Kapak

İçindekiler

Önsöz (1. Basım)

Önsöz (2. Basım)

I. BÖLÜM: DİN İLE BİLİMİN BAĞDAŞMAZLIĞI
 - Dinsel Bağnazlık İle Bilim
 - Dinsel Bağnazlıkta Tehlikeli Olan Nedir?
 - Pozitivist Yaklaşım Gerçekçi miydi?
II. BÖLÜM: EVRİM DÜŞÜNCESİ
 - Evrim Düşüncesinin Kökeni
 - Evrim Düşüncesinin Öncüleri
 - Lamarck Kuramının yetersizliği
 - Darwin Kimdir, Bilimsel Devrimi Nasıl Algılandı?
III. BÖLÜM: DARWİNCİLİKTE YETERSİZLİKLER
 - "Yaşam Savaşımı" Üzerine Yorumlar
 - "Darwincilik"ten Ne Anlıyoruz?
 - Kalıtım Bilimi
 - Doğal Seleksiyonun Bilimsel Konumu
 - Evrim Rastlantı Varyasyonlarla Açıklanabilir mi?
IV. BÖLÜM: EVRİM KURAMININ BİLİMSEL KONUMU
 - Evrim Kuramına Tepkilerin Kaynağı
 - Fosillerden Ne Öğreniyoruz?
V. BÖLÜM: YAŞAMIN KÖKENİ
 - Nesnelerin Kökeni
 - Canlı Cansız Ayırımı
 - Gizemli Kavramların Sonu mu?
VI. BÖLÜM: İNSANIN BİYOLOJİK EVRİMİ
 - Teolojinin Duyarlılığı
 - Maymunla İnsanın Yakınlık Derecesi
 - Homo Habilis, Homo Eractus... Sonrası?
 - Evrim Sürekli Bir İlerleme midir?
VII. BÖLÜM: İNSANIN KÜLTÜREL EVRİMİ
 - İnsanın Doğadaki Konumu
 - İnsanla Hayvan Arasında Psikolojik Benzerlik
 - Kültürel Yaşamın Temeli
 - Düşünce Fizyolojiye İndirgenebilir mi?
VIII. BÖLÜM: TANRISAL DİZAYN
 - Tanrısal Varlığın Kanıtı: Doğal Düzenlilik
 - Doğal Seleksiyon Düzeni
 - Voltaire'in İsyanı
IX. BÖLÜM: YARATILIŞÇI SAVLAR VE TAKTİKLER
 - Yaratılış Tezinin "Bilimsel" Kanıtları
 - Çarpıtma Taktikleri
 - Mutasyon ve İşlevi
 - Doğal Seleksiyon Gelişmeye Elvermez mi?
 - Evrim Düşüncesi Bir Din midir?
X. BÖLÜM: İDEOLOJİ BUYRUĞUNDA BİLİM
 - Marxizm Açısından Kalıtım Bilimi
 - İdeolojinin Buyruğuna Giren Bilim
XI. BÖLÜM: BİLİM VE İDEOLOJİ
 - Bilim İle İdeoloji Bağdaşır mı?
 - Bilimin İdeolojik Olduğu Savı
 - Bilim Felsefesinden Beklediğimiz
XII. BÖLÜM: BİLİM İLE DİN
 - Bilim İle Dinin Çatışma Alanı
 - Teolojinin Bilimsellik Savı
 - Uzlaşma Olanağı Var mı?
EK METİNLER
 1. Charles Darwin: Kişiliği ve Bilimde Devrimsel Atılımı
(Cemal Yıldırım)

 2. Darwincilik: Tepkiler ve Eleştiriler
(Cemal Yıldırım)

ÇEVİRİ METİNLER
 3. Darwincilik Yıkıldı mı?
(Julian Huxley)

 4. 19. Yüzyıl Düşünce Dünyasında Darwin
(Bertrand Russell)

 5. Darwin'e Övgü
(Stephen Jay Gould)

 6. Düşünce Tarihinde Darwin'in Yeri
(Benjamin Farrington)

 7. Bilim Adamı Darwin: Bir Değerlendirme
(Jonathan Howard)


Bibliyografya






IV. BÖLÜM

EVRİM KURAMININ BİLİMSEL KONUMU


Biyolojide, evrimin ışığı dışında, hiçbir şeyin anlamı yoktur.
Theodosius Dobzhansky





    Evrim Kuramına Tepkilerin Kaynağı

    Evrim kuramı, ortaya atıldığı günden bu yana tartışma konusudur. Çoğu kez saldırıya dönüşen eleştirileri iki ana grupta toplayabiliriz:

    (1)    Dinsel bağnazlık ve önyargıdan kaynaklanan tepkiler;

    (2)    Bilimsel eleştiriler.

