımızı doğrulayan pek çok kanıt vardır. Ne var ki, özellikle son yarım yüzyılda insanın evrimine ilişkin bilgimizi büyük ölçüde artıran paleontolojik bulguları bir yana itemeyiz. Fosil kanıtlarına geçmeden bir iki noktanın aydınlatılması gerekir. Türlerin evriminde "ortak" diyebileceğimiz ne gibi durumlar vardır?

    Belirtilmesi gereken ilk nokta, aynı tür içinde değişik toplulukların her birinde zamanla birtakım varyasyonların ortaya çıkabileceğidir, ikinci nokta, değişik özelliklerin evrimleşme hızı değişik olabilir; üstelik bu evrimleşme, çevresel koşullara göre, türün bir topluluğunda ortaya çıkarken öbürlerinde görülmeyebilir. Bu nedenle bazı topluluklarda yeni özellikler oluşurken, diğer topluluklar "ilkel" formlarıyla kalabilir. Dahası, evrim belli bir hedefe yönelik, kaçınılmaz bir ilerleme olmadığından "ters" bir yön de alabilir. Üçüncü nokta, evrimin değişmez, kararlı bir hızla ilerleme gereğinin olmadığına ilişkindir; kimi zaman daha hızlı, kimi zaman daha yavaş yürüyebilir. Son olarak, ortak bir atadan kaynaklanan türlerden bazıları varlıklarını koruyup evrimleşirken, diğer bazıları yok olup ortadan çekilebilir. Öyleyse, bulunan her hominid fosilin bugünkü insana ulaşan çizginin üzerinde olduğu ileri sürülemez. Ama gene de yeterli kanıt toplandığında modern insandan maymun benzeri atalarımıza uzanan çizgiyi tümüyle belirlemek olanaksız değildir.


    İnsanın kökenine ilişkin fosiller değişik "türler" arasındaki ilişkiyi yeterli bir açıklıkla henüz ortaya koymuş değildir. Hominid fosilleri "Australopithecus" ve "Homo" diye iki "genetik" ad altında toplanmakla birlikte bu ayırımın bile yeterince kesin olduğu söylenemez. "Homo habilis", "Homo erectus", "Homo sapiens" gibi adlar altında yapılan ayırımlar da açık olmaktan uzaktır. Zaman içinde daha eski fosillerden daha yenilere gelindikçe, bir formun bir başka formla kaynaştığı da görülmektedir. Hindistan'da bulunan en eski fosiller 14 milyon yıl önce yaşamış maymunumsu bir forma aittir. Kimi antropologlar "Ramapithecus" denilen bu formun insana uzanan çizgi üzerinde olduğu inancındadır. Öyleyse, bildiğimiz maymuna giden koldan insanın kopuşunu en az 10 milyon yıl öncesine uzatabiliriz. Ancak unutulmamalı ki, yalnızca kafatası ve çene kemiklerine ait olan fosillerin "hominid" özelliklerini kesin bir biçimde ortaya koyduğunu söylemek güçtür. Olabilir ki, Ramapithecus, Hominidae ile Pongidae'nın ortak atasıdır. Buna göre pongid ile hominid kollarının ayrılması, maymunla insan arasında gözlenen biyokimyasal benzerliğin de gösterdiği gibi, Ramapithecus'u izlemiş olabilir.

    Güçlüğü aydınlatması bakımından en yararlı görülen fosiller yaklaşık 4 milyon yıl öncesinden kalanlardır. "Poliocene" adını taşıyan o döneme ait birçok fosil son yıllarda Etiyopya ile Tanzanya'da bulunmuştur. Bunlar arasında "Lucy" diye bilenen (bilimsel adıyla "Australopithecus afarencis") iskelet de vardır. Bu form birçok bakımlardan maymunla benzerlik içindedir. Görecel olarak kollar uzun, bacaklar kısadır; parmak kemikleri eğik, dişler paralel yay biçimindedir. Ne var ki, kalça ve bacak kemikleri bu formun hiç değilse bir bakımdan tam insan olduğunu göstermektedir: iki ayaklı olması! Lucy iki ayağı üzerinde dik yürüyen, yaklaşık 125 cm. boyunda bir insandır. Ancak bulunan kalıntıdan beyin hacmini tam belirlemeye olanak yoktur. Ama Poliocene fosillerinin modern insana uzanan çizgi üzerindeki formlara ait olduğu kesinlikle söylenebilir.