    Dinsel bağnazlık baştan beri belirtmeye çalıştığımız gibi bilimi hiçbir zaman içine sindirememiştir. Engizisyon ve başka yollardan (örneğin, kitlelerin koşullandığı önyargılar körüklenerek) uygulanan baskı ve yıldırma başlangıçtaki etkisini zamanla yitirdiğinden, çağımızda değişik taktiklerle yeni bir stratejinin izlendiğini görüyoruz. Günümüzde "Bilimsel Yaratılışçılık" diye piyasalanan akımın aslında bilimsellik görünümü altında bilime karşı ideolojik bir mevzilenme, bir saldırı eylemi olmaktan öte bir anlamı yoktur. Dünün açıktan bilim düşmanları eylemlerini şimdi bilim maskesi altında sürdürmektedirler. Onları dinlersek, dedikleri şu: Evrim kuramı bilimsel değildir; Darwincilik din karşıtı bir öğreti, ya da dar anlamda "pozitivist" bir ideolojidir. Bilimden söz ederek bilimi yıpratmayı stratejik marifet sayan yaratılışçılar evrim kuramının, (a) deneysel olarak ispatlanmadığını, (b) gerçeği yansıtmaktan uzak bir sav ya da "hipotez" olduğunu ileri sürerek evrim olgusunu yadsıma, en azından kuşku konusu yapma yolunda çaba göstermektedirler. Amaçları zihinleri karıştırarak bilimi kendilerince zayıf buldukları bir alanda vurmaktır. Yaratılışçıların savlarını ayrıntılı olarak ileriki bir bölümde ele alacağız.(1)

    Bilimsel eleştirilere gelince, öncelikle bir noktanın açıklık kazanması gerekir: Yaratılışçılar evrim kuramına ilişkin buldukları geçerli, geçersiz eleştirileri evrim düşüncesini karalamak, evrim olgusunu yadsımak için kullanmaktadırlar. Bilimsel eleştirilerin amacı bu değildir. Bilim dünyasında tartışılan evrim sürecinin varlığı değil, açıklanmasında duyulan kimi yetersizliklerdir; amaç evrim kuramını bilimsel olarak daha doyurucu bir düzeye çıkarmaktır.

    Darvinciliğe ilişkin bazı bilim adamlarınca belirtilen yetersizliklere bundan önceki bölümde değinmiştik. Bilimsel eleştirilere ileriki bölümlerde de yeri geldikçe yer vereceğiz. Şimdi genel bir değinmeyle yetineceğiz.

    Evrim, kalıtım olgusunu içeren bir süreçtir. Oysa Darwin kuramını oluşturduğu dönemde kalıtıma ilişkin pek az şey biliniyordu. Weismann'ın çalışmasının hemen ardından Mendel'in uzun süre gözden kaçan araştırmasının gün ışığına çıkması, Darwin kuramındaki kimi eksiklikleri açığa vurur. Öte yandan D'Archy W. Thompson gibi kimi biyologlar, Darwinciliğin canlı dünyadaki hemen her gelişmeyi varyasyonların doğal seleksiyonuyla açıklamasını kolaya kaçan bir tutum saymıştır. Gündemin sık sık tartışılan bir maddesi de şu: Darwin evrimin yavaş yürüyen bir süreç olduğunu varsaymıştı. Onu izleyen yeni-Darwinciler de aynı görüştedirler. Üstelik yeni-Darwinciler görüşlerinin genetik bilimince de desteklendiği kanısındadırlar. Ne var ki, yeni türlerin uzun süre alan küçük birikimlerle oluştuğu tezini yetersiz bulan evrim kuramcıları da vardır.

    Karşı çıkılan bir başka nokta da evrimin ne ölçüde uyuma (adaptasyona) yol açtığına ilişkindir. Doğal seleksiyonun dayandığı temel düşünce kimi bireysel farkların çevreye uyum kurmada avantaj sağladığı, dolayısıyla bu tür farkların gen havuzuna eklenerek yaygınlık kazandığı düşüncesiydi. Oysa bu özelliklerden bir bölümünün kendiliğinden bir avantaj sağlamadığı halde, yalnızca önemli avantaj sağlayan özelliklerle birliktelik nedeniyle, seçildikleri görülmüştür. Bu, evrim sürecinde ortaya çıkan varyasyonların tümünün uyum sağlayıcı olmadığı demektir. Başka bir deyişle, kendi başına uyum sağlama avantajı taşımayan kimi özellikler, avantaj sağlayan özellikler gibi, kalıcı olabilir. Öyleyse, türel ya da bireysel özelliklerin tümünü doğal seleksiyonun ürünü saymak doğru değildir.

    Bu tür eleştiriler evrim kuramının "olmuş-bitmiş", tartışmaya kapalı bir dogma olmadığını, tersine düzeltilmeye, gelişmeye açık bir konu olduğunu gösterir. Bunu, yaratılışçıların yaptığı gibi, kuramın yetersizliği olarak göstermek yanlıştır.

    Evrim düşüncesinin temel tezi canlılar dünyasındaki türlerin donuk ve değişmez olmadığıdır. Bir tür organizmadan zaman içinde ve değişen koşullar altında başka tür organizmalar oluşabilir. Örneğin kuşların belli bir sürüngen türünden; kedi, köpek, kurt ve benzer hayvanların ortak bir memeli türden oluştuğu söylenebilir.

    Evrim düşüncesi, daha önce de belirttiğimiz gibi, Darwin'le ortaya çıkmış değildir. Dahası, evrim olgusunu açıklama girişiminde bile Darwin'i önceleyen bilim adamları vardır. Bunlardan biri, belki de en önemlisi, Fransız biyologu Jean Baptiste de Lamarck'tır.

    Evrim kuramı üzerindeki eleştiri ve tartışmaları iyi anlamak için öncelikle Lamarck kuramını yakından tanımak, bu kuramın Darwin kuramından temele inen farklarını belirlemek yararlı olur. (Bu konuda daha önce verilen açıklama için "Evrim Düşüncesi" başlıklı. II. Bölüme bakınız.)

    19. yüzyılda yaşam sürecinde kazanılan özelliklerin yeni kuşaklara kalıtımla geçtiği yaygın bir kanıydı. Lamarck'ın evrim kuramını bu düşünce üzerine kurması doğaldı. Darwin'de de izlerine rastladığımız bu görüşün etkisi bugün bile tümüyle yok olmuş değildir.

    Lamarck türlerin kendi ihtiyaçlarını karşılama çabasında yeni biçimler aldığı görüşündeydi. Ona göre çevre koşullarının etkisinde organizmaları daha karmaşık ve daha ileri formlar oluşturmaya yönelten bir tür "içgüdü" denebilecek doğal bir eğilimleri vardır. Başka bir deyişle, türlerin değişik uyumlar içine girmesi, değişen çevre koşullarının canlıları değişmeye zorlaması sonucudur. Organizmanın ihtiyacı değiştiğinde, davranışları da değişir. İhtiyaca göre organlar daha çok ya da daha az kullanılır. Daha çok kullanılan organlar güçlenir, kazanılan yeni biçim ya da özellikler kalıtsallaşır. Lamarck bu süreçte, "organizmanın içten gelen gelişme güdüsü" dediği belirsiz, öznel bir gücü etkin görmüştür.

    Kısaca değindiğimiz Lamarck kuramı aslında çoğu kez sanıldığı kadar basit değildir. Açıklık getirmek için sık sık verilen bir örneği yineleyelim: Bilindiği gibi zürafa ağaç yaprağıyla beslenir. Başlangıçta uzun boyunlu değildi; yüksek ağaçlara yetişemediğinden giderek beslenme sıkıntısı yoğunlaşır; hayvan üst dallardaki yapraklara ulaşmak için boynunu gerip uzatmaya zorlanır. Bu zorlama süreci içinde her kuşak bir önceki kuşaktan kendisine geçen avantajı daha ileri götürür, sonunda zürafa topluluğu bildiğimiz formuna ulaşır.