    Lucy'yi de için'e alan forma çok yakın benzerlik gösteren bazı fosillere Güney Afrika'da da rastlanmıştır. "Africanus" denen bu formların iki ayaklı olma dışında daha kısa köpek dişi ve parabolik yay biçimindeki azı dişleri gibi insana ait başka özellikleri de vardır. Hatta bunların yanı başında kayalardan koparılarak yontulmuş "aletler" de bulunmuştur. Ne var ki, insana ait birçok özellik taşıyan Africanus, beyin büyüklüğü (440 cm³) bakımından maymuna daha yakındır. Diğer türlerde olduğu gibi insanda da değişik özelliklerin gelişme temposu farklı olmuştur, insanın iki ayak üzerinde dik yürümesi, beyin oylumunun büyümesinden daha önce gelen bir gelişmedir.


    Homo Habilis, Homo Erectus... Sonrası?

    Ünlü antropolog Louis Leakey ile eşi Mary'nin Tanzanya'da buldukları fosiller arasında "Homo habilis" dedikleri form, Africanus ile Homo erectus arasında yer alan bir aşamadır. Yaşam dönemi bize daha yakın olmakla birlikte (yaklaşık 1.6 -2 milyon yıl öncesi) Homo habilis'i daha eski olan Africanus'tan ayırt etmek kolay değildir. Bu formun "Homo" diye nitelendirilmesinin başlıca nedeni beyin oylumunun (600 cm.3) Africanus'un beyin oylumundan daha büyük olmasıdır. Ayrıca Homo habilis'in yonttuğu taş aletlerin daha ileri düzeyde olduğu, diş yapısı bakımından da insana daha çok yaklaştığı söylenebilir.

    Dubois'in 1890'larda bulduğu "Java adamı" diye bilinen fosil ise habilis'ten daha ileri bir aşamaya aittir. Şimdi "Homo erectus" denilen bu forma, beyin oylumunun (yaklaşık 900 cm³) yanı sıra diğer özellikleri bakımından da tam bir insan gözüyle bakılabilir. Daha sonra Çin'de de bulunan aynı formun (ki en çok 800.000 yıl öncesine ait olduğu hesaplanıyor) kafatası modern forma daha yakındır. Yaklaşık 1.5 milyon yıl önce yaşayan Afrika Homo erectus'unun da, hem beyin oylumu (ki zamanla büyümüştür) hem de yonttuğu taş araçlar bakımından habilis'ten çok ilerde olduğu saptanmıştır.

    Gövde büyüklüğü ve duruş bakımından bizden pek farklı olmayan Homo erectus, diş özelliklerinde de bize çok yakındır. Gerçi ileri doğru çıkan yüzü, basık ya da meyilli alnı hâlâ maymunu andırmakta ise de, Homo erectus 1.300 cm³'lük beyin oylumuyla dikkat çekicidir. Homo erectus'un ateş kullandığını gösteren kanıtlar da vardır.

    200.000 yıl öncesine geldiğimizde atalarımızın Homo sapiens niteliğinin ağırlık kazandığı görülür. Pleistocene döneminin sonunda (yaklaşık 60.000 yıl öncesinde) beyin oylumu modern düzeyine erişir; kafatası daha yuvarlak, yüz, dişler ve kaşlar daha küçüktür. 12.000 yıl önce Yakındoğu'da tarımın başlamasıyla insanın evriminde yeni bir dönem açılır: Uygarlık. Bildiğimiz kadarıyla son 10.000 yıl içinde insanın biyolojik evriminde önemli bir gelişme olmadığı gibi zihinsel gücünde de belirgin bir ilerleme olmamıştır. Şimdi insanın gelişmesi başka bir alanda, "kültür" ve "uygarlık" dediğimiz değişik bir yönde sürmektedir.