    Zürafaların uzun boynunu doğal seleksiyonla açıklayan Darwin'e göre, ıslah çiftliklerindeki özel yetiştiriciler gibi doğa da ayıklayarak gelişmeyi sağlar. Örneğin, güvercin yetiştiricileri, güvercinler arasından yalnızca beğendikleri özellikleri taşıyanları korur ve çoğaltırlar. Aynı şekilde doğa da, sınırlı olanaklar için yarışma gücü ve becerisi en yüksek olan organizmaların kalıp çoğalmasına izin verir; diğerlerini ayıklar. Zürafaların ataları uzun "boyunlu değildi, ama içlerinde boynu görecel uzun olanlar beslenme bakımından daha avantajlı idi. Yaşam savaşımında boyun uzunluğunun sağladığı avantaj, uzun boyunlu bireylerin egemenliğine, diğerlerinin giderek yok olmasına yol açmıştır.

    Görüldüğü gibi, doğal seleksiyon yeni form veya türlerin oluşumunu organizmanın duyduğu ihtiyaç ya da içten gelen dürtüyle değil, bireyler arasındaki varyasyonların elenip "seçilmesi"yle açıklamaktadır.


    Fosillerden Ne Öğreniyoruz?

    Darwin bilimsel yaşamında iki çetin soruna çözüm getirmeye çalışmıştır. Bunlardan biri, evrim olayını yadsınamaz bir biçimde kanıtlamak; ikincisi, evrim olgusunu açıklayan doyurucu bir kuram oluşturmak. İnsanın Soyu adlı yapıtında bu iki noktaya ilişkin şu sözleri buluyoruz:

    Tüm çalışmalarımda göz önünde tuttuğum iki hedefim vardı. Önce türlerin ayrı ayrı yaratılmış olmadığını göstermek; sonra canlı dünyasındaki değişikliğin başlıca düzeneğinin doğal seleksiyon olduğunu ortaya koymak.

    Darwin hedeflerine ne derece ulaşmıştır? Bu soruyu yanıtlamak için öncelikle evrim sürecini belirleyen kanıtları gözden geçirmemiz gerekir.

    Başta Darwin, pek çok bilim adamı evrim olgusunu kanıtlayan gözlemsel veriler toplama yolunda uzun yıllar harcamışlardır. Çok sayıda ve çeşitte olan kanıtları ayrıntılarıyla burada sergilemeye olanak yoktur. Aşağıda beş başlık altında topladığımız kanıtların genel bir fikir için yeterli olduğunu sanıyoruz:


    1. Fosillerden öğrendiklerimiz;

    2. Yapısal benzerliklerin gösterdiği;

    3. Embriyolojide bulunan ipuçları;

    4. Yeni formların ortaya çıkışı;

    5. Sınıflamadan çıkardığımız.


    Şimdi bunları sırasıyla gözden geçirelim:

    "Fosil" denen nesne, tarih öncesi dönemde yaşamış bir hayvan veya bitkinin, toprakta gömülü taşlaşmış kalmtısıdır. Milyonlarca yıl önce ortadan silinmiş kimi organizmaların varlığını fosillerden öğreniyoruz.

    Bir canlının kalıntısının fosilleşmesi için iskelet türünden sert, dayanıklı bir yapıya sahip olması gerekir; yumuşak parçaların korunması ancak sonradan kayalaşan çamura benzer tortular içinde kalmasıyla olasıdır. Aslında fosil oluşumu kolay değildir, belli koşulların bir araya gelmesini gerektirir. Bu yüzden geçmişte yaşayan türlere ilişkin fosillerin sağladığı bilgi yeterli olmaktan uzaktır. Öyle de olsa, fosillerin sağladığı bilgi son derece yararlı olmuştur. Bir kez şunu öğreniyoruz: 500 milyon yıl gerilere uzanan en eski fosiller bitkilerle basit omurgasız hayvanlara aittir. Yapısı daha karmaşık organizmalara ait fosillere daha yakın dönemlerde oluşan kayalarda rastlanmaktadır. Omurgalılardan en eski olan balıkların 420 milyon, bilinen ilk memelilerin 170 milyon yıl öncesine uzanan fosilleri çıkmıştır. İncelemeler hem hayvan, hem bitki dünyasında fosillerin giderek daha ileri ya da karmaşık canlılara ait olduğunu göstermektedir. Bu, "özel yaratılış" savını değil evrim olgusunu kanıtlayan önemli bir veridir. Aynı derecede önemli bir kanıt daha vardır: 300 milyon yıl öncesine ait kimi fosiller karada yaşayan bir balık türünün varlığını göstermektedir. Bunların iskeletlerinin daha sonraki dönemlerde oluşan pek çok kara hayvanlarının iskeletleriyle yakın bir benzerlik içinde olduğu gözden kaçmayacak kadar belirgindir. Aradaki başlıca fark balıklardaki yüzgeçlerin yerini karada yürüme organlarına bırakmış olmasıdır.

    Benzer bir ilişkiyi sürüngenlerle kuşlar arasında görmekteyiz. İskeletleri çeşitli yönlerden birbirini andıran iki grubun yumurtlayarak çoğaldıkları bilinmektedir. Kuşların sürüngenlerden oluştuğu görüşüne ağırlık kazandıran olay "Archaeopteryx" adı verilen bir fosilin bulunmuş olmasıdır. Bir kuşun kanat ve tüylerini taşıyan bu hayvan sürüngenlere özgü kafatası ve dişlere sahiptir. Ayrıca uzun kuyruğu, kanat uçlarındaki pençeleri sürüngenlerle paylaştığı özelliklerdendir.

    Fosiller, bildiğimiz atların da beş tırnaklı, ufak yapılı, kısa bacaklı atalarından bir dizi ara değişikliklerle bugünkü forma ulaştığını göstermektedir. Atlar, parçalayıcı etobur canavarlardan kurtulmak için giderek daha hızlı koşan, uzun bacaklı, tek tırnaklı yapılarına ulaşmıştır.

    Fosillerden öğrendiğimiz ilginç bir başka olay hem evrim olgusunu kanıtlamakta, hem de evrimde yaşam savaşımının işlevini açığa vurmaktadır. Bir dönemde çok yaygın olduğu anlaşılan marsupial memelileri bugün pek az istisna dışında yalnızca Avustralya kara parçasında yaşamaktadır. Jeologlar bu kara parçasının bir zamanlar Güneydoğu Asya'ya bağlı olduğuna inanmakta, ancak placental memelilerinin ortaya çıkmasından önce bu bağın koptuğunu söylemektedirler. Placental memelilerine karşı yaşam savaşımında yenik düşen marsupial memelilerinin Asya'da yok olma sürecine girerken Avustralya'da yaşamlarını sürdürmeleri, öyle bir savaşımdan uzak kalmış olmalarıyla açıklanmaktadır.


    Karada yaşayan tüm omurgalıların (özel işlevlerine göre çeşitli modifikasyonlara uğramış olmasına karşın) "Pentadactyle" denilen plana dayandığı bilinmektedir. İlk bakışta insan kolu iskeletinin yarasa, kuş veya şimdi artık var olmayan uçan sürüngen (pterodactyle) kanadı, ya da, balina yüzgeçleri (flipper) ile benzerliği anlaşılmaz görünür. Oysa bu tür yapısal benzerlikler, bu organizmaların evrim sürecindeki ilişkileri bilindiğinde açıklık kazanmaktadır. Kimi hayvanların görünürde hiçbir işlevi olmayan organlar taşıması açıklama gerektiren başka bir olaydır. Örneğin tavşan ve başka bazı otobur hayvanlarda oldukça büyük olan apandisitin selüloz sindirimini sağlayan bakterilerle yüklü olduğu bilinmektedir. Oysa insan, maymun ve diğer etobur hayvanlarda işlevsiz görünen apandisit küçüktür. Gene tavşan, kedi ve pek çok memelilerde ses dalgalarını yakalamak için dış kulakları hemen harekete geçiren kasları insanda da bulmaktayız. Ancak insanda bu kaslar gelişmekten öylesine uzak kalmıştır ki, tavşan ve kedilerdeki belirgin işlevini yerine getirmesine olanak yoktur. "Özel yaratılış" denilen şey gerçek olsaydı, bu tür yapısal benzerlikler nasıl açıklanabilirdi? Evrim düşüncesi ise bir açıklama getirmektedir: Yapısal benzerlik gösteren canlıların ortak bir atadan geldiği, kimi organ ya da özelliklerin yeni türlerin bazılarında işlevsiz kalmaları nedeniyle köreldiği gibi.


    Şimdi sorulabilir, hepsi bu kadar mı? Elbet de değil, daha pek çok kanıt gösterilebilir. Biz bunlardan birkaçına değinmekle yetineceğiz.