    Pek çoğumuzun gözünde insanın ayırıcı özelliği bilinçli olması, düşünme gücüdür. Başka canlılarda bizimkine benzer bilinçten söz edilip edilemeyeceği henüz bilinmemektedir. Ama, ayna karşısına geçip kendine çekidüzen veren şempanze için ne diyeceğiz? Şempanzenin "nasıl görünmesi gerektiği" bilincini taşıdığı izlenimini verdiği bu davranışı başka türlü de yorumlanabilir, belki. Aynı duraksama dil yeteneği için de söz konusudur. Dili simgesel bir anlatım ve iletişim aracı olarak tanımladığımızda insana özgü bir özellik olarak düşünülebilir. Dili geniş anlamda bir iletişim aracı diye tanımladığımızda, başta kuşlar olmak üzere, pek çok canlı türün paylaştığı ortak bir özellik sayılabilir. Son zamanlardaki incelemeler bu ikinci yoruma ağırlık kazandırıcı sonuçlar vermiştir. Günümüzde psikologların şempanzelere işaret dili öğretme yolunda başarılı çalışmalar yaptığını görüyoruz. Şempanzeler herhangi bir işaretle tikel bir nesneyi belirleyebildikleri gibi o nesneyi içine alan tüm kümeyi de algılayabilmektedirler. Bu, onların, bir ölçüde de olsa, genellemeye gidebilme yeteneğini gösterir. Dahası var: Şempanzeler öğrendikleri işaretlerle ilkel sentaks düzeyinde yeni kombinezonlar oluşturabilmekte, hatta arada bir yeni simgeler kullanabilmektedirler. Maymun ve diğer hayvanların ses ve başka işaretlerle iletişim kurmalarını "konuşma" diye nitelesek de nitelemesek de, hayvanların birçok şeyi öğrenme yeteneğine sahip olduklarını; ilkel düzeyde de kalsa, bir tür kültür geleneği oluşturabildiklerini yadsımak güçtür. Çağımızda psikoloji laboratuvarlarında insan davranış düzeneğini ve zihinsel etkinliklerini anlamak için değişik hayvvanlarm denek olarak kullanıldığını biliyoruz. İnsanlarla hayvanlar arasında temel benzerlikler olmasaydı, psikologların bu çalışmalarının bir anlamı olur muydu?

    Gerçekten, insanla maymun arasında birçok farklar olmakla birlikte, bu farkların kesin bir ayırım için yeterli olduğu kolayca savunulamaz. Örneğin, maymunun insan gibi akıllı olmadığı ileri sürülebilir. Ama insanların hepsi akıllı mıdır, ya da aynı derecede akıllı mıdır? Aramızda aptal ya da geri zekâlıları insan saymayacak mıyız? Kaldı ki, "akıllı olmak" sözünün açık, kesin bir anlamı olduğu da söylenemez. İnsanın bir ayırıcı özelliği varsa, o da belki, iki ayak üzerinde dik yürüyebilme özelliğidir. Bizimle biyolojik ve genetik olarak en yakın benzerlik içinde olan goril ile şempanze bile dört ayak üzerinde yürür. Denebilir ki, en başta iki ayak üzerinde dik yürümesiyle insan hayvan dünyasından uzaklaşmıştır. Kuşkusuz bu arada doğal seleksiyonun insanın beyin gücünü artırma yolunda çalıştığı yadsınamaz.


    Evrim Sürekli Bir İlerleme midir?

    Fosillerin sağladığı bu kanıtların gün ışığına çıkması çoğunluk son kırk yıllık dönemin bir ürünüdür. Bugüne değin bulunan hominid fosili henüz yeterli değildir. Son dört milyon yıllık zaman şeridinde pek çok dönemlere ait fosil bulunmamıştır. Ama bu boşlukların da çok geçmeden doldurulacağını bekleyebiliriz. Paleontologlar aradıklarını nerede bulabileceklerini şimdi daha iyi biliyorlar. Ne var ki, elimizde her döneme ait fosil olmasa da, şimdiye kadar ortaya çıkarılanlar insanın nasıl bir evrim sürecinden geçtiğini göstermektedir. Australopithecine'i "hominid" diye tanımlamada ölçüt tutulan iki ayak üzerindeki duruşumuz, insana uzanan yolda ilk büyük gelişmedir. Bunun yanı sıra, kafatası biçiminde, dişlerin yapı ve kuruluşunda, beyin oylumunda modern insana doğru sürekli bir ilerlemeden söz edilebilmektedir. Örneğin, yaklaşık son 3 milyon yıl içinde beyin oylumunun şöyle bir grafik çizdiği görülüyor:

Milyon
yıl önce

Beyin
oylumu


Form
2.8 440 m³ africanus
2.0 600 m³ habilis
1.1 930 m³ erectus
0.5 1,400 m³ sapiens

    Kuşkusuz buna bakarak gelişmenin doğrusal ve şaşmaz bir ilerleme olduğunu sanmak yanlıştır. Evrim sürekli ve doğrusal bir ilerleme değildir. Evrim sürecinde ilerlemenin yanı sıra duraklama, aksama, dahası geriye dönüşler de yer alır. Fosil kayıtları evrimi tüm ayrıntı ve dalgalanmalarıyla betimlemeye henüz yeterli değildir. Ama homonid fosilleri evrim sürecinin dar bir çerçevede de olsa örneklemeye yetecek düzeye hızla çıkmaktadır.

    Evrim, ister sürekli bir ilerleme, ister duraksamalar, dönüşler, sapmalar içeren bir yürüyüş olsun, sonunda "insan" dediğimiz varlık ortaya çıkmıştır. Bugün yanıtlaması kolay olmayan soru şudur: İnsanın evrimini yönlendiren doğal etkenleri biliyor muyuz? Başka bir deyişle, .doğa hangi koşulların etkisinde "insan" dediğimiz bilinçli, kültürel etkinliğe yetkin organizmaya yönelmiştir?


    Kuşkusuz, evrimin genelinde olduğu gibi insanın oluşumunda da temel düzenek doğal seleksiyondur. Ama doğal seleksiyonun herhangi bir alandaki işleyişi değişik açıklamalara elverişlidir. Örneğin, denebilir ki, Poliocene döneminde ormanlık alanlar geniş otlak ve ovalara dönüştükçe ağaca tırmanma becerisi önemini yitirmiş, koşmak, tehlikeden kaçarak kurtulmak becerisi ön plana geçmiştir. İki ayak üzerinde yürümeye, koşmaya ve kaçarak kurtulma alışkanlığına yol açan doğa örtüsündeki bu değişikliktir. Aynı şekilde birlikte avlanma, daha elverişli bölgelere göç etme, düşmandan korunma gibi dayanışmayı gerektiren ihtiyaçlanın toplumsal ilişkilerin doğmasına, dolayısıyla, birtakım kural ve normların oluşmasına yol açtığı düşünülebilir. Sosyal etkileşimin giderek daha karmaşık nitelik kazanması, simgesel iletişim aracı olan dilin, onunla birlikte zekâ ve bilincin gelişme koşullarını sağlar. Hayal kurma, tapınma, rasyonel düşünme, sanatsal etkinliklerde bulunma gibi davranışlara, bilinç ve dil yetilerinden kaynaklanan gelişmeler olarak bakılabilir.