    Evrim olgusuna embriyolojiden kanıt getirilebilir. Yetişkin omurgalılardan yalnızca balık solunumunu başının iki yanındaki galsamalarla yapar. Oysa yetişme döneminde karada yaşayan hemen tüm omurgalılarda galsama yarıkları görülmektedir. Ne var ki, bu oluşum iribaş (kurbağa yavrusu) dışında hiçbirinde solunum işlevi görmez. Bunun akla yakın açıklaması, kara omurgalılarının atasının balıklara uzandığıdır. Kullanılmayan bir oluşumu başka türlü nasıl açıklayabiliriz?

    Kurbağanın yaşamöyküsü bu yönde bize daha doyurucu kanıt sağlamaktadır. İribaş, kurbağanın balık benzeri bir atadan kaynaklandığını gösteren iyi bir örnektir. Dahası, akciğerli balıkların yumurtalarından çıkan yavrular iç galsamalı yetişkinlere dönüşmeden önce iribaşlar gibi dış galsamalıdır. Bu da, hem suda hem karada yaşayan amfibianların o tür balıklardan kaynaklandığını gösterir.

    Yeni formların ortaya çıkışı da kanıt sağlayan bir olaydır. Evrim kuramına göre, doğal seleksiyon düzeneğinin işleyişi sürekli olarak yeni formların ortaya çıkmasını gerektirir. Doğal seleksiyon sürecinde bu varyasyonlardan önemli bir bölümü yok olurken bir bölümü de işlenerek korunur. Doğada sürekli oluşup ayıklanan küçük varyasyonların birçoğu dikkatimizi bile çekmez. Evcilleştirmede ise, doğal koşullarda dayanması zor formlar yetiştirilmekte ve korunabilmektedir. Örneğin, insanın uygarlık dönemi boyunca geliştirilen pek çok köpek ve güvercin çeşitinin sayılı birkaç çeşite dayandığı söylenebilir.

    Sınıflamada da kanıtlar bulabiliriz. Daha önce de değindiğimiz gibi, organizmaları gruplamada yapısal benzerlikleri temel alan bir sınıflama sistemi oluşturulabilir. Buna göre, örneğin, "Felis" cins ismini taşıyan kedileri köpek, kurt, sırtlan, ayı, vb. hayvanlarla gruplayarak daha genel "carnivora" adı altında geniş bir sınıfta toplayabiliriz. Üstelik bu sınıf "placental" memelilerini kapsayan daha geniş bir sınıfın bir parçası olarak alınabilir. Bu türden bir sınıflama olanağı evrim olgusunu kanıtlayıcı niteliktedir. Açıklayalım: İlk memelilerden bir bölümünün etobur alışkanlığı edindiği, aradan geçen uzun sürede, bugün tanık olduğumuz grupların oluşumuna varan dallanma sürecine girdiği düşünülebilir. Gerçekten, evrimi varsaymaksızın öyle bir sınıflama olanağını nasıl açıklayabiliriz?

    Sıraladığımız değişik kanıtlar göz önüne alındığında evrim düşüncesinin belgelenmediği, dayanaksız bir sav ya da ideolojik bir öğreti olduğu söylenebilir mi? Kuşkusuz henüz bilinmeyen, belki de hiçbir zaman bilinmeyecek pek çok şey olabilir. Şimdiye kadar bulunan fosiller, geçmişte yok olan türlerin ancak bir bölümünü kapsamaktadır. Diğerlerine ilişkin şimdilik herhangi bir ize rastlanmadığına göre, ancak tahmin yürütülebilir. Ne var ki, tahminler üzerinde biyologlar arasında görüş birliğinin doğması pek kolay değildir. Üstelik bilim adamlarını uğraştıran daha temel bir sorun vardır: Çevremizde gördüğümüz sayısız çeşitteki canlılar, başlangıçtaki bir ya da birkaç canlıdan evrimleşerek geldiyse, bu ilk canlıların kaynağı nedir? Bu kaynak inorganik maddeler midir, yoksa "özel yaratma" denilen Tanrısal bir eylemi varsaymak yoluna mı gideceğiz? Evrim kuramı türlerin oluşumunu açıklamaktadır; canlıların kökeni sorunu ise henüz herkesin üzerinde birleştiği bir açıklığa kavuşturulmuş değildir. Bu sorunu bundan sonraki bölümde ele alacağız.


- Yazıya dönüş -


1) Bakınız: IX. BÖLÜM.