    Böyle bir açıklama, akla yakın açıklamalardan yalnızca bir tanesidir. Değişik bir açıklamayı Robert Ardrey'in The Territorial Imperative (Bölgesel Buyruk) adlı yapıtında buluyoruz. Buna göre, insanın bilinç ve zekâsı, iki ayaklı yarı maymun toplulukları arasındaki sürekli saldırı ve savaş ortamının yol açtığı bir gelişmedir.

    Buna benzer başka açıklamalar da bulunabilir kuşkusuz. Ama bu tür spekülatif açıklamaları, ne denli akla yakın bulursak bulalım, bilimsel olarak yoklamaya olanak yoktur. Çünkü ne geçmişin derinliklerinde gömülü o dönemleri gün ışığına çıkarabiliriz, ne de olup bitenleri olgusal yoldan kanıtlayabiliriz. Fosiller insanın evriminde etken olan koşullara ilişkin yeterli bilgi vermekten uzaktır. Fosillerden yalnızca şunu öğreniyoruz: Zaman içinde geriye uzandıkça hominid formların özelliklerinde maymuna daha çok yaklaştığı, taştan yontma araçların daha basit ve ilkel düzeye indiği görülmektedir.


    İnsan evriminin başta gelen özelliği bilinçli düşünmeyi açığa vuran dil ve kültür etkinlikleridir. İnsanın zihinsel yetenekleri, evrimine yeni bir yön vermekle kalmamış, ona doğaya egemen olma olanağını da sağlamıştır. Öyle ki, biyolojik evrimimizin bugün büyük ölçüde durma noktasına geldiği söylenebilir.

    İnsanın ulaştığı bu aşamada doğal çevresiyle uyum sorunlarını kalıtsal değişimle değil, kültürel donatımıyla çözme yoluna girdiğini görüyoruz. Gerçi birtakım hastalıklara, çevre ve hava kirliliğine uyum kurma ihtiyacı hâlâ genetik değişimlere ya da mutasyonlara yol açabilir. Ama insan, canlıları yaşam savaşımına iten çevre koşullarının birçoğunu denetimi altına aldığından, doğal seleksiyon büyük ölçüde devre dışı kalmıştır. İnsan artık soğuğa, açlığa, hastalığa, deprem, sel, fırtına gibi doğal yıkımlara karşı eskisi kadar hazırlıksız ve korumasız değildir. Kültür ve uygarlık alanlarındaki başarı ile biyolojik evrimin ters orantılı yürüdüğü söylenebilir. Son 10 bin yıllık uygarlık döneminde insanın genetik donanımında önemli bir değişiklik olduğu kolayca söylenemez. Cilt rengi, kan grubu gibi birtakım genetik farklar sergileyen insan topluluklarının, zihinsel yetenekler bakımından farklı olduğu o denli kesin değildir. Kültürel farkların genetik farklardan kaynaklandığı görüşü bu nedenle dayanaksızdır. Kültürel farklar yaşam deneyimlerindeki farkları yansıtmaktadır. İlkel-uygar ayırımına bugüne değin inandırıcı genetik bir temel gösterilememiştir. Kültürel kalıtım biyolojik kalıtımdan bağımsızdır. Kültür birikimimiz geleneğe bağlı olmakla birlikte, köklü değişikliklere uğrayabilir. Sıkı bir eğitim ve yoğun bir beyin yıkama girişimiyle kültürde devrim gerçekleştirilebilir. Genetik evrimle karşılaştırıldığında, kültürel evrim daha hızlı ve atılımlı bir süreçtir. Bir topluluk genetik hiçbir değişime uğramaksızın tüm yaşam biçimini değiştirebilir; din, dil, sanat, üretim, giyim-kuşam, eğlence gibi kültürel etkinliklerinde kendini yenileyebilir, yeni bir dünya anlayışına yönelebilir.


- Yazıya dönüş -


1) Bakınız; D.J. Futuyma, Science On Trial, s. 99.